Dosya: "Avrupa Aleviliği" “İktidar ve Sünnilik Aynı Düzleme Gelince Aleviler Daha Fazla Kuşatıldı”

Avrupa Aleviliği

Ahmet Taşğın, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü Bilim, Danışma Kurulu üyesi ve enstitü tarafından yayımlanan derginin yazarlarından. Yirmi yılı aşkın süreden beri İran, Irak, Suriye, Balkanlar ve Avrupa’da Alevilik araştırmaları yapan, konuyla ilgili birçok makale, bildiri ve kitapları bulunan Taşğın ile Alevilere dair diasporadan Türkiye’ye kadar uzanan tartışmaları konuştuk.

Lale Nihal 21 Aralık 2015

Nedir Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü? Hangi amaçla, ne zaman, kimler tarafından kurulmuştur?

Öncelikle ben Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü adına konuşmadığımı ya da sorularınızı onlar adına cevaplamadığımı vurgulamalıyım. Bu vurgunun ardından şu bilgileri verebilirim: Enstitü, Gülizar Cengiz ve yakın dostları tarafından kuruldu. Enstitünün başkanlığını da Gülizar Hanım yürütmekte. Onursal başkanlığını ise merhum Prof. Dr. Irene Melikoff yürütmekteydi. Enstitü kitap, akademik bir dergi yayını ve sempozyum gibi akademik çalışmalar yapmaktadır. Yine enstitü bünyesinde Bektaşi Dergâhı bulunmakta, burada meydan açılıp erkân yürütülmektedir. Bektaşi Dergâhı, nasipli canların bulunduğu bir erkâna sahiptir.

Almanya’da yaşayan Aleviler önce Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) çatısı altında örgütlendiler ve bu bakımdan da federasyon Almanya’da Alevi sorunlarına ilişkin ciddi adımlar attı. Daha sonra federasyonda yönetim değişikliği oldu ve Gülizar Hanımın da bulunduğu bu ilk grup yönetimden ayrıldı. Bütün ısrarlara rağmen de geri dönmedi. Bu değişiklikle beraber giderek derin bir ayrışma meydana geldi. Bu ayrışmanın en temel özelliği Alevi sorunlarına ilişkin siyasi ve ideolojik bir yapıda olmasıdır. Bu farklı siyasi ve ideolojik yaklaşımlar, Alevilerin kamusal alandaki varlıkları üzerine kuruludur. Bu dönem itibariyle federasyon verdiği mücadeleyi daha çok Türkiye’ye yönelik sürdürdü ve bir süre sonra da bu ilişkilerden kısmen vazgeçti. Buna rağmen federasyon konfederasyona dönüştü ve hem federasyon hem de konfederasyon başkanı 7 Haziran 2015 seçiminde İstanbul milletvekili seçildi. Ayrıca Aleviliğin yol ve erkân olarak canlandırılmasına yönelik talepler giderek arttı ve federasyon dışına itildi. Bu talep sahipleri daha küçük ya da dar bir alanda faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu talepler federasyon tarafından dikkate alınarak ve yeni bir alan oluşturularak bir dizi çalışmayla üstesinden gelinmeye çalışıldı. Lakin siyasi ve ideolojik kurgu içerisinden yapılan düzenleme ve arayışlar yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Bunlar arasında Aleviliğin İslam içi/dışı oluşundan Sümer ve Hitit kökenlerine kadar birçok başlık tartışma yarattı. Her şeye rağmen federasyon Aleviliğin inanç, ibadet boyutunu dikkate aldı ve İnanç Kurulu, Dedeler Kurulu gibi düzenlemelerle beklentilere cevap vermeye çalıştı.

Sonuç olarak 1990 yılından itibaren giderek artan talepler doğrultusunda Almanya’daki Alevi örgütlü yapısının Alevi cemaatinin sorunlarına yaklaşımında farklılık oluştu. Bir bakıma Alevi örgütlü yapısı “federasyon ve diğerleri” şeklinde iki ana gövdeye ayrıldı.

Alevilik, oldukça sık bir şekilde “dışarıdan” tanımlanıyor. Sizin Alevilik tanımınız nedir, bu tanımın olmazsa olmazları nelerdir?

Ben 1993 yılından beri Alevilik araştırmaları yapan bir akademisyenim. Bu çerçevede İran, Irak, Suriye ve Balkanlar gibi ülkelerde çalışmalar yaptım ve yapmaya da devam ediyorum.

“Alevilik dışarıdan tanımlanıyor” ifadesi de iki anlam içermektedir. Birincisi siyasi bir tavır olarak kamunun taleplerine karşı gelmekle, diğeri de gerçekten Aleviliğin tanımının Alevi olmayanlar tarafından yapılmasıyla ilgili. Bu çerçevede kamu ve kamuyu temsil eden kendinden vergili ideolojik aygıtların tamamı resmî ideolojinin çerçevesiyle kendisi dışında kalan her şeyi yeni baştan tanımlamakta; bölücü, aykırı, sapık gibi birçok hazır tanımı yürürlüğe koymaktadır. Alevilerin siyasi bu girişime yine siyasi bir tavırla karşı durduklarını söylemek eksik olmaz. Nihayetinde siyasi ve ideolojik bu güçlü yapı örgütlü bir yapılanmaya ihtiyaç duymakta ve bu ihtiyacı da ilk kuruluşundan itibaren federasyon üstlenmiş durumdadır.

İkinci olarak “Aleviliğin dışarıdan tanımlanma” itirazı öncelikli olarak yine Türkiye’ye yöneliktir ve buradan da Diyanet, ilahiyat fakülteleri ve “İslami” grup ve cemaatler kast edilmektedir. “Nasıl olur da sufi çevreler ve dinî gruplar bir başka sufi grubu ve dinî hareketi dışarıdan tarif ederken yanlış yapabilir?” Bu itirazın iki veçhesi var: İlkinde Türkiye Cumhuriyetinde modern dönemin mağdurları olan çevrelerin bir başka mağdur üzerinden kendilerine meşruiyet üretme çabasını görüyoruz. İkincisinde ise “şeriat ve zahir” alanında duranların “marifet ve batın” alanına yönelik hamle yapıp onları kendilerine benzetme çabasını gözlemliyoruz. Doğrusu iktidar ve Sünnilik giderek aynı düzleme gelince Aleviler daha fazla kuşatıldıkları vehmine kapıldılar. Fakat esas sorun devletin ya da Sünnilerin kendi varlık alanlarını terk etmiş olmaları ya da eksik ve yanlışlıkla kendilerini kurmalarıyla baş gösterdi. Türkiye, en başından Selçuklu ve Osmanlı olmak üzere iki ana hat üzerinde durmakta, doğal olarak bu iki hattın siyasi, kültürel, sosyal, iktisadi, bilgi ve irfan sahasını da temsil etmektedir. Bu hâliyle bakıldığında giderek Emevi ya da Selefi bir Sünniliğin Türkiye Müslümanlığına dönüşmesi veya kuşatması çok büyük bir risktir. Aleviliğe buradan bakış da “dışarıdan” bakışı fazlasıyla yansıtmaktadır.

Aleviler için de dışarıdan bakış söz konusudur: Siyasi ve ideolojik çevrelerin Alevi bir ailede doğmayı Alevi olmakla eş değer tutmalarının dışında bu çevrelerin Aleviliğe ilişkin bilgileri de yine “devlet, diyanet, şeriat ve zahir” çevrelerle aynı düzlemde durmaktadır.

Hz. Hacı Bektaş Veli’nin Alevi kimliğinin şekillenişindeki etkisi nedir?

Hünkâr Hacı Bektaş Veli Hazretleri, Aleviliğin Selçuklu Türkiye’si ya da Anadolu’sunda erkân olarak yeniden toparlanmasını sağlayan kişidir. Doğal olarak Selçuklu göçerlerin Konya ve çevresine yöneldikleri dönemde karşı karşıya kaldıkları sorunlara da çözüm üreten kişidir. Hünkâr Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin bütün bu coğrafyayı ve bu coğrafyada yaşayan toplulukları yapılandırdığı bilinen bir husustur. Günümüz Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında yaşayan Müslümanların ve özellikle Alevilerin Hünkâr Hacı Bektaş Hazretlerinden yeterince istifade ettiklerini söylemek ise zor görünmektedir.

Aleviliği öğrenmek isteyen kişi hangi kaynağa başvurmalıdır?

Bildiğiniz gibi Kur’ân-ı Kerîm sözlü bir metindir. Söz, Cebrail (a.s.) aracılığıyla âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammet Mustafa’ya sözlü olarak gelmiş ve Rahmeti Rahman kendi sözünü onun kalbine yazmıştır. Alevilik, İslam ve Kur’an kaynaklıdır ve sözlüdür. Bu söz, ehlibeyte sahip çıkıp ona bend, yani talip olup bağlanıp erkânı yürütmekle mümkün olur. Böylece yola giren yani ibnüssebil olan kişi, bu meşakkatli ve zorlu yolculukla meşgul olurken kulluk derecelerini bir bir geçer. Netice itibariyle Marifet ve Hakikat’e ulaşır. Esas mesele Kelam’ın önce ikrar ile kalbe indirilip hak edilmesi, ardından amel ve en sonunda da sözle ifade edilmesindeki aşamaları takip etmektir. Bunun için ilk kural ikrar verip yola girmek, yol oğlu olduktan sonra da erkânı yerine getirmektir. Bunun için ehlibeyt soyundan gelen pir ve mürşit olması gereklidir. Bu programı takip edebilmek için kişi ceme cemaate devam etmeli, yıllık görgüsünü ikmal etmelidir. Bu hâliyle Alevilik erkân ve esasları anlaşılabilir ve takip edilebilir.

Kaynaklara gelince birinci kaynak mürşit ve pirin aktardığı bilgi ve gösterdiği erkândır. Yanı sıra büyük erenlerin menakıbnameleri, velayetnameler, makalat, fütüvvetnamelerdir. Bu sonuncu kaynak, kimi zaman erkânname, kimi zaman buyruk olarak isimlendirilmektedir. İlk defa İmam Cafer Sadık Efendimiz tarafından tedvin ve tekmil edilmiştir. Bir şekilde kâğıda aktarılmış ve elden ele dolaşan bu kaynaklar da yine mürşit ve pir meydanında ya da marifet sofrasında okunur ve konuşulur.

Aleviliği İslam’ın içinde ya da dışında konumlandıran tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu tartışmaları kamunun giderek bütün dinî hareketleri dünyevileştirmesi karşısında tersinden bir çıkış olarak değerlendiriyorum. Alevilerden yükselen itiraz, Türkiye Cumhuriyetinin tek din başlığı altında dayattığı anlayışa reddiyedir. Bu reddiyenin bir diğer yönü de Aleviliğin İslam’ın özü oluşuyla ilgilidir. Doğrusu Türkiye Cumhuriyeti ulus devlet olarak kuruldu ve bu kuruluşun gereğini yaptığı dönemde bu kurguya karşı duran direnç noktalarından bir tanesi sufi çevrelerdi. İlk ve etkili hamlelerden bir tanesi de nihayetinde bu çevrelere yönelmiş oldu. Ağır ve kalıcı etkiyle karşı karşıya kalan Aleviler, birçok alanda derin yaralar aldı. Bu müdahaleyi yaşayan Aleviler sekülerizmin yeniden tartışıldığı son dönemde dinî bir hareket olarak ortaya çıktı. Bu defa Alevi aktörler pozitivist akılla kendisine yöneldiğinde kamuya itirazını bu başlık altında gerçekleştirdi. Hâlbuki bu itiraz Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ulus devlet kurgusunun önemli başlıkları altında yer alan tek din konusuyla doğrudan ilişkilidir. Fakat Alevi temsilcilerin düşük yoğunluklu tartışmaları kamusal alana yansıdığında bu tartışmalar etrafında onların, İslam-dışılık ile İslam-karşıtlığı arasına sıkıştırıldığı söylenebilir. Diğer yandan Alevi yeni aktörler, İslam-dışılık ve İslam-karşıtlığı kuşatmasından rahatsızlık duymadılar. Çünkü bu yeni aktörlerin dine ilişkin yaklaşımları Türkiye’ye özgü sosyalist solun okumalarından geçtiği için öncelikli müdahaleleri yerli olana, gelenek ve inançlara karşı gerçekleşti. Bir adım sonrasında Avrupa’daki tartışmalara paralel olarak Aleviler de tartışmayı kültürel bir alandan takip etmeye devam etti.

Bir “Avrupa Aleviliği” kimliğinden bahsedilebilir mi ve bu tarz bir kimliğin temel bileşenleri neler?

Alevilik bizatihi Türkistan, Horasan, Rum ve Balkanlar dörtlü alanında zuhurlarla devam ettirilmiştir. Temel esasları itibariyle bir değişime uğramamıştır. Zaman ve mekâna uygun yeni erkân geliştirilmiştir. Toplumsal hayatın canlı, farklı oluşu karşısında görülen lüzum, ihtiyaca göre yeni bir programı da beraberinde getirmiştir. Lakin uzun süreden beri Selçuklu ve Osmanlı hattında Müslümanlık anlayışında yaşanan kriz günümüze kadar ulaşmıştır. Bu hususta son beş yüz yıldır Selçuklu ve Osmanlı hattında bir model geliştirilememiştir. Çünkü Türkistan, Horasan, Rum ve Balkan modelinden vazgeçilmiş ve alan terk edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında esas krizi yaşayanlar “Sünni” çevrelerdir ve onların terk ettikleri Müslümanlıkları kamusal bir alana ya da formel profesyonel bir modele dönüşmüştür. Sorun yaşadığı düşünülen Alevilerin, Sünni olarak adlandırılan çevrelere göre bu hâlleriyle daha sağlıklı bir yerde durduklarını teslim etmek gerek. En azından yukarıda ifade edilen tarihî coğrafyanın hafızası ve bu hafızanın bileşenleri olan hususların aktarıldığı bir topluluk olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Kanaatime göre çok yakın bir zamanda Almanya’da yaşayan Aleviler, tarihî coğrafya ve hafızayı geri getirecek ve hem İslam dünyasının hem de Avrupa’nın yaşadığı sorunlara umut olacaklar. Alevilik fütüvvet, yani bütün insanları Allah’ın kulları olarak görüp onlara hizmet etmek esası üzerine kuruludur. Özellikle miskin, yetim, esir, aciz ve gariplere hizmet esası üzerine kurulu bir sistem, yıllardır yaşadığı gizliliğini yavaş yavaş ortaya çıkarmaktadır.

Avrupa’daki Alevilerin diğer İslami cemaat ve kurumlarla ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle Avrupa’ya misafir işçilikle başlayan elli yıllık göç hikâyesinin her aşamasında bu ilişki devam etmiş. Bölünme veya farklı olma hâli topluluklar veya cemaatler arasında keskin hatlarıyla olsa da nihayetinde göçmenler veya yabancılar bir dayanışma içinde. İkinci olarak aynı ülkeden, üçüncüsü aynı dinden insanlar olarak bu iki grup birbirine yakın. Doğrusu Aleviler daha fazla farklı toplulukla temas hâlinde ve bağlantı noktalarını da sürdürüyorlar. Bu husus hem siyasal olarak hem kültürel olarak birden fazla alana uzanıyor. Mesela Türk, Kürt, solcu gibi tartışmaların merkezinde çok yoğun bir şekilde Aleviler yer almış, her çevreyle de bağlantılarını sürdürmüşler.

Burada esas sorun diğer dinî grupların Alevilerle olan ilişkilerinin çok zayıf ve çekingen olmasıyla ilgili. Hatta diğer topluluklar kamuyla ve resmî din anlayışıyla aynı paralellikte Alevilere yaklaşmakta, bunun için de bağlantı kurmaya cesaret edememektedir. Bir süre sonra bu ilişkilerin sorunlu ve sorumlu alanı olarak da Alevileri görmektedirler.

Aleviliğin İslam içi mi dışı mı olduğuna dair tartışmalar, kamusal bir söylem olarak Alevilerin dışındaki toplulukların bilgi, kurgu, düşünce alanında yer almaktadır. Doğrusu makbul Müslüman olarak Alevilik dışı topluluklar, öteden beri kamu, devlet ve profesyonel bir dindarlığın koruyucu, taşıyıcı ve yüklenicisi olarak Aleviliği İslam-dışı olarak görmese bile anlaşılır olarak kabul etmemektedir. Böylece kamusal belirsizliği oluşturan ve tehdit eden kısım da Alevilikle izah edilmektedir. Hâlbuki sorunlu bakışa sahip olan, her ne kadar güçsüz bırakılmış olsa ve kendilerini ifade etmekte güçlük çekseler de Aleviler de değil, Alevilerin dışında kalan ve kendilerine Sünni adını veren çevrelerdir.

2002’de Almanya’da Berlin’de başlayıp bugün birçok eyalete yayılan Alevi din dersi, yeterli çoğunluğun sağlandığı okullarda diğer dersler gibi sınıf geçmeli bir ders olarak veriliyor. Mevcut müfredat Alevi toplumundaki yorum çeşitliliğini yansıtıyor mu? Siz, bu derslerin müfredatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bahsettiğim gibi federasyon İnanç Kurulu ve Dedeler Kurulu gibi organizasyonlarla bu hususa nispeten cevap vermeye çalıştı. Burada akademik bir destek alındığı da unutulmamalı. Fakat esas hazırlığı Alman Devleti ve Alman akademik çevreler yaptılar. İslam ve pedagoji alanında otorite olan kişiler uzun süre bu konu hakkında ciddi çalışmalar yaptı ve bu müfredatın en iyisi hakkında bir program ortaya çıkardılar. Mutlaka eksikleri ve tamamlanması geren yanları var. Fakat bu hâliyle bile Alevilik bir varlık yokluk meselesi olmaktan çıkmış bir konu olarak telakki edilmelidir. Bu saatten itibaren içeriği yenilenebilir, eksikler giderilebilir. Bu derslere destek örgütlü Alevilerden gelmekte ve din dersleri de daha fazla bu çevrelerden aileler tarafından talep edilmektedir.

Alevilik din eğitimiyle ilgili örgün eğitim dışında esas eğitim dergâh ve tekke modeli üzerinden yürütülmelidir. Zannederim Avrupa’daki Alevi çevrelerin üzerinde daha fazla yoğunlaştığı husus da budur ve yakın zamanda bu talepler de gelecektir.

Bu anlamda Türkiye açısından düşünülecek olursa cemevlerinin yasallaştırılmasına yönelik yeni tartışma ve bu çerçevede beklentiler ciddi bir hayal kırıklığına yol açacaktır. Çünkü Avrupa’da tekke ve zaviye kurmak sorun olarak görülmemekte ama kendi anavatanında böyle bir yapıya dönmek ya da yeniden oluşturmak ciddi bir sıkıntı gibi görünmektedir. Avrupa’da mümkün olan bu talep acaba Alevilerin kendi ülkesinde neden ve niçin mümkün olamamaktadır? Dinî ve muhafazakâr çevreler, neden ve kimden çekinmekte veya neyi korumaktadır? Oysa Alevilerin bugün verdikleri mücadele kamuya sıkıştırılmış Müslümanlığın aslına döndürülmesidir. Alevilere dayatılan model, resmî, kamu denetim ve kontrolünde ve profesyonel bir alan olarak Aleviliktir. Bu çerçevede Alevilerin zorlandığı meşrulaştırma aracı olarak “dernek cemevi” ve “dernek dedesi” modelinin kabulü, bu resmî alanla ve Aleviliğin iç edilmesiyle ilgilidir. Bu ciddi bir sorundur ve yeni sorunlara da yol açacaktır.

Sonuç olarak kamusal bir taleple başlayan Aleviliğin kamuya açılan tartışma başlıkları konjonktüreldir. Bu konjonktür üzerinden geliştirilecek politikalar toplumsal dayanışmayı örseleyecektir. Konunun bu kapsamdan çıkarılıp tarihî kültürel coğrafyaya uygun bir model üzerinden ele alınması elzemdir. Bunu yapacak olan da kamu ve kamu imkânlarını elinde tutanlardır. Alevi topluluklar arasında sürüp giden tartışma ve bu tartışmanın bir tarafı olarak kamu ve kamu imkânlarıyla kendilerine yer açanlar, kendi varlıklarına ilişkin de ciddi ucuzlatma içindedir.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar