Dosya: "Zor Zamanlarda Diyalog" “Müslümanlar Misafir Değil, Ortaklar”

DOSYA

Hristiyan-İslam Toplumu (CIG) Başkanı Dr. Thomas Lemmen ile Müslümanlarla Hristiyanların ortaklaşa çalıştıkları alanlar ve bu esnada ortaya çıkan sorular hakkında konuştuk.

Esra Lale 2 Şubat 2016

CIG tam olarak ne tür faaliyetleri yürütüyor?

CIG, Hristiyan ve Müslümanların oluşturduğu ve her iki dine mensup insanlar arasında diyalog, temas ve karşılıklı anlayışı teşvik etmeyi hedef edinmiş bir dernek. Bu bizim beraberce üstlendiğimiz, iş birliği ve eşitlik prensibi içinde yerine getirdiğimiz bir sorumluluk. Dernek, bilgilendirme ve eğitim etkinlikleri yapıyor. Ayrıca Müslümanları “acil durum manevi rehberleri” olarak yetiştiriyor, bayram ve tatillerin yer aldığı takvimler hazırlıyor ve en önemlisi de dindarlar arasında etkinlikler düzenliyor.

Müslümanlar ve Hristiyanlar birçok projede, bilhassa sosyal alanda birlikte çalışıyorlar. Bu iş birliği beraberinde hangi fırsat ve zorlukları getiriyor?

Elde ettiğimiz en önemli kazanımlardan biri, dindarlar arası diyaloğun çalışmalarımız sayesinde somut bir şekil alması. Diyalog çalışmalarının genellikle resmî, akademik bir seviyede gerçekleştiği ve yaşanılan gerçekliği yansıtmadığı söylenir; ancak bizim tecrübelerimiz hiç de öyle değil. Örneğin eylül ayında 14 gün boyunca Köln-Bonn Havalimanı’ndaydık. Burada Müslüman acil durum refakatçileri, acil durum manevi rehberliği (Alm. “Notfallseelsorge”) yaparak mültecileri karşıladılar. Orada beraberce bulunmak önem taşıyordu, zira bir yandan mültecilere “hoş geldiniz” mesajı verilirken, diğer yandan ve en önemlisi bunu Müslümanlar ve Hristiyanlar birlikte yapıyordu. Bu elbette büyük bir fırsat, çünkü soyut ve gerçeklerden uzak olarak nitelendirilen “diyalog” kavramı ortaklaşa gerçekleştirilen bu tarz sosyal sorumluluk projeleri sayesinde şekillenerek somutlaşıyor.

Diğer taraftan zorluklar da var. İnsanların ihtiyaçlarına cevap verebilmek için öğrenmek ve açık olmak zorundasınız. Bir başkasının yaşam koşullarını anlamaya hazır olmalısınız. Örneğin acil durum manevi rehberliği sırasında Müslüman bir ailede neyin farklı ve özel olduğunu bilmeniz gerekiyor ve aynı zamanda bu duyarlılık karşılıklı olarak vuku bulmalı. Kısacası herkes bir bütünün parçası olduğunun bilincinde olarak hareket etmeli.

Hristiyan-Müslüman diyaloğu terör saldırıları ile sık sık sınamalara tabi oluyor. Krizlerin Müslümanlar ve Hristiyanlar arasındaki ilişki üzerinde etkileri neler?

Bizden bir nevi itfaiye görevi görmemiz bekleniyor. Böyle durumlarda, kişiyi harekete geçiren sebebin gerçekten dinî kaynaklı olup olmadığı bilinmeden diyalog veya dinler sorumlu tutuluyor. Tabii ki dinin arkasına sığınan insanlar var ama hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar, dinin kötüye kullanıldığının farkındalar. Terör saldırılarından sonra hemen farklı inançlara sahip dindarlar arasındaki diyaloğun sorgulanması ve buna ilişkin açıklama ve gerekçelendirmeler yapmak zorunda kalınması üzücü. Karşılıklı anlayışı artırmak için çalışan insanlar bir anda korkunç saldırıların sorumlularıymış gibi görülüyor. Oysa biz bu gibi durumlar için yetkili bir terörle mücadele organizasyonu değiliz. Biz Hristiyanların ve Müslümanların eşit koşullarda buluşması hâlinde dost olarak iş birliği içinde barışa katkıda bulunacaklarına inanıyoruz. Bu süreç kamu tarafından yeterince anlaşılıp teşvik edilmediği için olumsuz konular daha fazla ön plana çıkıyor.

Bilhassa İslam hakkında yapılan haberler sıkça eleştiriliyor. Sizce daha incelikli bir medya çalışması nasıl gerçekleştirilebilir?

İçeriği ne kadar kötü olursa olsun dünyada meydana gelen olaylara ilişkin haberler elbette yapılmalı. Ancak önemli olan farklı inançlara sahip kişiler arasındaki makul ve barışçıl ilişkinin normal olarak algılanıp medya çalışmalarında bu konuya da yer verilmesi. Bu, medyada ender ve zor rastlanan bir durum. Ben bu noktada bilinçli olarak olumlu örnekleri ele alan ve İslam ve Müslümanlar hakkında objektif bir tutum sergileyen bir habercilik anlayışı istiyorum. Aynı şekilde Hristiyanlık ve Batı âlemi de Alman olmayan medya kuruluşları tarafından objektif bir şekilde ele alınmıyor ve bu duruma karşı da bir şey yapılmalı.

Başka ülkelerde yaşayan Hristiyan ve diğer dinî cemaatler arasındaki anlaşmazlıklar bu din mensuplarının Avrupa’daki ilişkilerini olumsuz etkiliyor mu sizce?

Anayasa ve din özgürlüğü çerçevesinde böyle bir etki-tepkinin oluşmasına izin verilemez. Yani, “Suudi Arabistan’da kilise inşa edilmesine izin verilmiyorsa, siz de Almanya’da cami inşa edemezsiniz.” denemez. Bu tutum Alman Anayasası ile bağdaşmaz. Öte yandan dindarlar arasındaki anlaşmazlıkların Almanya’daki ortak yaşam üzerinde elbette etkileri var. Bu, CIG olarak bizim talep edildiği zaman hem yurt dışındaki Hristiyan azınlıkları hem de Almanya’daki Müslüman azınlıkları desteklememizi gerektiriyor. Ama bu, Müslümanlarla birlikte tartışmamız gereken ortak bir görev alanı. Suçlamalarda bulunmak bir fayda sağlamaz, yapılması gereken beraberce durumu analiz ederek bir sonuca varmak.

Yılbaşı gecesi Köln’de yaşanan olaylar hakkındaki tartışmalar yine İslam etrafında yoğunlaştı. Bu tarz suçlamaların, diyaloğun artırılması ile ortadan kaldırılabileceğine inanıyor musunuz?

Muhtemelen bunlar dindarlar arası diyaloğa katılan ya da diyalog ile ulaşmamızın mümkün olduğu insanlar değiller. Önemli olan insanlara önceden ulaşarak onları suça yönelmekten koruyabilmek. Bu, dinî cemaatlerin ama aynı zamanda bütün toplumun bir görevi. Biz bir diyalog kuruluşu olarak sadece insanların bir araya gelip olumlu ilişkiler geliştirmeleri için zemin hazırlayabiliriz. Ama bir insan suç işlemeye karar vermişse, bu onun tutumu, eğitimi ve hayata bakışıyla ilgili bir sorundur ve bu durumda diyalogdan daha fazlası gerekiyor.

Köln’deki olayların kaynağında dinî sebeplerin yatmadığından eminim, zira alkollü olarak Köln Katedrali’nde dolaşan ve insanları rahatsız eden biri bu davranışı ne Kur’an’a ne de İncil’e dayandırılabilir.

Küreselleşme ve tüm dünyada gerçekleşen göç hareketleri neticesinde Batı toplumları çokdinli bir yapıya bürünüyor. Almanya’da da Hristiyan olmayan dinî topluluklarda bir örgütlenme söz konusu. Katolik Kilisesi bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyor?

Dünya göç sayesinde, tıpkı Almanya’daki dinî manzara gibi daha renkli ve zengin bir hâl aldı. Bu durum toplumumuzun bir parçası ve sadece Almanya’ya özgü bir fenomen değil. Katolik Kilisesi, Hristiyan olmayan dinî cemaatlerin örgütlenmesine ilişkin değerlendirmenin ilgili devlet düzeni ve toplumsal düzen çerçevesinde yapılması gerektiği kanısında. Bu, Hristiyan olmayan dinî cemaatlerin örgütlenme çerçevesinin daima anayasa tarafından belirlendiği anlamına geliyor. Bu çerçeveye sadık kalınmalı ve aynı zamanda organizasyonlara da bu hak tanınmalı.

Tek tanrılı dinler arasında bir rekabet ilişkisinin bulunduğu söylenebilir mi?

Anayasal organizasyonlar açısından bir rekabet ilişkisinden söz edilemez, çünkü aynı hak herkes için geçerli olmalı. Daha fazla dinî cemaatin bu sistemin parçası olması, sistemin daha da güçlenmesi anlamına gelir. Örneğin İslam din dersi Katolik veya Protestan din dersine bir engel teşkil etmez, aksine Almanya’da mezhepsel din dersi gerekliliğini vurgular. Bu sebeple ben bu konuda bir rekabet ilişkisinin değil, belirlenen çerçeve dâhilinde birbirini tamamlamanın ve dinî cemaatlerin, dinî konumların korunması gerekliliği inancını beraberce savunmalarının söz konusu olduğunu düşünüyorum.

İçerik olarak bakıldığında ise durum farklı. Dünyadaki üç büyük dinin her biri, karşılıklı mutlaklık iddiaları ile teolojik bir rekabet sergiliyorlar. Yahudilik, İslam ve Hristiyanlık hakikat iddiasına sahipler. Tam da bu noktada diyalog devreye giriyor ve bize bu ilişkiyi yapıcı bir şekilde yönetmeyi öğretiyor. İşte bu, diyaloğun başa çıkması gereken zorluklardan biri.

Bazı kişiler tek tanrılı dinlerin mutlak hakikat iddialarının dindarlar arası anlaşmazlıkların yaşandığı bölgelerde görülen şiddet olaylarının sebebi olduğunu savunuyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Asıl soru hakikat iddiasının nasıl ele alındığıdır. Lessing’in eseri Bilge Nathan’ın bir bölümünde Kur’an’daki 5. surenin 48. ayetine değiniliyor. Anlam olarak aktarıldığında Allah’ın çeşitliliği istediği ve herkesin iyi işlerde birbiriyle rekabet içinde olması gerektiği yazıyor. Bu, rekabetin şiddetle sonuçlanmak zorunda olmadığı, rekabet olgusunu daha çok toplum yararına ve topluma zenginlik katacak şekilde anlamamız gerektiği sonucunu doğuruyor. Ben anlaşmazlıkların dinî değil, siyasi veya toplumsal sebeplerden kaynaklandığını düşünüyorum.

Son olarak, sizce Müslümanların Almanya’daki konumu “misafir” olmaktan fazlası olabilir mi?

Evet, Müslümanlar toplumun bir parçası, bireysel ve cemaat olarak topluma katkıda bulunuyorlar. Bunu acil durum manevi rehberliği için tarafımızca yetiştirilen Müslüman refakatçilerde çok rahat gözlemleyebiliyoruz. Bu kapsamda sayıları 100’ü aşkın Müslüman, toplum yararına üzerlerine düşen görevi yerine getirmiş ve zor durumdaki insanlara yardım etmiştir. Bu, Müslümanların misafir değil, ortaklarımız olduğunu gösteren çok iyi bir örnek.

Fotoğraf: ©Achim Hehn

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar