Anatomi Serisi Ulus-Devlet Nedir?

Küreselleşmenin etkin olduğu ve AB gibi birlikteliklerin yaşatılmaya çalışıldığı günümüzde ulus-devlet kavramı birçok tartışmalı konuda yeniden gündeme gelmekte. Perspektif Anatomi Serisi, günümüzde birçok devletin karar mekanizmasını etkileyen bu kavramı masaya yatırdı.

Ahmet Aslan 22 Haziran 2019

Günümüzde bireyler kendilerini genellikle bir ulus ile özdeşleştirerek tanımlamakta. Aynı şekilde modern devletler, meşruiyetlerini bir ulusa dayandırarak açıklamakta. Diğer bir ifade ile fertler, bir ulusa aidiyet hissederken; devletler de kendilerini ilişkilerini belli ulusların temsilcisi konumunda görmekte. Küreselleşmenin etkin olduğu ve Avrupa Birliği (AB) gibi birlikteliklerin yaşatılmaya çalışıldığı günümüzde ulus-devlet kavramı birçok tartışmalı konuda yeniden gündeme gelmekte. Yine aynı şekilde milliyetçi ve sağcı söylemler, uluslararası birlikteliklere karşı ulus-devleti savunur pozisyonda görünmekte.

Literatürde ulus; bir topluluk bilincine sahip, ortak bir kültürü paylaşan, sınırları belirlenmiş bir toprak üzerinde, ortak bir geçmişe, gelecek vizyonuna ve kendi kendini yönetme hakkına sahip bir toplum olarak tanımlanmakta (Guibernau, 1997: 92). Bu doğrultuda uluslar; geçmiş ve gelecek tasavvuru olarak benzer düşüncelere sahip, inanç ve bilinç birliği içinde bulunan insan topluluklarıdır (Sönmezoğlu, 2000: 697). Devlet ise; temel amacı, adaletin ve toplumun iyiliğinin sağlanması olan, toplumun büyük bir kesimi tarafından desteklenen bir organizasyon olarak tanımlanmakta. Aynı tanıma göre devlet, belli bir toprak parçası üzerinde yerleşmiş insan topluluğu ve buradaki her şey üzerinde meşru otoriteye sahip siyasal bir örgütle (hükûmet) donatılmış bir yapılanma (Öztekin, 2003: 26).

Bir devletin üç temel unsur bulunmakta: ortak ülke toprağı, bir halk ve devlet erki. Böylelikle aslında ulus-devletin de alt yapısı ortaya çıkıyor. Ancak burada önemli olan ulus-devlet hâkimiyeti altında yaşayan bütün bireylerin kendilerini aynı ulusun üyeleri olarak görmeleri. Aksi takdirde çok uluslu devlet gündeme gelmekte. Nitekim çok uluslu devletlerde vatandaşlar birden çok ulusa aidiyet hissetmekte.

Dosya: "Ulusaşırıcılık"

Ulusal Sınırları Aşmak: “Ulusaşırıcılık”

1 Eylül 2017

Her bir vatandaşının aynı ulusun bir üyesi oldukları bilincine sahip olması, ulus-devletin teorik temelini oluşturuyor. Ulus bilinci olmadan ulus-devletten söz etmek mümkün değil. Bu sebeple ulus-devlet, ulus bilicine sürekli vurgu yapar; bu bilinci geliştirmeye, canlı tutmaya çalışır.

Antik dönemden Ortaçağ’a kadar şehir “devletleri”, prenslikler ve büyük imparatorluklar şeklinde yapılanmalar varken ulus-devletler görülmemekte. Ulus-devletler ilk olarak 16. yüzyılda kurulmaya başlamış. Hemen hemen bütün Avrupa toplumlarında ulus-devlet anlayışının yerleşmeye başlaması Fransız İhtilâli ile mümkün olmuş.

Küreselleşmenin hâkim olduğu günümüzde gelişen ulaşım imkânları, sınırları aşan ticaret ve dünya çağında internet üzerinden bilgi alışverişi gündelik yaşamı şekillendirmekte. Böylelikle günümüzde kesin sınırları olan, ulus bilincinin yüksek olduğu ulus-devlet zayıflamış görünmekte.

Ulus-Devletin Gelişim Süreci

Devletlerin tarihsel süreçteki evrimleri beş ana başlık altında toplanmakta: haraç alan geleneksel imparatorluklar, feodal toplumlar, zümreler düzeni, mutlakıyetçi devletler ve nihayet modern ulus-devletler. Bu sıralama ulus-devlete giden süreci açıklamakta. Fakat aslına bakıldığında bu süreci takip eden tek coğrafya bugünkü Batı Avrupa. Hatta Roger Garaudy’ye göre ulus-devlet sadece Avrupa’ya özgü bir kategori ve Avrupa sömürgeciliğinin bir ihraç ürünü. Bu doğrultuda Avrupa dışında ulus-devletlerin doğuşu giderek artan üretime yeni pazarlar bulma arayışı ile ilişkilendirilebilmekte (Bulaç, 1995: 49).

Ulus-devlet, 16. yüzyıl başlarından itibaren şekillenmeye başlamış ve 18. yüzyılın sonunda olgunlaşmış. Bu süreci takip etmeyen Avrupa dışındaki diğer toplumlara ise Avrupalıların kendilerini model olarak göstermesi ile taşınmış (Pierson, 2000: 71).

On yedinci yüzyıldan başlayarak İncil’in Latince dışında yerel dillere tercüme edilmesi ve onu herkesin yorumlayabileceği iddiası ulus-devleti hazırlayan gelişmeler arasında sayılabilir. Bu tarihten itibaren çeşitli imkânlarla güçlenen burjuvazinin kralla birleşerek Katolik Kilisesi’ne karşı başlattığı mücadele sonucunda Kilise yerel iktidarlarla birlikte topraklarını da kaybetti. Kilisenin dinî-kutsal hâkimiyetinden kurtarılan topraklar, kralın hâkimiyetine girince, toprak ve ahalinin yeniden tanımlanması gerekti. Toprağın çeşitli kriterlere göre çizilen sınırlarına vatan, bu topraklar üzerinde yaşayan insan topluluklarına “ulus” ve bu ulusun bireylerine vatandaş denildi.

Modern devletin tanımında ülke (toprak), ahali (ulus) ve egemenlik kavramlarının seküler bir formda birleşmesiyle Reformasyon’un 1648 Westfalya anlaşmasıyla kazandığı zafer arasında yakın bir ilgi var. Her ne kadar bu zafer 1789 Fransız İhtilâli ile mantıki sonuçlarına ulaşmış olsa da Protestan Hıristiyanlığın seküler iktidarlara verdiği destek olmasaydı belki de ulus-devlet hiçbir zaman olmayacaktı (Bulaç, 1995: 51).

Modern Ulus-Devlet ve Vestfalya Modeli

Günümüzdeki ulus-devletler tarihsel devlet modellerinden farklı olarak en büyük meşruiyetlerini, bu devletleri oluşturan uluslardan almakta. Modern ulus-devletlerin vatandaşlık/yurttaşlık tanımlaması geleneksel devletlerin uyruklarından/tebaalarından çok farklı. Günümüz yurttaşlığı karakteristik olarak belirli haklar ve bunların beraberindeki bir dizi yükümlülük doğurur. Geleneksel devletlerde ise uyrukların devletlere karşı bir takım görev ve yükümlülükleri var; fakat onlar, hakları konusunda bir imtiyaza sahip değiller.

Ulus-devletin temellerini mutlakıyetçi dönemle ilişkilendiren tarihçiler için milat 1648’de imzalanan Vestfalya Barış Anlaşması. Bu anlaşma ile kendi yetki alanlarına sahip öteki egemen devletlerin meşru varlığını tanıyan, bunun yanında ilişkileri üzerinde hiçbir bağlayıcı otoriteyi kabul etmeyen bir dizi egemen devlete dayanan yeni bir uluslararası düzen oluşturmuş. “Vestfalya Modeli” adı verilen bu dönemin genel özellikleri şunlar:

*Dünya, hiçbir üst otorite tanımayan egemen devletlerden oluşur ve bunlar tarafından bölünmüştür.

*Yasa koyma süreçleri, anlaşmazlıkların çözümlenmesi ve hukukun uygulanması büyük ölçüde, rekabetçi iktidar mücadelesinin mantığına tabi tek tek devletlerin ellerindedir. Devletlerarasındaki farklılıklar sık sık zor kullanılarak yatıştırılır. Bu dönemde etkili güç ilkesi hüküm sürer.

*Gerçekte zora başvurulmasını önleyecek hiçbir yasal engel yoktur. Uluslararası yasal standartlar sadece asgari hakların korunmasını sağlar.

*Hatalı sınır ihlali eylemlerinin sorumluluğu, sadece olaya karışan devletleri ilgilendiren özel bir konudur; uluslararası hukuka uygun hiçbir ortak çıkar tanınmaz.

*Tüm devletler yasa önünde eşit sayılırlar; yasal kurallar iktidar dengesizliklerini dikkate almaz.

*Uluslar/devletlerarası hukuk, birlikte yaşamanın asgari kurallarının inşa edilmesine yöneliktir; devletler ve uluslar arasında dayanıklı ilişkilerin yaratılması, sadece askeri hedeflerin karşılanmasına izin vermesi ölçüsünde bir amaçtır.

*Devlet özgürlüğünün önündeki engellerin asgariye indirilmesi, “ortak” bir önceliktir.

Bu hususlar devletlerin egemenliklerinin dışa dönük yönünü ifade eder. İçe dönük egemenlik ise “devletlerin kendi toprakları içinde yetki hakkının mutlak olduğunun ve hiçbir dış gücün herhangi bir devletin içişlerine müdahale hakkına sahip olmadığının tanınması” olarak ifade edilmekte (Held, 1995).

Ulus-Devletin Özellikleri

Devlet nasıl olmalıdır, ne yapmalıdır ve gerçekte neye benzer, gibi sorular yüz yıllardır devlet üzerine yapılmış tartışmaların temel soruları olmuş. Devletin modernizm ile birlikte yapı değişikliğine uğradığı bir dünyada yeni devletlerin ortak özelliklerine dair çeşitli açıklamalar yapılmış. Bu açıklamaların birbirinden farklı olmasına rağmen herkesin kabul ettiği bir takım evrensel özellikler söz konusu. Böyle bir devletin kuralları kamusal ve otoritesi de merkezidir (Barry, 2003: 71).

Klasik devlet anlayışının üç temel unsuru toprak, halk ve egemenlikti. Weber bunlara beş madde daha ekleyerek, modern devletin toplam sekiz özelliğinin olduğundan bahsetmekte. Bunlar: şiddet araçlarının (tekel) denetimi, toprak, egemenlik, anayasallık, kişisel olmayan iktidar, kamu bürokrasisi, yetki/meşruiyet ve yurttaşlıktır (Şaylan, 1995: 16).

Ulus-Devlet ve Ulusal Azınlıklar

Küreselleşmenin siyasal ve ekonomik boyutlarının gitgide geliştiği günümüzde Avrupa Birliği gibi yapılarda yer alan devletlerin, 19. yüzyıldaki anlayışla ulus-devlet sisteminin çok üstüne çıktığını söylemek yanlış olmayacak. Bu çerçevede, özellikle AB içinde bulunan ve mevcut siyasal yapısını korumaya önem veren Fransa ve İspanya gibi ulus-devletlerin bu yapıyı korurken,  kendi ulusal azınlıklarına da demokratik bazı haklar tanıma yoluna gittikleri görülmekte. Mesela Fransa’nın ve İspanya’nın siyasal tarihi söz konusu ulusal azınlıkların siyasal,  dilsel, dinsel,  yani kimlik talepleriyle mücadele içinde geçmiş ve bu mücadele dönem dönem son derece şiddetli olmuş. Söz konusu mücadelelerin çoğunda kimlik talebinde bulunan ulusal azınlığa karşı uygulanmış bir asimilasyon ve baskı politikası olduğu görülmekte.

Almanya ise; 1 Şubat 1998’de yürürlüğe giren Avrupa Konseyi’nin etnik azınlıkların korunmasına ilişkin çerçeve sözleşmesi kapsamında değerlendirilen ve federal hükûmet tarafından bu özellikleri onaylanan etnik grupları resmî azınlık olarak tanımakta (Cenevre Sözleşmesi). Bunlar ve yoğun olarak yaşadıkları bölgeler şu şekilde sıralanabilir: Sorblar, Brandenburg ve Saksonya; Frizler, Schleswig-Holstein ve Aşağı Saksonya; Danimarkalılar, Schleswig-Holstein; Sinti ve Romanlar (Almanya’da Resmi Azınlıklar). Almanya’nın resmî azınlıklar kavramı, milliyet ve etnik azınlık tanımlamalarının ötesinde, başta eğitim ve azınlık dili teşviki olmak üzere, bir takım hakların güvence altına alındığı bir hukuksal statüyü ifade etmekte. Danimarkalılar örneğinde olduğu gibi, söz konusu azınlığın komşu bir ülkenin milliyetine dâhil olması, Friz ve Romanlar gibi birden fazla ülkeye yayılmış olmaları veya Sorblar gibi kapalı bir etnik grup meydana getirmeleri, bu hukuksal konumda herhangi bir farklı yoruma neden olmamakta.

Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler, Polonya ve Rusya kökenlilerle birlikte Almanya’da “resmî azınlık” statüsüne sahip olmamalarına rağmen kalabalık bir kitle meydana getirmekte. Türkiye kökenlilerin sayısı yaklaşık olarak tüm göç kökenlilerin üçte birini oluşturmakta. Türkiye kökenli Alman vatandaşlarının “resmî azınlık” istemiyle ortaya çıkma potansiyeline sahip olmaları birçok bağlamda tartışmaya açık bir konu.

21. yüzyıldaki uluslararası sistem ve devlet yapısı, 19. yüzyılda kurgulanmış ulus-devlet modelinin değişmesini zorunlu kılmakta. Bu tür yapıların belli bir aşamadan sonra siyasal yetersizliklerle karşılaşması ve kimliksel ihtiyaçlara cevap verememesi kaçınılmaz görülmekte. Dolayısıyla demokratik yollarla sorun çözüm süreçleri oluşturmak, ulus-devletlerin kendi ulusal azınlıklarıyla yaşadıkları siyasal ve kimliksel talepleri çözmenin tek yolu olarak karşımıza çıkmakta.

Dosya: "Ulusaşırıcılık" 1 Eylül 2017

Ulusaşırılık, Çokkültürcülük ve Dönüşen Kamusal Alan

Ulusal sınırların aşılmasının en büyük etkisi kimlikler üzerine oldu. Avrupa’da artan çokkültürcülük söylemlerinin kimlikler ve vatandaşlık tanımı üzerindeki etkisini tartışmak, Avrupa’daki azınlıklar etrafındaki tartışmaları anlayabilmek için de önem taşıyor.

Ulus-Devlet ve Küreselleşme

“Küreselleşme” genellikle ulus-devlet olgusuna karşıtlık temelinde ele alınmakta. Bu yaklaşım kaçınılması veya önlenmesi imkânsız bir “küreselleşme”ci bakış açısına kaynaklık etmekte. Öte yandan bu durum, yaşanan sürecin belirli siyasal ve ekonomik güç odaklarının dayatması sonucu oluşturulduğunu savunan ulus-devletçi ve milliyetçi bir yaklaşıma dayanmakta. Ulus-devletlerin en azından “siyasi” açıdan “özerk” kurumlar olarak belli bir ülke içindeki iktisadi ihtiyaçlara ve “aidiyet” ihtiyacına kısmen de olsa yanıt verebildikleri birimler oldukları döneme özlem duyma gün geçtikçe ivme kazanmakta (Karyelioğlu, 2012: 165).

Küreselleşme ile birlikte sözü geçen kavramların gerek anlamında gerekse pratik olarak temsil ettikleri unsurlarda önemli dönüşümler meydana geldi. Günümüzde söz konusu kavramların küresel dünyanın devletini açıklamada yetersiz kaldığı görülmekte. Bugünkü dünyada artık ulus-devlet, karar alma mekanizmasının yegâne aktörü olma noktasında gücünü büyük ölçüde yitirdi (Cebeci, 2008: 35). Fakat yine de ulus-devletin, bir siyasi birim olarak varlığının ortadan kalktığını söylemek yanıltıcı. Zira bütün bu değişmelere ve ulus-devletin gücünü yitirdiğiyle ilgili iddialara rağmen, günümüzde dünya hâlâ ulus-devletler dünyası.

Dünya küresel çapta bir ulus-devletler sistemidir. Bu sistem içinde ulus-devletler çok çeşitli siyasi, ekonomik, ticari, kültürel ve iletişim ilişkileri içinde (Özyakışır, 2006: 79). Hâlâ dünyanın büyük kısmında işleyen bir parlamenter sistem, işbaşına gelen hükûmetler, bu hükûmetlerden büyük beklentileri olan geniş kitleler, “yabancılar”ın giriş çıkışını kontrol eden bir gümrük-sınır sistemi mevcut.

Günümüzde küreselleşmenin dayattığı kurumsal yapılarla ulus-devlet yapıları arasında sancılı bir ilişkiyi söz konusu. Giderek yerleşen durum, ulus-devletin kurumsal özerkliğini “yitirdiği” bir sürecin gelişmesi. Bu süreç, tek düze ve istikrarlı bir doğrultuda değil, zaman zaman çatışmalı ve gerilim yüklü bir biçimde ilerlemekte. “Küresel aktörlerin” henüz ulus-devletin yerini doldurabilecek “meşru bir uluslararası oluşum”u kurumsallaştıramadıkları göz önüne alınırsa, bu durum belirsiz bir süre daha devam edecek gibi (Karyelioğlu, 2012: 161). Açıkçası denilebilir ki küreselleşmenin geleceği ulus-devletin dayanma gücüne, ulus-devletin yarını ise küreselleşmenin baskısına bağlı (Türe, 2009: 41).

Kaynaklar:

Almanya’da Resmi Azınlıklar, 06.09.2019.

BARRY, Norman (2003). Modern Siyaset Teorisi, Çev. M. Erdoğan. Ankara: Liberte.

BULAÇ, Ali (1995). Modern Ulus Devlet. İstanbul: İz.

CEBECİ, Kemal (2008), “Küreselleşme Bağlamında Ulus-Devletin Egemenlik Gücünün Dönüşümü”, Sayıştay Dergisi, 71 (Ekim-Aralık), 23-39.

Cenevre Sözleşmesi, 09.06.2019

GUIBERNAU, Montserrat (1997). Milliyetçilikler 20. Yüzyılda Ulusal Devlet ve Milliyetçilikler, Çev. Domaniç, N.N. İstanbul: Sarmal.

HELD, David (1995). Democracy and the Global Order from the Modern State to Cosmopolitan Governance, California: Stanford University Press.

KARYELİOĞLU, Selim (2012). “Ulus Devlet ve Milliyetçiliğin Tarihsel Dayanakları ve Küreselleşmenin Ulus Devlet ve Milliyetçilik Üzerindeki Etkileri”, Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar Dergisi, 5 (1) (Ocak), 137-169.

ÖZYAKIŞIR, Deniz (2006). “Ulus-Devlet ve Milli Egemenlik Bağlamında Teorik Bir Küreselleşme Eleştirisi”, Jeopolitik Dergisi, 5 (31) (Ağustos), 78-80.

SÖNMEZOĞLU, Faruk (Der) (2000). Uluslararası İlişkiler Sözlüğü. İstanbul: Der.

ŞAYLAN, Gencay (1995). Değişim Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi. Ankara: İmge.

ÖZTEKİN, Ali (2003). Siyaset Bilimi. Ankara: Siyasal.

PIERSON, Christopher (2000). Modern Devlet, Çev. D. Hattatoğlu. İstanbul: Çivi.

TÜRE, İlknur (2003). “Küreselleşme, Kapitalizm ve Ulus-Devlet”, Finans Politik & Ekonomik Yorumlar Dergisi, 46 (530), 41-52.

 

Ahmet Aslan

Bir dönem Almanya’da ikamet etmiş olan Ahmet Aslan, Din Sosyolojisi alanında doktorasını tamamlamış olup gençlik sosyolojisi, değerler sosyolojisi ve göç sosyolojisi alanlarında araştırmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar