Dosya: "Türkiye-Batı Avrupa İlişkileri" “Türkiye İle Avrupa Birbirine Ayrılmaz Bir Şekilde Bağlı.”

DOSYA

Kültür bilimci, etnolog ve Göç Konseyi Başkanı Prof. Dr. Werner Schiffauer ile Batı Avrupa ile Türkiye arasındaki krize dair bir üst bakışı nasıl kazanabileceğimizi konuştuk.

admin 12 Nisan 2017

Sizce Türkiye ve çeşitli Avrupa ülkeleri arasında yaşanan polemikler Avrupa’da yaşayan Türkleri nasıl etkileyecek?

Muhtemelen bu polemiklerin birçok sonucu olacak. Öncelikle sadakat meselesi bir anda tekrar önem kazandığı için çifte vatandaşlığın kabul edilmesi konusunda son yıllarda elde ettiğimiz kazanımların tekrar sorgulanmaya başlayacağı açık. Ayrıca Türk toplumunun bölünmesinden de büyük kaygı duyuyorum. Aleviler ile Sünniler, Kürtler ile Türkler ve İslami cemaatler arasındaki gerilimin derinleşmesinden endişe ediyorum.

Almanya ve Avusturya gibi Türk kökenli nüfus oranının yüksek olduğu ülkelerde, bu insanlardan vatanlarının iç siyaseti ile ilgilenmemeleri talep ediliyor. Bu taleplerin doğru ya da mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

Göç araştırmalarında uzun zamandır göçmenlerin ulusaşırı ilişkileri muhafaza ettiği, yani göç edilen toplumla sürdürülen ilişkilerin yanı sıra memleketteki toplumla olan ilişkilerin de nesiller boyunca devam ettirildiği ve korunduğu biliniyor. Dolayısıyla köken ülkelerin iç politikasına duyulan ilgi otomatik olarak ortaya çıkmaktadır. Ben yazılarımda sürekli diaspora durumundan doğan özel bir fırsattan bahsediyorum. Burada sözünü ettiğim şey, yurt dışındaki kişilerin memleketlerinin ulusal politikasından burada yaşamaya devam eden kişiler gibi doğrudan etkilenmiyor olmalarıdır.

Uzak mesafeden bakabilme olanağı bazı hataların daha erken ve daha açık bir şekilde görülmesine olanak vermektedir. Ayrıca diaspora, gelinen ülkede, memlekette anlaşmazlıklar yaşanan gruplarla daha yakın ilişkiler kurulmasını da mümkün kılmaktadır. Mesela Alman toplumunda yaşanan ırkçılık ve İslamofobi sebebi ile Almanya’da yaşayan Kürtler ve Türklerin gündemi aynıdır. Aynı şekilde İslami cemaatlerin, İslam din dersi, imamların yetiştirilmesi, sosyal hizmet dernekleri gibi kalıcı yapıların kurulmasına ilişkin gündemleri de aynıdır. Yani Türkiye’de gerginlikler artsa da burada iş birliği içinde çalışılmaya devam edilmesi faydalı olacaktır. Bu, özellikle memlekette gerginliklerin tırmandığı dönemlerde önem kazanmaktadır: İşte o zaman diaspora, müzakere kapılarının açık tutulmasını sağlayacaktır. Nihayetinde diasporanın beraberinde getirdiği mesafe bir ayırt etme olanağı sunmaktadır. “Kürt grupların hepsi PKK yandaşı değildir, Gülen cemaati mensuplarının hepsi darbeci değildir” gibi… Maalesef şu anda Türkiye’de bu ayrımlar çok fazla dikkate alınmıyor.

Avrupalı politikacılar bir taraftan Türkiye’yi iç siyasi meselelerini Avrupa’ya taşıma konusunda uyarırken, diğer taraftan aynı meseleleri kendi siyasi konumlarını belirlemek için kullanabiliyorlar. Buradaki sınır ne olmalı?

Korunması gereken sınır karşılıklı saygı olmalıdır. Karşılıklı olarak birbirine hakaret etmek, yani bir taraftan diktatörlükle, diğer taraftan Nazi uygulamaları ile suçlamak kimseye bir şey kazandırmayacaktır. Burada yapılması gereken şey sivil davranış kurallarının tekrar kazanılmasıdır.

Hollanda’da Türk bakanın sınır dışı edilmesinin ardından sosyal demokrat hükûmetin bu olayı seçim kampanyası kapsamında istismar ettiği iddia edildi. Bazı Avrupalı sosyal demokratların bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde sağ popülist bir yönelim kazandıklarını düşünüyor musunuz?

Buradaki tehlike hem Türkiye’de hem de Avrupa ülkelerinde gittikçe artan bir milliyetçi söylemin egemenlik kazanıyor olmasıdır. Ben bu anlamda İslami organizasyonlara büyük bir görev düştüğünü düşünüyorum. Özellikle 1999-2010 yılları arasında Millî Görüş’ün sorumlu idarecileri milliyetçiliği ve milliyetçi devlet ideolojisini tekrar tekrar reddetmiş ve bunu İslam’la bağdaşmayan bir zihniyet olarak değerlendirmiştir.

Özellikle dinî açıdan bakıldığında Ermenilerle (“Türk milliyetçilerin işlediği bir suç neden Müslümanlara isnat edilsin ki?”) veya Kürtlerle barışılmasının mümkün olduğu ifade edilmiştir. Özellikle Almanya’da sürekli asimilasyon talepleri ile karşı karşıya kalındığı için Türk hükûmetinin de Türkiye’deki benzer talepleri eleştirilmiştir.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra, Viyana Belediye Başkanı Klaus Schneeberger, vatanlarına desteklerini göstermek için pencerelerine Türk bayrakları asan Türkiye kökenli Avusturyalılardan bunları kaldırmalarını istedi ve “Erdoğan’ı desteklemek isteyenler ülkeyi terk etmekte özgür” ifadelerinde bulundu. Bu tarz taleplerin tehlikeleri neler?

Sorunuzdan bu meselenin büyük ölçüde bir tarafta Avrupa ülkeleri diğer tarafta ise Türkiye arasında yaşanan bir anlaşmazlık olarak görüldüğü anlaşılıyor. Ancak ben buradaki asıl meselenin ulusal değil her şeyden önce siyasi bir çatışma olduğunu belirtmek isterim. Bu mesele Türk toplumunda da ayrılıklara yol açmaktadır. Türk kökenli arkadaşlarımın birçoğu, Türk siyasetçilerin Almanya’da boy göstermesine karşı Göç Konseyi Başkanı olarak benden bu konuda siyasi adımların atılmasını talep etmemi istediler. Ben amaca uygun bulmadığım için bu talebi geri çevirdim. Ancak benden neden böyle bir şey talep ettiklerini anlıyorum: Ben de Türk akademisyenlerin toplu bir şekilde görevden alınmasından ve eleştirel gazetecilerin tutuklanmasından endişe duyuyorum. Bizzat benim ne Gülen yandaşı ne de herhangi bir Kürt grubu üyesi olmadığı hâlde sadece barış çağrısı imzaladıkları için görevden alınan akademisyen tanıdıklarım var.

Son dönemlerde Türkiye ve Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkiler müttefiklerin ilişkisine benzemiyor. Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında bir ittifaktan bahsedilebilir mi?

Bir ittifaktan söz edilebilir mi, bilmiyorum. Aslında benim için başka bir husus önemli. Göç geçmişi sebebi ile Türkiye ve Avrupa ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı. Ulusal düzeydeki ilişkilerde meydana gelen tüm olumsuzluklar doğrudan göçe bağlı olarak oluşan ulusaşırı toplumları etkiliyor. Bu durumda oldukça yaklaşılmış olan vize serbestliğinin de hayata geçirilmesi pek muhtemel değil. Dolayısıyla bu ilişkileri korumak için elimizden geleni yapmak hepimizin ortak görevi.

Son kriz göz önüne alındığında Almanya’daki Türkiye kökenli cemaatler nasıl bir tavır sergilemeli sizce?

İslami cemaatlere büyük görevler düşüyor. Erdoğan hükûmetinin ilk yıllarında verilen vaatleri hatırlıyorum: Ermeniler ve Yunanistan’la uzlaşmanın sağlanması, Kürtlerle uzlaşmanın sağlanması; Türkiye’de insan haklarının uygulanması, tüm milliyetçi ve ırkçı yaklaşımların reddedilmesi. Tüm bunlar “ulusal devlet” paradigmasının ötesinde planlanmıştı. Görev bunların tekrar hatırlanmasını sağlamaktır. İslam’ın kökten milliyetçi bir programa dâhil edildiğini endişeyle gözlemliyorum.

İslam dinî cemaatlerinin tepkileri arasında farklılıklar var mı?

Tabii ki dernekten derneğe farklılıklar var. Ama genel olarak Türkiye’deki gelişmelerin cemaat hayatını felce uğrattığı söylenebilir. Geliştirilen iş birlikleri yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya. Bu durum örneğin devlet anlaşmaları müzakerelerinde kaydedilen ilerlemeleri riske atıyor. DİTİB camilerinin konsolosluklar tarafından gittikçe daha sıkı bir şekilde kontrol ediliyor olması beni endişelendiriyor. DİTİB cemaatlerinde son yıllarda Almanya’da karşılaşılan sorunlara kreatif çözümler bulmak için uğraşan kişiler yönetimden dışlanıyor. Benim düşünceme göre Almanya’daki cemaatlerin üzerine düşen görev, “Biz buradayız, zor bir toplumdaki sorunlara ilişkin bizim kendi gündemimiz var. Ve bunun için gerekli olan iş birliğinin bozulmasına izin vermeyeceğiz.” diyebilmektir.

2016 yılında toplam 23.750 sığınmacı sınır dışı edildi. Bunların arasında gerekçesiz olarak sınır dışı edilen Afganlar da var, hem de Afganistan’ın güvenli bir üçüncü ülke olup olmadığı konusunda bir fikir birliği mevcut değilken. Almanya’nın iltica politikasında sığınmacıları sınır dışı etmek yerine hangi konuya odaklanmalı?

Almanya’nın sığınmacı politikası tehlikeli bir sayı hesabı içine girdi. Sığınmacı politikasının başarı ve başarısızlığı ülkeye gelen ve ülkeden tekrar çıkarılan sığınmacı sayısı ile ölçülüyor. Ancak bu sırada özellikle Afganistan meselesi olmak üzere birçok mesele göz ardı ediliyor. Politika değerlendirmesinde asıl kıstas entegrasyon konusundaki performans olmalıdır. Bu anlamda Alman sivil toplumu 2015 ve 2016 yıllarında büyük bir başarı gösterdi. İlk defa İslami cemaatlerle bu tanımı hak eden bir iş birliği yapıldı.

2016 yılında sığınmacı yurtlarına yönelik 921 saldırı, 2014-2016 yılları arasında sığınmacılar arasında gerçekleştirilen 433 intihar girişimi. Almanya’nın sığınmacı politikası çuvalladı mı sizce?

Sığınmacı politikasının başarısızlığa uğraması tehlikesi mevcut. Dolayısıyla 2015 yılından beri sığınmacılar için çaba gösteren sivil toplum unsurları seslerini beraberce yükseltmeli. Yapılması gereken şey, popülist sağcılara karşı koymak ve şu anda sağcıların etkisi altında bulunan politikacıları etkilemektir. Sivil toplumun önemli bir kısmının daha açık bir sınır politikasını desteklediğinin altını çizmeliyiz. İzolasyon, sınır dışı etme ve yaşam koşullarını kötüleştirerek caydırma düşüncesine dayalı olan güncel politikaya artık aktif bir şekilde karşı koymalıyız.

“Gazeteciler İçin İslam El Kitabı” isimli, gazetecilerin İslam hakkında daha ılımlı bir habercilik yapması amacı ile hazırlanan kitabın yazarları arasındasınız. İslam’a dair dengeli bir habercilik nasıl sağlanabilir?

Bir el kitabı, ancak hedef kitle hatalarını düzeltmek konusunda istekli ise işe yarayabilir. Şu anda yaşanan gerilimler sebebi ile bu istek azalmış durumda. Ancak sadece el kitabının değil, aynı zamanda genel anlamda bilimsel çalışmalarımın manası da sorgulanıyor. Bilimsel hayatım boyunca göçmenler ve Almanlar, Müslümanlar ve gayrimüslimler arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesi için çalıştım ve 10 kitap ve belki de 100 makale ile karşılıklı anlayışın artması için zemin hazırlamaya çabaladım. Şu anda tüm bu çabaların, birbirlerini karşılıklı olarak zirveye tırmandıran Alman ve Türk popülizmi tarafından yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu görüyorum.

admin

Phasellus eu varius felis. Quisque quis aliquet metus. Vestibulum odio augue, viverra at ligula vel, placerat aliquam erat. Integer maximus facilisis tellus non facilisis. Maecenas ac odio nisi. Etiam lobortis lobortis metus quis feugiat.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar