ANATOMİ SERİSİ Milliyetçilik Nedir?

Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkan milliyetçilik fikri, günümüzde yaşanan birçok sosyal ve siyasi gelişmeyi doğru anlayabilmek için önem arz ediyor. Perspektif Anatomi Serisi, modern dönemin en etkili ideolojilerinden biri olan milliyetçilik kavramını masaya yatırıyor.

Ahmet Aslan 4 Mayıs 2019

Birçok sosyal ve siyasal gelişmenin gösterdiği üzere 21. yüzyılın ilk çeyrek dilimi Avrupa’da sağcı söylemin yükselişine sahne olmakta. Yükselen sağcılık ve İslam karşıtlığı yalnızca göçmen kökenlileri ve Müslümanları değil; birleşik Avrupa idealini de hedef alıyor. Bu doğrultuda gerçekleşen birçok şiddet olayı ise milliyetçilik fikrinden besleniyor. O hâlde modern dönemin en etkili ideolojilerinden biri olan milliyetçilik düşüncesine bir kez daha göz atmakta fayda var.

Millet ve Milliyetçilik Kavramları

Kavramların tarihini araştırmak aynı zamanda bir dilde geliştirilen düşüncenin gelişimini gözlemlemeye imkân tanır. Bunun en tipik örneklerinden biri hiç şüphesiz “millet” kavramıdır. Arapçada “ezberden yazdırmak, dikte etmek” anlamındaki “imlâl” (imlâ) kökünden türeyen millet; işitilen ve okunan bir şeye dayanması veya dikte edilmesi bakımından “din” karşılığında kullanılmıştır. Ancak bakış açısına bağlı olarak din ile millet kelimeleri arasında anlam farkı bulunmaktadır. Millet; bir toplumun etrafında birleştiği ve üzerinde yürüdüğü, sosyal varlığının kendisine dayandığı temel esaslar ve izlenen yoldur. Kelime, modern dönemde Batı’daki “nation” kavramının karşılığı olarak Türkçe ve Farsçaya geçmiş ve bu dillerde, taşıdığı dinî içeriğinden soyutlanarak tamamen sosyolojik ve siyasal bir içerik kazanmıştır.

Millet; bir toprağı, ortak mitleri ve tarihî belleği, kitlesel bir kamu kültürünü, ortak bir ekonomiyi, ortak yasal hak ve görevleri paylaşan bir insan topluluğunun adıdır (Smith, 2007:32). Yaygın kabule göre millet; kültürel türdeşliğin ifade edilmesi amacıyla milliyetçilik tarafından yoktan oluşturulmuş olan bir kurgudur (Gellner, 1992). Ya da hayal edilmiş olan siyasal bir topluluktur (Anderson, 1995:20).

Bir devletin millet esasına dayalı olması gerektiği düşüncesi 19. yüzyılda Batı’da, 20. yüzyılda diğer ülkelerde hâkim siyasi düşünce durumuna gelmiştir. Ancak milletin tanımı ve ölçütü konusunda her dönemde siyasi yaklaşımlar ışığında farklı teoriler ortaya atılmıştır. Dil, din, coğrafya, ortak tarih ve vatandaşlık gibi unsurların tek başına veya birkaçı bir arada milliyetin ölçütü olması gerektiği hususunda tartışmalar yapılmıştır. Bununla beraber modern dönemde milliyetçilik akımı, kitleleri milliyet duygusu etrafında toplayıp harekete geçiren en önemli unsur kabul edilmiştir.

John Locke İngiltere’de, Jean-Jacques Rousseau Fransa’da, Giuseppe Mazini İtalya’da, Johann Gottfried von Herder ve Johann Gottlieb Fichte Almanya’da, Ziya Gökalp Türkiye’de milliyetçilik düşüncesinin öncüsü olarak kabul edilir. Milliyetçilik, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Asya ve Afrika’da da hızla yayılmıştır. Türkiye’de Atatürk, Mısır’da Sa‘d Zağlûl ve Cemal Abdünnâsır, Çin’de Sun Yat-sen gibi liderler bu süreçte etkin rol oynamıştır. I. Dünya Savaşı’nın ardından Milletler Ligi, II. Dünya Savaşı’nın ardından Birleşmiş Milletler Teşkilatı dünyada milletlerarasında iş birliğini ve barışı sağlamak amacıyla kurulmuştur.

Ulus-devletin Temel Unsuru Olarak Milliyetçilik

Milliyetçilik, geçen iki yüzyılın en temel kavramlarından biridir. Bu ideoloji modern ulus devletlerin inşasının vazgeçilmez yapı taşlarından biridir. Ve de yirminci yüzyılda iki dünya savaşında insanlığın yaşadığı büyük felaketlerin müsebbiplerinden biri. Milliyetçilik her şeyi millî açıdan değerlendiren bir dünya görüşüdür.

Milliyetçilik fikrine göre, millet kavramı bireyden, aileden, hatta insanlıktan üstündür. Bir ideoloji olarak milliyetçilik, kitlelerin ya da devletlerin modern dönemde millet olma yolunda rehber edindikleri ilkelerin ülkü hâline gelmesidir. Fransız Devrimi’nden sonra gelişen milliyetçilik ideolojisi; özellikle Almanya’da Fichte’nin Alman Ulusuna Söylev eserinde ileri sürüdüğü birçok fikirle temelini kuvvetlendirmiştir. Önceleri hümanist olan Fichte; Napolyon’u büyük bir kurtarıcı olarak görmüş, ancak onun 1806’da ordularıyla Berlin’i işgal etmesi üzerine yaşadığı onur kırıklığı sonucunda tam bir milliyetçi olmuştur (Bolay, 1997:314-315).

Kısa zamanda meydana getirdiği yeni devlet örgütlenmeleri itibarıyla bütün zamanların en etkili siyasi ideolojisi olan milliyetçilik modern bir kavramdır. Ancak kişinin üyesi bulunduğu sosyal gruplara ve kültürel unsurlara sevgi ve bağlılık göstermesine milliyetçilik denecekse, bu açıdan milliyetçilik insanlık tarihiyle başlayan tabii bir süreç olarak görülebilir.

Ernest Gellner’e göre milliyetçilik milletlerin bir ürünü değildir, tam tersine milletleri meydana getiren milliyetçiliktir ve bu olgu modernleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Gellner milliyetçilik kavramını tanımlarken, kesin ve ideolojik yaklaşımda bulunmamaya özen göstermiştir. O, milliyetçiliğin, milliyetçilerin iddia ettikleri gibi insanın doğasında olan evrensel bir olgu olmadığını, tarihin eski dönemlerine kadar uzanmadığını, ama Kedourie’nin iddia ettiği gibi bir hastalık da olmadığını belirtmiştir. Gellner’e göre milliyetçilik bazı özgün koşullara bağlı olarak ortaya çıkmıştır, doğal bir olgu değildir. Uluslaşma olgusu, Gellner’e göre, yüksek bir kültürün toplumun tamamına dayatılmasıdır (Gellner, 1992:105-107).

Dosya: "Popülizm"

Bir Seçkin Sınıf İdeolojisi: Popülizm

1 Ocak 2017

Milliyetçiliğin Tarihsel ve Kültürel Kökeni

Avrupa’da parçalanmış feodal yapılardan mutlak monarşilere geçişle birlikte kimlikler tektipleşmeye başladı. Ardından Fransız İhtilali’nden sonra yeni devlet örgütlenmesi bir bakıma ulus olgusu ile devletin aynileşmesi biçiminde ortaya çıktı. Böylelikle daha önceki feodal, dinî ya da imparatorluk idealleri etrafında teşekkül eden siyasal yapılanmalar tarihe karıştı. Bu yeni oluşum; halkı egemenliğin kaynağı şeklinde tanımladı, din ve hanedan kaynaklı iktidar haklarını devre dışı bıraktı. Anderson, 18. yüzyılın dinsel düşüncenin günbatımı ve milliyetçiliğin doğum çağı olduğunu dile getirmektedir (Anderson, 1995:25). 19. yüzyılın hâkim siyasal akımı olan bu gelişmeler neticesinde son iki yüzyılda 100’den fazla yeni ulusdevlet kurularak geleneksel yapılanmalar parçalandı. 20. yüzyılda da yeni “mikro milliyetçilik”ler belirdi.

Milliyetçiliğin kökeni ve tezahürleriyle ilgili olarak; bir millete ait olma duygusu, din, dil, etnik yapı gibi sosyo-kültürel birçok unsura sık sık vurgu yapılmaktadır. Milliyetçiliğin meşruiyet zeminini oluşturmada vatan fikri, tarihî derinlik ve dinî aidiyet özellikle baskındır. Bu durum, geleneksel biçimde insanların dünyayı ve hayatı anlamlandırmasında birinci derecede değerlendirdikleri dinle milliyetçilik ilişkisinde ve etkileşiminde daha belirgin olabilmektedir. Bu çerçevede modern milliyetçilik, kültür unsurlarından biri olarak yücelttiği kurumlar arasında dine yer verdiği zaman seçmeci (İng. “eclectic”) bir muhteva da kazanmıştır. Bu husus, özellikle sömürgeciliğe direniş sürecinde bazı Asya ve Afrika ülkeleriyle günümüz Doğu Avrupa ülkeleri örneğinde açıkça görülür. Böyle durumlarda genellikle dinî inanç ve sembollerin milliyetçilik hedefleri doğrultusunda yeniden yorumlanıp siyasallaştırılması söz konusudur.

Müslüman Toplumlarda Milliyetçilik Algısı

Batı’da gelişen siyasi milliyetçilik düşüncesinin Müslüman toplumlara taşınmasıyla milliyetçilik çeşitli bağlamlarda tartışılagelmiştir. Yukarıda da geçtiği gibi Müslümanların dil ve zihniyet dünyasında daha çok dinî inanç birlikteliğine işaret eden millet kelimesinin, modern dönemde etnik temelli “kavim, ırk” anlamlarında kullanılması hep tartışılmıştır. Çünkü insan topluluklarının etnik özellikleri sebebiyle birbirlerinden farklı olmalarının doğallığı ve bu farklılığın statü ve değer farkına sebep olamayacağı düşüncesi Kur’an’ın temel öğretilerindendir (Hucurât suresi, 49:13). Bu temel esas gereği olarak Müslüman toplumlarda gelişen ve aşırı yorumlar içeren kavmiyetçilik, ırkçılık gibi yaklaşımlar marjinal akımlar olarak kalmıştır. Milliyetçilik düşüncesi ise farklı kavim ve milletlerin varlığının doğallığı ve kimlik yönünden bunlara ait olmanın bir hikmet taşıdığı dinî yaklaşımıyla savunulmaya çalışılmıştır.

Siyasal milliyetçilik, Müslüman toplumlarda ya imparatorluklar sonrası birlikte olmanın son çaresi olarak veya sömürgeleşmiş toplumlarda önce sömürgeciliğe direniş, ardından bağımsızlık hedefini gerçekleştirmek için öngörülen bir düşünce olarak gündeme gelmiştir. Ancak sonraki aşamada bu tür milliyetçilikler varlıklarını meşrulaştırabilmek amacıyla giderek laikleşmiş, Batı’da olduğu gibi kendilerine uygun bir dil, tarih ve hatta ırk inşası ve gelecek tasavvuruyla farklı mecralara sürüklenmiştir.

Ahmet Aslan*

2001-2010 yılları arasında Almanya’da ikamet etmiş olan Ahmet Aslan, 2018 yılında Din Sosyolojisi alanında doktorasını tamamlamıştır. Aslan, Türkiye’de bir lisede öğretmenlik yapmakta olup gençlik sosyolojisi, din sosyolojisi ve göç sosyolojisi alanlarında araştırmalarını sürdürmektedir.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar