Dosya: "Avrupa Aleviliği" Tasavvuf ve Alevilik

Avrupa Aleviliği

“Tekke”, “dergâh”, “tarikat” gibi kavramların Cumhuriyet tarihi içerisinde oldukça olumsuz bir bağlamda ele alınması, Aleviliği tasavvufi bağlam içerisinde ele almayı büyük ölçüde engellese de Aleviliği anlayabilmek için önce bu inkâr refleksinden kurtulmak şart.

Niyazi Öktem 16 Aralık 2015

Sosyal sorunların derininde yatan bilimsel veri ve gerçeklikler bilinmeden çözüm üretmek olanaksızdır. Bu durumda, Anadolu Aleviliğinin tarihsel, dinsel ve sosyal kökenleri konusunda ciddi bilimsel araştırmalara girmediğimiz takdirde ideoloji ve slogan düzeyinde kalarak havanda su dövmekten ileri gidemeyiz. Bu yaklaşımla tartışmaları ana hatlarıyla ele alıp bu bağlamda hem Türkiye’deki hem de diasporadaki Alevilerin konumunu değerlendirmeye çalışalım:

Öncelikle Anadolu Aleviliği, bu coğrafya içerisinde yeşeren tasavvufi bir İslam inanç yolu ve yorumudur. Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen insanların sayısı en fazla 800-900 bin civarındadır. 11 ila 14. yüzyıllar arasında gerçekleşen bu göç zamanında Anadolu’da yaşayan Ermeni ve Rum ağırlıklı Bizans İmparatorluğunun nüfusu ise en az 5 milyondu. Anadolu’da yüzyıllardan beri yaşamakta olan bu insanlara ne oldu? Buharlaşıp gökyüzüne mi çıktılar? Övünerek anlattığımız İslam misyonerleri, Horasan Erenleri kimleri Müslüman yaptı? Tabii ki Anadolu’nun Hristiyan, heretik ve dağlarda yaşayan pagan nüfusunu… Anadolu Aleviliği de, bu coğrafyada oluşan ırksal ve kültürel alaşımın dinidir. Bin yıllara dayanan zengin Anadolu kültürü değişim sürecine girmiş ve tüm inanç ve antropolojik birikim mirası o topraklara gelenlerin etkisiyle yeni bir din yorumuna bürünmüştür. İslam potası içerisinde yeşeren hümanist, özgürlükçü, birey eksenli bu yeni yapılanmayı başka İslam coğrafyalarında görmek olanaksızdır.

Ne yazık ki Türkiye’deki de, diasporadaki Alevi de bahsi geçen bu zengin alaşımın farkında değil gibi görünmektedir. Kimine göre Alevilik Orta Asya’dan gelmiştir, diğeri onu İran Şia’sı içinde eritmeye çalışır, bir diğeri ise Aleviliği Mazdeizmin devamı olarak görür. Başka bir yaklaşım ise olayın sadece kültür boyutuna bakar veya Anadolu’nun 3000 yıllık kendine özgü dini olarak bu inanç yapılanmasını farklı yerlere taşır.

Farklı, kendine özgü inanç yorumu Türkiye dışında daha yaygın gibi görünmektedir. Diasporadaki Alevilere göre Alevilik bir kültür ve yaşam biçimidir, dinsel konumu ikinci plandadır. Doğrudur, bu kültür 3000 yıllık bir maziye sahiptir, ama yaşam biçimi olarak çağlar boyunca Manikeizm, Mazdeizm, Hristiyanlık ve de son olarak İslam diniyle senkretikleşme (bağdaşma) sürecine girmiştir. Her gelen yeni dinle eski kültür ve yaşam biçimi farklı senkretik yapılanmaları gündeme getirmiştir. Ayrıca onların ortaya attığı, kendine özgü bu tür bir dine hiçbir dinler tarihi, din sosyolojisi yapıtı değinmemektedir. O hâlde bilimsel metodolojinin değinmediği bu tarz analizlerin ciddiyetinden söz etmek de mümkün olmayacaktır. Bu bağlamda sorulması gereken ilk soru şudur: Anadolu Aleviliğini bu toprakların kültürünün İslam yorumu ve inanç yolu olarak ele aldığımızda kurumsal ve inançsal yapılanmasının analizini nereye oturtabiliriz?

Bilindiği gibi İslam dini, Ehl-i Sünnet ve Şia adı altında iki ana kola ayrılmıştır. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin güçlü iktidarları tarih boyunca Sünni geleneği sürdürmüştür. Buna mukabil, Araplar dışında sonradan Müslüman olan kavimler, yeni dini kerhen benimsemelerinden dolayı genelde güçlü siyasal iktidarlara entegre olamayıp muhalefetin İslam yorumu olan Şia içinde kendilerine yer aramışlardır. Farklı tarihlerde, farklı coğrafyalar içerisinde 30 civarında Şii alt mezhep çıkmıştır. Bunlardan biri de Anadolu Aleviliğidir. 12.-13. yüzyılın Anadolu’sunda yaygın olan tasavvuf ruh ve anlayışının insan ve birey eksenli varoluş felsefesi, ezilen halka hoş ve cazip görünmüş, onlar da bu tür bir yorumun peşine düşmüştür.

Anadolu insanının bu yolu tercih etmesi, Anadolu’daki hem Alevi, hem de Sünni inanç boyutlarını daha özgürlükçü hâle dönüştürerek diğer İslam coğrafyalarındaki katı İslam yorum ve yollarından uzak tutmuştur. Ne var ki Sünni özgürlükçü Anadolu yorumları, Yavuz Sultan Selim’in Kahire’nin zaptından sonra El-Ezher ulemasını İstanbul’a taşımasıyla birlikte öz ve esasından uzaklaşarak tutucu bir hâle dönüşmüştür. Anadolu Aleviliği vahdete ulaşma yoludur ki bunun adı tasavvuftur. Bilindiği gibi “tarik”, “yol” demektir. Alevilik de bir yol olduğuna göre, tasavvufi bir tarikat kavram ve olgusu içerisine girer.

Ama gelin görün ki, hem Türkiye hem de diaspora Alevisi tarikat sözcüğüne alerji duymaktadır. Bu alerjiye sahip olanların aklına hemen Devrim Yasaları, irtica ve yobaz tarikatlar gelir. Oysa tüm dinlerin yapılanması mezhepler ve tarikatlar şeklinde oluşmaktadır. Tarikat şeklinde yapılanmanın yasaklanması inanç özgürlüğünün özüne ters düşmektedir. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra tekke ve zaviyelerin kaldırılması, dergâhların kapatılması siyasal bir operasyondu. O dönem için gerekli görülebilirdi. Bu meyanda Alevi-Bektaşi dergâhları da kapatılmıştı. Ancak normalleşme ve demokratik yapılanma süreciyle birlikte yeni bir düzenlemenin gündeme getirilmesi gerekirdi. Zaten günümüzde dergâhlar, tekke ve zaviyeler de iure (hukuken) kapalı olmalarına rağmen de facto (fiilen) açık durumdadırlar.

Tarikat yapılanmasının doğurduğu bir başka sorun da inanç mahallinin hukuki konumudur. Bu anlamda şu soru kendisini göstermektedir: “Cemevi mi? Alevi Bektaşi tekkesi mi? Yoksa Alevi dergâhı mı?”

Yukarıda belirtiğimiz gibi tekke ve zaviyeler ile dergâhların kurulması Devrim Kanunlarına aykırı olup, anayasal bir suçtur. Bu hukuki düzenlemeyi hem Türkiye, hem de diaspora Alevisi benimsemekten öte hararetle savunmaktadır. Bu düzenlemeyi savunanlar için devrimler kutsaldır, tekke ve zaviyeler ile dergâhlar da Sünni yobazların yuvalanma odaklarıdır.

Tekke bağlamında hem Sünni, hem de Alevi ibadet yapılanmalarını mercek altına alalım: Sünni Müslüman camide namaz ibadetini gerçekleştirir, zikir ibadetini ise dergâhın başka bir mekânı konumunda bulunan tekkede yerine getirir. Oysa Alevi Müslüman, namaz ibadetiyle zikir ibadetini birleştirmiş olup her ikisini de aynı mekân ve ibadethanede yerine getirmektedir. Bir Sünni, zikirle namaz ibadetini birleştirmediğinden camideki namazdan sonra zikir için “mecburen” tekkeye geçmektedir.

Zikir yapılan tüm ibadethanelerin adı tekkedir. Peki, zikir yapılan yerin adı eğer tekke ise, içinde zikrin de bulunduğu Alevi ibadetinin yapıldığı ibadethanenin adı ne olacaktır?

Cumhuriyet’e kadar Alevi ve Bektaşi tekkelerinden söz edilirdi. Devrim Kanunları tekkeleri yasaklayınca zorunlu olarak “cemevi” deyimi yaygın hâle geldi. Eskiden bu deyim tekkelerin bulunmadığı köylerdeki küçük mahaller için kullanılmaktaydı.

Bu veriler ışığında gerek Türkiye, gerek diaspora Alevi topluluklarının üzerinde durmaları gereken hususları iki açıdan özetleyebiliriz.

Birinci hususta tüm Alevilerin ciddi bir şekilde bilimsel çalışmalar içerisine girmeleri, Anadolu’nun tarihsel, demografik, antropolojik, kültürel, sosyal ve inanca ilişkin yapılanmasını incelemeleri gerekliliği kendisini göstermektedir. Bu konuda Sünni kökenli araştırmacıların ve Batılı bilim insanlarının yoğun ve önemli çalışmaları vardır. Bazı Aleviler, Alevilerin kendi kimliklerini kendilerini tanımlamaları gerektiğini söylese de ne yazık ki, kimlik tanımlaması yapabilecek Alevi araştırmacı sayısı çok azdır. Aslında bilim kimsenin tekelinde değildir. Alevi, Sünni üzerinde; Sünni Alevi üzerinde; Protestan Katolik üzerinde çalışma yapma hak ve özgürlüğüne sahiptir.

İkinci husus, inanç özgürlüğü konusunda diaspora Alevilerinin de içinde yaşadığı Batılı devletlerdeki demokratik düzenlemeler Anadolu Alevileri için örnek teşkil etmelidir. Diasporada Türkiye’de olduğu gibi “cemevi mi, yoksa tekke mi” türünden tartışmalar var mıdır? İnanç özgürlüğü mutlak haklar içerisine girmektedir. İsteyen, istediği yerde, istediği şekilde, istediği mekânda ibadet eder ve ibadethanesini, ibadethanesinin adını kendi seçer.

Hem Türkiye’deki, hem de yurt dışındaki Aleviler sosyal bilimlere, felsefeye, tarihe, dinler tarihi ve inanç sosyolojisi-psikolojisi çalışmalarına sarılmalıdırlar. Ancak bu şekilde tabu ve sloganlardan uzaklaşarak bilimsel veri ve temeller üzerine oturan gerçek kimlikler ortaya çıkabilir.

Fotoğraf: ©Flickr.com/Dennis Jarvis

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar