Dosya: "Avrupa Aleviliği" “Biz Aleviler, Kendimizi Arayan Bir Cemaatiz”

Avrupa Aleviliği

Fuat Mansuroğlu yıllarca Dünya Ehl-i Beyt Vakfı’nın önce Almanya, ardından Avrupa koordinatörlüğünü yürütmüş. 2001 yılında kurucu başkanlığını üstlendiği Avrupa Ehl-i Beyt Alevi Federasyonunun aynı zamanda Genel Başkanı olan Mansuroğlu ile kurumun Alevilik tanımı ve diaspora Aleviliği üzerine konuştuk.

Fatıma Zehra 18 Aralık 2015

Alevi kimliği genelde “dışarıdan” tanımlanıyor. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Alevilik hem dışarıdan, hem de birbirinden tamamen farklı tanımlanıyor. Bunun en temel nedeni Alevi inancının yıllarca baskı altında kalması. Ne yazık ki Alevi toplumu da baskılar neticesinde kendi inancına yabancılaştı. Bunun neticesinde kimileri Aleviliği bir inanç, kimileri başka bir din, kimileri bir hayat biçimi, kimileri bir kültür olarak tanımlıyor.

Bir Alevi olarak benim kendi öz tanımım bellidir: Alevilik İslamiyet’in özünden gelen, Peygamberimiz’e, Hz. Ali’ye ve ehl-i beyte sevgiyle bağlı olan bir inanç durumudur. İslam dışında bir Alevilik düşünmek mümkün değildir. İslam’la ilgisi olmayan birinin bırakın Hz. Ali’yi, onun kılıcıyla dahi ilgisi olamaz. İslam için geçerli 5 şart Alevilik için de geçerlidir. Ama siz namazınızı kılar ya da kılmazsınız; bu Allah ile sizin aranızdadır.

Ben ve benim temsil ettiğim Alevi cemaat Allah’ın varlığına, Kur’an’a, Hz. Peygamber’e, O’nun sünnetine ve ehl-i beyte inanır, orucunu tutar, namazını kılar. “Ben Alevi’yim.” deyip de bunları reddeden gruplar da var. Bu farklılığa saygı duymakla birlikte, bir ateistin kendisine Alevi diyebilmesini şaşırtıcı buluyorum.

Bu durumda sizinle bir Sünni arasında bir fark yok gibi…

Bir Alevi’nin bir Sünni’den tek farkı içtihat farkıdır. İçtihat da zenginliktir aslında, fark değil. Fark dediğiniz zaman katı bir inanç farklılığı geliyor aklımıza. İnanç farklılığı olması için kitabımızın, peygamberimizin ayrı olması gerek. Biz eğer Peygamberi, dini, inancı bir insanlardan bahsediyorsak, geriye sadece içtihatta farklılıklar kalıyor.

Bazı gruplar Aleviliğin İslam’ın içinde tanımlanmasına şu itirazda bulunuyor: “Kendilerini Müslüman zanneden Aleviler, senelerce asimilasyona maruz kaldıkları için böyle düşünüyorlar.” Ne dersiniz?

Alevilerin Anadolu topraklarında maruz kaldığı baskı yadsınamaz. Ben bunu çocukluk dönemimde bizzat yaşadım. Bundan 15-20 sene öncesine kadar Türkiye’de, “Aleviyim.” demek bile suçtu. Türkiye’de Alevilik tam anlamıyla yasaklıydı, baskı görüyordu. Dolayısıyla Aleviler de kendi inançlarını saklıyorlardı. Fakat bu baskı, aynı zamanda Alevi toplumunun kendi inanç havzasıyla arasının açılmasına ve kendi kimliğinden uzaklaşmasına da neden oldu.

Türkiye’yi ele alalım: Sünni inancını öğreten camiler, imam hatipler, ilahiyat fakülteleri var. Bir Sünni kardeşimiz inancını bir şekilde öğrenebiliyor. Ama Aleviliği öğreten hiçbir kurum ya da neşriyat yok. Aleviler inanç ve kimliklerini kulaktan kulağa anlatarak muhafaza edebiliyorlar ancak. Bu ne denli sağlıklı? Türkiye’de hangi yöreye giderseniz gidin orada mutlaka bir Aleviye rastlarsınız. Fakat onun ibadetleri, düşünceleri ve inanç sistemi ile başka bir yerdeki Alevinin inanç sisteminin tamamen farklı olduğunu görürsünüz.

Sorunuza geri dönersek: “Hangisi doğru?” sorusuna cevap verebilmek için bilimsel temellere dayalı açıklamalara ihtiyaç var. Son 20 yıldır Alevilik üzerine çok şeyler yazıldı. Ama bizim için geçerli olan bilimsel temele dayalı çalışmalar. Bugün Almanya’da, kendilerine Alevi diyen bir grup Alevi din dersleri ile ilgili Alman hükûmetinden din dersi hazırlama hakkı aldı. Ama o müfredatta Alevilik ve İslam’la yakından alakası olmayan o kadar çok şey var ki!.. Ben bir Alevi olarak çocuklarımı o derse gönderemem.

Bugün Kuzey Ren Vestfalya ve Berlin’de okutulan Alevilik ders kitaplarına bakın, aralarında dünya kadar fark var. Buna karşın, bu iki yerdeki camilerdeki Cuma hutbelerine bakın, çok benzerdir. Çünkü Sünni cemaatin kurumsallaşmış bir inanç perspektifi var. Alevilik’te ise yazılı kültür eksik. Ben bir Alevi olarak çocuğumu hangi şehre göndersem Aleviliğe dair başka bir şey öğrenecek. Alevi inancı bilimsel olarak bir çerçeveye oturtulmazsa, herkes kişisel çıkarlarına göre bir sonuç çıkarmak ister.

Anadolu sınırlarının dışına çıktığında hangi değişiklikler gözlemlenmiş Alevilikte?

Çok ilginç karşılaşmalar olmuş. Örneğin Hacı Bektaş Veli’nin müritlerinden Balkanlara gidenler olmuş. Bugün Kosova’da hâlâ Bektaşiliğin yaşatıldığı yerler var. Buralarda Osmanlı’nın ilk zamanlarındaki dergâh yaşantısı hâlâ aynı şekilde sürdürülüyor. Bulgaristan’da Kara Orman bölgesinde Alevi köyleri var. Bu cemaatlerle Anadolu Alevileri arasında, yaşam tarzları, eğitim ve kültür açısından çok farklılıklar var. Daha çok Makedonya kültüründen ve yerel şartlardan etkilenmişler, aralarında cem yapan da var, namaz kılan da.

Bir “Avrupa Aleviliği”nden bahsedilebilir mi ve bu tarz bir kimliğin temel bileşenleri neler?

Bugün Avrupa’da Türkiye’nin her vilayetinden, Alevi, Sünni, gayrimüslim her türlü insan var. Hiçbirinin homojen, birbirinin tıpatıp aynısı bir yaşam sürdürdüğünü söyleyemeyiz, birçoğu Türkiye’de sürdürdüğü yaşantısının izlerini taşıyor. Öte yandan Sünnilerde Avrupa’ya geldikten sonra bir kimlik oluşumu daha kolay olmuş, çünkü geldikleri yerden inançlarını ve bu inancın sarmalandığı kültürü alarak gelmiş ve burada örgütlenerek inançlarını idame ettirmişler. Aleviler inançlarını öğrenerek gelmediler buraya. Bu nedenle Türkiye’den geldiklerinde değişik fraksiyonlarda kendilerine göre ibadetlerini yapmaya çalışmışlar. Ama doğru, ama yanlış, bunun tartışmasını din adamları yapabilir.

Türkiye’de Alevi kimliğindeki sorunlar diasporadaki Alevileri de etkiledi yani…

Elbette. Türkiye’de bugün 23 milyon Alevi var. Alevilerin anavatanı Türkiye, bu nedenle sorunların kaynağı da çözümü de Türkiye’de. Hâl böyleyken siz bu topluma gereken önem ve eğitimi vermezseniz Avrupalı devletler sizin görevinizi üstlenirler. Bugün Avrupa’nın birçok yerinde Alevilik İslam’dan ayrı bir dinî cemaat olarak kabul görüyor. Almanya’da İslami cemaatler kamu tüzel kişiliğine kavuşmuş değil, ama Alevi din dersi kabul görmüş. Bunlar, Alevilerin sorunlarının Türkiye’de çözülememiş olmasının diasporaya yansımaları…

Türkiye’den ne bekliyorsunuz tam olarak?

Devlet Alevi bilginleri toplayacak, bir şura oluşturulacak. Aleviliğin özü ve kimliği şekillenecek. Türkiye’de üniversitelerde eğitim kurumları oluşturulacak. Din hizmetlerinden sorumlu olan Diyanet İşleri, bünyesinde Alevileri de barındıracak. Nasıl 80 bin camiye imam atanıyorsa, kaç tane cemevi varsa, oraya da hoca, dede atanmalı. Cemevleri artık bir statü kazanmalı. Vergileriyle ülke genelinde camileri de finanse eden insanlara kendi inançlarını özgürce istedikleri yerde gerçekleştirme hakkını vermeniz gerekir.

Bugün dünyanın her tarafında Sünni inancı öğreten kurumlar arasında sadece ufak tefek farklılıklar var. Aleviler söz konusu olduğunda Avusturya’ya, Almanya’ya bakın. Birbiriyle hiç alakası olmayan eğitimler veriliyor. Aleviliğin coğrafyalar arası bir parçalanmışlığa sürüklenmesinin önlenmesinin yolu, sorunların Türkiye’de çözülmesine dayanıyor.

Bu demek değil ki devlet Aleviliği tanımlasın, asla! Devlet imkânı sağlasın, baskıyı kaldırsın, hakları tanısın. Alevi önderleri, din adamları bir araya gelsin. Alevilik, ancak Alevi önderlerinin oluşturacağı bir çerçeve içinde tanımlanıp eğitimi de yine aynı çerçevede verilebilir. Benim kastım, Aleviliğin –tüm dünya genelinde- bu doğrultuda bir perspektif içerisinde konumlandırılmasının sağlanması. Aleviler ancak bu şekilde yön bulabilir.

Devletin Türkiye’de dinî cemaatlerle mevcut ilişkisinin pek de iç açıcı olmadığını biliyoruz. Bu durumda Aleviler söz konusu olduğunda mevcut sisteme eklemlenmek yerine daha otantik bir model üretilemez mi?

Türkiye’de birçok model üzerinde çalışılıyor. Söylediklerim sadece Alevileri kapsamıyor aslında. Ben devletin elini inançtan çekmesi gerektiğini, ancak bunun ardından Alevilere kendilerini bulma ve “Ben kimim?” sorusunu sorma imkânı tanınabileceğini söylüyorum. Biz şu anda kendimizi arayan bir cemaatiz. Biri, “Ben Aleviyim ama bizim İslam’la bir alakamız yok.” diyor. Diğeri, “Bizim dinimizin Şamanizm’le etkileşimleri var.” diyor. Devlet gerekli alanı açarak bu arayışımızda bize destek verebilir, belirli bir yol çizerek değil.

Türkiye’deki Alevi Çalıştayları bunu başaramadı mı?

Birinci çalıştayda masada öyle zıt fikirli insanlar bir araya geldi ki! Fakat önemli olan bu fikirlerin buluşabilmesiydi. İkinci çalıştayda çekişmeler başladı. Herkes herkesi yanlış düşünmekle itham etti. Üçüncü çalıştayda çatışmalar azaldı ve altıncı, yedinci çalıştaya gelindiğinde ortak noktalar belirmeye başladı. Yeterli değildi elbette ama arkası gelmedi bu çalıştayların. Şayet gelseydi ortak noktalar çoğalabilirdi. Çalıştayların amacı Alevilerin temel sorunlarının ve çözümlerin tespiti idi, yedinci çalıştay sonunda sorunlar tespit edildi fakat çözüm sürecine girilemedi.

Neden?

Bana göre bu siyasi iktidarın sürecin üzerine yeterince eğilmemesinden kaynaklandı. Eğer üzerine gidilseydi bir sonuç çıkabilirdi.

Diasporadaki Alevilerle Sünniler arasındaki ilişkinin, Türkiye’deki ilişkilere nazaran daha iyi olduğunu söyleyebilir miyiz?

60’lı, 70’li yıllarda Türkiye’den buraya gelen kesim genelde muhafazakârdı. Onların geldiği Türkiye’de son 10-15 seneye kadar Alevi olduğunu söylemek suçtu. Ben anneme, “Biz Alevi miyiz?” diye sorduğumda, “Sakın böyle bir şeyi başka bir yerde söyleme!” diyerek bir tokat yediğimi hatırlıyorum.

Buradaki ilk nesil de geldikleri zaman sahip oldukları ön yargılarla kaldılar. Türkiye’de açılımlar yaşanırken Alevilerle Sünniler birbirlerini daha yakından tanımaya başladı, fakat benzeri bir değişim burada aynı şekilde görülmedi. Buradaki değişim ancak yavaş yavaş kendisini gösteriyor. Diasporadaki Sünni ile Alevi, burada bir dayatma olmadığını gördü. Buradaki Alevi, “Ben Sünniyim.” diyene, “Banane, ben de Aleviyim.” diyebildi. Sünni kardeşimiz de, “Vay sen Alevisin.” diyerek baskı uygulamadı Türkiye’de olduğu gibi.

Şimdi diasporadaki Alevilerle Sünniler bu serbestiyet ortamının sağladığı rahatlıkla ön yargıları aşıyorlar. Ama hepimizin acı hikâyeleri var. Örneğin benim eşim Sünni, evleneceğimiz zaman kayınbabam kızını inkâr etti ve, “Gitsin bir gavurla evlensin, Alevi ile evlenmesin.” dedi. Aramızdaki ilişki yavaş yavaş oluşmaya başladığında federasyona ziyarete geldi, orada mescidi görünce, “Siz namaz mı kılıyorsunuz?” dedi. “Evet baba.” dedim. Sonra kapıdaki tabelayı göstererek, “Her şey iyi hoş da şu Alevi kelimesi hoşuma gitmedi.” dedi.

Öte yandan çok sevdiğim bir arkadaşımın, “Bize bir Alevinin Müslüman olması için önce Hristiyan olması gerektiği öğretildi.” dediğini hatırlıyorum.

“Mum söndü” düşünceleri, “Alevi’nin kestiği yenmez, haramdır” demeler… Alevilere yönelik bu kadar ayrıştırıcı ve aşağılayıcı düşünce neden kaynaklanıyor biliyor musunuz? Birbirimizi tanımıyoruz. Ne Aleviler Sünnileri tanıyabiliyor, ne Sünniler Alevileri tanıyabiliyor. Bilhassa Avrupa’da birbirimizi daha yakından tanımalıyız. Sorunlarımız ortak, çocuklarımız birlikte büyüyor. Artık farklar üzerinde değil, ortaklıklar üzerinde durmalıyız.

Cemaatler arasında ortak bir çalışma geliştirilebiliyor mu?

Ben 2002’den beri Almanya İslam Konseyine üyeyim. 2006’dan beri de İslam Konseyinin başkan yardımcısıyım. İslam Konseyinde 28’e yakın federasyon var. Bunun içinde Türk, Arap ve Boşnaklar var. Hepsi ile irtibatımız var. Azınlıkları ilgilendiren konularda, Türkçe’nin okullarda okutulmasında, yani ortak sorunlarımızda tüm teşkilat başkanları istişare eder ve ortak kararlar alırız.

Bir araya gelemediğiniz kurumlar var mı?

Elbette diasporada Alevi cemaatini temsil etme iddiasında olan, fakat politize olmuş, tabiri caizse toplantılarında sadece sloganlar ve siyasi propogandanın hâkim olduğu kurumlar da var. Bu kurumlar senelerce Alevilere ait yegâne organizasyonlar olarak boy göstermişler. Dinî kimliğinden uzaklaşmış bu tarz kurumlar bizim gibi Alevileri “Sünnileşmiş Alevi” olarak tanımlıyorlar. Ben bu tarz yaklaşımlarla bir yere varılamayacağını, siyasi ajandalardan arındırılmış bir Alevilik kimliğini tartışmaya açmamız gerektiğini düşünüyorum.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar