ANATOMİ SERİSİ Irkçılık Nedir?

Malcolm X, ırkçılığın ideolojik bir düşünce değil; psikolojik bir hastalık olduğunu söylüyor. Peki birçok toplumu kemiren bir problem olan ırkçılık nedir? Perspektif Anatomi Serisi, ırkçılık kavramını masaya yatırıyor.

Ahmet Aslan 30 Mayıs 2020

Irk kavramı hem sosyal bilimlerin hem de doğa bilimlerinin kullandığı bir kavramdır. Kavramı siyasetten biyolojiye, antropolojiden genetiğe kadar çeşitli alanlarda görmek mümkündür. Dolayısıyla kavram farklı bağlamlarda gelişen anlamlara sahiptir. Belli bir ırkın üstünlüğü inancı üzerine inşâ edilen ırkçılık birçok sosyal sorunun kaynağını oluşturmaktadır. Dolayısıyla ırkı, insanlar arasındaki biyolojik farklılıklarla açıklayan klasik antropolojik yaklaşımın günümüz toplumlarında gelişen ırkçılığı açıklamada yetersiz kalacağı açıktır.

Sosyal bilimler bağlamında ırk; akrabalık ilişkisi sebebiyle belli bir topluluk tarafından paylaşıldığı düşünülen ve doğuştan gelen biyolojik/fizyolojik özelliklere sahip olan topluluğa verilen addır. Bu bağlamda insanlar, biyolojik nitelikleriyle tasnif edilmektedir. Köken itibariyle Latince soy, tür, kök anlamlarına gelen “rati” kelimesine dayanan ırk kelimesinin(Alm. “Rasse”, İng. “race”) Avrupa dillerinde 16. yüzyılda kullanılmaya başladığı görülmektedir (Fortney 1977: 35). Ancak kavram genellikle tasnif ve betimlemeyi aşan şekillerde bir halkın veya insan grubunun kendilerini ötekilerinden üstün gördüğü ve bu iddiayı özsel bir farklılık öğretisi olarak sundukları bir siyasi tahakküm ve ekonomik sömürü bağlamında kullanılmıştır (Fenton 2001: 98).

ANATOMİ SERİSİ

Yabancı Düşmanlığı Nedir?

15 Şubat 2020

Irk kavramı, büyük “insanlık ailesinin” farklı kollarını ifade etme, toplulukların birbirleriyle tanışmalarını mümkün kılma bağlamında işlevsel olabilecekse de hiyerarşiler oluşturmaya başlayınca, “insanların en tehlikeli miti”ne ya da “antropolojinin temel günahı”na dönüşmektedir (Billinger 2007:5). Bu günahın başlangıcı, insanlık tarihinin başlarına kadar götürülebilir. İnsanlar tarih boyunca her zaman ırk adı altında olmasa da belli sınıflamalarla kendilerini farklılaştırmıştır. Antik Yunan’da “ötekilerin” barbar olarak görülmesi bunun örneklerinden biridir.

Biyolojiden Üstünlük Devşirme Açmazı

18. yüzyılda F. Bernier, C. Linneaus, G. Buffon, I. Kant, F. Bluemanch ve F. Hegel gibi pek çok Avrupalı antropolog ve felsefecinin ırk olgusu üzerine çalıştığı ve bu kavramı farklı şekillerde açıkladığı görülmektedir (Fortney 1977, Bernasconi 2007: 33–65). Bu çalışmaların çoğunda, görünür olması nedeniyle fiziksel nitelikler, genellikle de bu niteliklerin en belirgini olan “deri rengi”, ırksal sınıflamaların temelini oluşturmuştur. Amerika ve Avrupa’da yükselen beyaz-siyah ayrımının günümüze kadar uzanan yansımaları da bunu açıkça göstermektedir.

18. yüzyılda ırk üzerine yapılan çalışmalar, öznel bir tavırla biyolojik özellikleri sebebiyle insanları sınıflama üzerine kurulmuştur. Bu çalışmaların hepsinin ortak noktası “beyaz adamın” hiyerarşinin en üstünde kabul edilmesidir (Somersan 2004: 47). Aslında çeşitli şekilleriyle her toplumda görülebilen bir olgu olan ırkçılık için Batı’da yapılan bu çalışmalar zamanla dayanak noktası oluşturmuştur. Maalesef her türlü karşı çabaya rağmen ırkçılık Batı’da yaşam alanını genişletmektedir.

Irk kavramıyla genelde belli bedensel ve zihni özellikleri paylaşan, aynı genetik çizgi üzerinde bulunan bir grup insan tasavvur edilmektedir. Ancak 19. yüzyılda Lamarck, Darwin, Wallace ve Mendel’in genetik üzerine yaptığı çalışmalar ırksal bir sınıflamanın sorunlu oluşunu ortaya koymuştur. Sonuç itibariyle bu çalışmalar bir insan topluluğunda birbirinden oldukça farklı genetik yapıların olabileceğini göstermiştir. Dolayısıyla insanları ortak genetik özelliklere göre sınıflayarak ırksal bir kategorilerden bahsetmek “ırk içinde ırklar” gibi bir sorun doğuracaktır. Yine aynı doğrultuda 20. yüzyıla gelindiğinde kimi antropologlar da deri rengi, saç tipi gibi niteliklerle insanların sınıflanmasının yüzeysel bir sınıflama olacağını göstermişlerdir (Malik 2002: 150-53).

Kısacası insan topluluklarını sınıflamada kullanılan klasik ırk yaklaşımı sağlam dayanaklardan yoksundur. Zira belli bir “ırk” olarak kabul edilen bir grubun üyelerinin çeşitliliğinin, ırklar arasındaki çeşitlilikten daha fazla olabileceği genetik araştırmalarla ispatlanmıştır. Diğer yandan günümüzde artık insan grupları arasındaki farklılıkları ırksal kalıtım yerine tarihsel ve kültürel mirasla açıklayan daha doyurucu sosyolojik ve antropolojik çalışmalar bulunmaktadır. Ayrıca ırksal farklılığın savunulması ve bunun bilimsel zeminde tartışılması insan onurunun hiçe sayılmasına ve insanların aşağılanmasına hizmet etmektedir (Fenton 2001:7).

Irktan Irkçılığa

Irkçılığın kuramsal kökleri Batı’da üretilmiştir. David Hume, “Ulusların Kökenleri” (1748) adlı çalışmasında siyahların ve öteki yaratıkların doğal olarak beyazlardan aşağı olduğunu belirtirken; John Locke, Afrikalıların köleleştirilmesini tasvip ederek köle edinmiş; F. Hegel de siyahları insanlığın yüz karası olarak nitelemiştir (Malik, 1996: 39–43). Görülüğü gibi Aydınlanma, ırkçılık karanlığını giderememiştir.

Irk kavramı Avrupa’da 16. yüzyılda kültür ve doğa, uygar ve yabani, saf ve katışık, insanlar ve hayvanlar, beyaz ve siyah gibi ayrılıkları istismara dönük olarak kullanılmıştır. Irk ayrımcılığı kurgusu her zaman için güçlüler ve kazananların üstün olduğunun ve ötekine baskı uygulamanın gerekçesi olarak kullanılmıştır (Geisen, 2006: 47). Yapılan haksızlıklar bu yolla meşrulaştırılmıştır. Yeni Dünya’ya gelen Avrupalılar, burada yaşayan halkları ya silahları marifetiyle ya da hastalıklar yoluyla kitleler halinde katletmişlerdir (Wallerstein, 2007: 45).Basitçe başkasından nefret etme fikri olan ırkçılığın ilkel formları dünyanın her yerinde görülmesine rağmen, onun kurumsallaşmış bir bütünlük kazandığı yer Avrupa’dır (Castoriadis 1987:54; Fredrickson 2007: 11).

Irkçılık; Balibar’ın da işaret ettiği gibi toplumdaki bütünsellik görüntüsünü tehdit eden isim, ten rengi, ibadet şekilleri gibi farklılıkları yok etme arzusuyla “biz” kimliğini her türlü melezleşme, karışma ve istiladan koruma mecburiyeti hissederek ortaya konan söylem, temsil, şiddet, hor görme, hoşgörüsüzlük, aşağılama ve sömürü gibi pratiklerde kendini göstermektedir (Balibar, 2007:27). “Ben-merkezci” ve dışlayıcı olan ırkçılık, şiddetli bir öfke, nefret, istememe ve aşağılama gibi pratiklerle görünürlük kazanmaktadır.

Irkçılığın en önemli göstergelerinden biri de, kişinin ötekini dışlamadan kendini olduğu gibi tanımlayamamasıdır (Castoriadis 1987: 55). Sanki öteki değersizleştirildikçe, kişinin kendi kimliğinin değeri göreceli olarak artmaktadır. Bu anlamda ırkçılık “ben-merkezci” ve dışlayıcıdır. Dışlamanın şiddetli bir öfke, nefret, istememe ve aşağılama gibi pratiklerle görünürlük kazanmasıyla ırkçılık biçimlenmektedir. Dolayısıyla ırkçılık, bir düşünce biçiminin ötesinde uygulamaya dönük yapısıyla kültüralizm, etnisizm benzeri kavramlardan da ayrılmaktadır (Fredrickson 2007: 5–6).

Avrupa’da Irkçılık, Aşırı Sağ ve Etnosentrizm

Günümüzde Batı Avrupa ülkelerindeki aşırı sağcı hareketlerin söylemleri yakından incelendiğinde ırkçı eğilimleri ve aşırılıkları örtme çabası dikkat çekmektedir. Zira militarist görünüşlü kıyafet ve aksesuarlarla dazlak Nazi tiplemesinin toplumun çoğunluğunda olumsuz bir imaja sahip olduğu gerçeği bu akımların “Yabancılar defolun!” demek yerine “Çokkültürlülüğe ve farklı kültürlerin tek bir toplum içinde karışmasına karşıyız.” demeyi tercih etmelerine sebep olduğu görünmektedir.

Söz konusu aşırı sağ hareketi mensupları, kültürlerin alışverişine ve demografinin değişimine karşıdırlar. Bu sebeple onlara göre farklı kültürler farklı bölgelerde yaşamalıdır. Böylelikle “Avrupa kimliği”nin korunması hedeflenmektedir. İşte bu bağlamda yeni sağcı akımların söylemlerinde dikkat çeken “Etnopluralizm” (etnik çoğulculuk) kavramı, farklı etnik grupların bir arada yaşamaları şeklindeki ilk çağrışımı yerine kültürlerin korunması, Avrupalı olmayan kültürlerin Avrupa’da yaşamaması anlamında kullanılmaktadır. Böylelikle Avrupa toplumlarında yükselen yeni sağcı söylemin gerçekte ırkçılığın modern ve sofistike hâlini barındırma imkânı gün yüzüne çıkmaktadır (Altaş, 2019:3). Kısacası etnopluralizm söylemi altında gerçekte vurgulanan çoğunlukla etnosentrizm olmaktadır.

Aşırı sağ hareketler genelde aksini iddia etseler de ırkçı söylem ve pratikler üretebilmektedirler. Aşırı sağcı ve ırkçı çevrelerin söylem ve yöntemleri, kültürel farklılıkları merkeze alan modern ırkçılığın örnekleri olarak görülebilir. Söz konusu hareketler birbirlerini etkileme ve iletişimle uluslararası bir nitelik de göstermektedir. Mesela Avusturya Kimlik Hareketi (Kimlikçiler), ilk önce Fransa’da ortaya çıkmış bir hareketin Avusturya uzantısıdır ve aynı zamanda Almanya, İtalya, Macaristan, Polonya ve Slovenya’daki “yeni sağcı”larla sıkı örgütsel ilişkilere sahiptir. 2012 yılında Viyana Kimlik Hareketi adıyla kurulan ve “Yüzde 0 ırkçılık, yüzde 100 kimlik” formülünü savunan Kimlikçiler, hem aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) ile hem de daha gelenekçi bir aşırı sağcı çizgiyi temsil eden ve gizemli bir örgütlenme biçimine sahip Üniversite Öğrencileri Derneği ile yakın ilişkilere sahiptir (Keskin, 2018:34).

Avrupa’da tarihten ders çıkararak ırkçılığa karşı duyarlı davranan geniş bir kesimin varlığından da bahsedilebilir. Aynı şekilde ırkçılıkla mücadele eden çeşitli kuruluşlar da bulunmaktadır. Bunlardan birisi de Irkçılığa Karşı Avrupa Ağı (ENAR)’dır. Irksal eşitliği savunan ve Avrupa’daki ırkçılık karşıtı sivil toplum aktörleri arasındaki işbirliğine olanak sağlayan ırkçılık karşıtı bir ağ olarak ENAR, Avrupa Birliği’ne üye devletlerdeki ırkçılığa karşı mevzuat, politika ve uygulamaların geliştirilmesini desteklemektedir.(Yıldız, 2018:56). ENAR, Avrupa çapında 150’nin üzerinde sivil toplum organizasyonu ile Avrupa toplumundaki ırkçılık karşıtı aktörlerin güçlü koalisyonunu içeren geniş bir yapıya sahiptir.

Irkçılık Çeşitleri

Günümüzde basit bir ayrımla biyolojik temelli klasik ırkçılık vekültürel temelli yeni-ırkçılık şeklinde iki ırkçılıktan bahsedilebilir. Yukarıda da işaret edildiği gibi insanları belli fiziksel/biyolojik özelliklerine göre sınıflamak çeşitli açmazlar içerse de böyle bir sınıflama hiyerarşik sıralamayla ırkçılık olarak sürdürülebilmektedir. Irksal sınıflamanın bilimsel zeminini kaybetmesinden sonra kadim bir olgu olan ırkçılık bitmemiş yeni tip ırkçılıklar türemiştir.

Balibar, sömürge sürecindeki ırkçılık ile sömürge sonrası dönemde ortaya çıkan ırkçılığı birbirinden ayırmaktadır. Yeni-ırkçılık, sömürge sonrası dönemde ortaya çıkan bir durumdur. Eski metropoller ile eski sömürgeler arasında nüfus hareketlerinin tersi yönde işlediği bir zaman diliminde ortaya çıkmaktadır. Yeni-ırkçılık, göç olgusunu merkeze alan bir yaklaşımdır. Belirgin özellik ırksal farklılıktan ziyade kültürel farklılıklardır ve bu kültürel farklılıkların aşılmaz olduğu anlayışıdır. Bu ırkçılık çeşidinde ilk bakışta herhangi bir grubun veya halkın biyolojik üstünlüğünden ziyade, kültürlerin uyumsuzluğu dolayısıyla sınırların kalkmasının getirebileceği uyumsuzluk üzerinde yoğunlaşmaktadır. Burada dikkat çekici husus yeni ırkçılığın; kişilerin ve toplumların davranış kalıplarının ve başarılarının genetik olmadığını, daha ziyade tarihsel-kültürel aidiyetleri ile ilintili olduğunu kabul etmesidir (Balibar, 2007: 30-31).

Bitmeyen Irkçılık

Irkçılık kılık değiştirerek farklı zaman ve mekânlarda çeşitli sosyolojik süreçlerle sürekli yeniden üretilmektedir. Modern dünyada ırkların eşitsizliği Wallerstein’ın da vurguladığı gibi artmıştır (Wallerstein, 2007: 43). Yeni ırkçılığın işaret ettiği gibi farklı olmak, farklı bir kimlik taşımak ayrımcılığa sebep olmaktadır. Fransız ırkçı lider Le Pen bunu; Kuzey Afrikalıları çok sevdiğini, fakat onların yerlerinin Fransa değil, Afrika olduğunu söyleyerek ifade etmiştir. Dinsel-etnik-ulusal grupların hiyerarşik bir düzenle konumlandırılmaları ve bu eşitsizliği temel alan yapının hep yeniden üretilmesi olgusu varlığını sürdürmektedir. Hiyerarşik sıralamada zaman zaman değişiklikler olmakta, gruplar yer değiştirebilmektedir. Ancak değişmeyen olgu, her zaman ötekileştirilen “kara tenlilerin” icat edilebilmesidir.Bu yapı, toplumsal olarak üç şeyi çok iyi gerçekleştirmektedir: Toplumsal eşitsizliklerin sürdürülmesi, yeni kuşakların eşitsizliklerle sosyalleştirilmeleri ve yeni toplumsal cemaatlerin yaratılması (Wallerstein, 2007: 45-46).

Bir tür toplumsal hastalık olarak nitelenebilecek ırkçılık; yanlış insan ve hayat anlayışı üzerine inşa edilen dünya görüşleri olarak karşımıza çıkmakta, ona karşı nitelikli ve güçlü bir mücadele ortaya konulmadıkça da tüm toplumsal yapıya sirayet etmektedir.

Aşırı sağ, nefret söylemi, İslamofobi, ayrımcılık gibi sıkça kullanılan kavramları Anatomi Serisi’nde açıklıyoruz. Diğer Anatomi yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
TIKLA
Kaynaklar:
ALTAŞ, B. (2019). “Etnopluralizm: Yeni Sağın Entelektüel Kılıfı”, Perspektif, 278. Sayı, ss. 3.
BALIBAR, E. (2007), “Bir „Yeni Irkçılık‟ Var mı?”, İçinde Irk, Ulus Sınıf (Çev. N. Ökten), İstanbul: Metis Yay. ss.30-38.
BERNASCONI, R. (2007). Irkı Kim İcat Etti?.İstanbul: Metis Yayınları.
BILLINGER, S. M. (2007). “AnotherLook at Ethnicity as a BiologicalConcept: MovingAntropology Beyond theRaceConcept”, Critique of Antropology, 27 (5), 2007, ss.5–35.
CASTORIADIS, C. (1987), “Irkçılık Üzerine Düşünceler” , Birikim Dergisi, Sayı 62, Haziran 1994, ss.52– 60.
FENTON, S. (2001). Etnisite, Irkçılık, Sınıf ve Kültür (Çev. N. Şad). Ankara: Phoenix Yayınevi.
FORTNEY, D. N. (1977). “TheAntropologicalConcept of Race”, Journal of Black Studies, 8 (1), ss.35– 54.
FREDRICKSON, G. M. (2007).Racism: A ShortHistory, New Jersey: Princeton UniversityPress.
GEİSEN, T.(2006). “Kimlik ve Tanınma Söylemi; Ayrımcılık Söyleminde Yeni Terminolojiler”, Çev. D. Kanıt, Felsefelogos, 2006/1, ss. 39-53.
KESKİN, K. (2018). “Neonaziler ile FPÖ Arasında Bir Köprü: ‘Kimlik Hareketi’”, Perspektif, 269. Sayı, ss. 32-37.MALIK, K. (1996). TheMeaning of Race. New York: Palgrave.
RATTANSI, A. ve WESTWOOD, S. (1997). Batı Cephesinde Irkçılık, Modernite ve Kimlik, (Çev. Sevda Akyüz), İstanbul: Sarmal Yayıncılık.
SOMERSAN, S. (2004). Sosyal Bilimlerde Etnisite ve Irk, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
WALLERSTEİN, İ. (2007). “Kapitalizmin İdeolojik Gerilimleri: Irkçılık ve Cinsiyetçilik Karşısında Evrenselcilik”, Irk, Ulus, Sınıf; Belirsiz Kimlikler, Çev.: Nazlı Ökten, Metis Yayınları, İstanbul, s.39- 49.
YILDIZ, Y. (2018). “Avrupalı Liderler Azınlıklara Dair Olumsuz Anlatıyla Yüzleşme Cesaretinden Yoksun”, Perspektif, 272. Sayı, ss. 54-59.
Ahmet Aslan

Bir dönem Almanya’da ikamet etmiş olan Ahmet Aslan, Din Sosyolojisi alanında doktorasını tamamlamış olup gençlik, değerler ve göç sosyolojisi alanlarında araştırmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar