referandum Referandum Tercihlerin Değil, Argümanların Çatışması Olmalı

Türkiye’nin siyasi iklimi göz önünde bulundurularak referandumun toplum tarafından yüksek bir hassasiyetle karşılanması doğal. Seçmenler alışık oldukları seçimlerden farklı olarak tercihleriyle ülkenin geleceğini kalıcı bir biçimde etkileyecekler. Önemli olan “evetizm” ve “hayırizm”e kapılmamak.

Burak Altaş 12 Nisan 2017

16 Nisan’da Türkiye’deki ve yurt dışındaki seçmenler parlamento seçimlerine kıyasla bu defa geri dönme olasılığı olmayan bir yolu oylayacaklar. Siyasi gerilimin zaten yüksek olduğu Türkiye’de yeni sistem tartışmaları bu yüzden daha da hararetli. Mevcut anayasanın köklü bir değişime uğrayacak olması, değişikliği savunanlar ve reddedenler arasındaki sosyolojik uçurumu giderek arttırdığı gibi halk oylaması yaklaştıkça iki kamp arasındaki mesafenin büyüyeceğini tahmin etmek zor değil.

Sistem değişikliğinin geniş bir toplumsal katılımla tartışılıyor olması canlı bir demokrasinin varlığına işaret etmekle beraber tartışmanın her iki tercihin “mensupları” tarafından seviye kaybına maruz bırakılması, Türkiye’nin eriştiği demokratik seviyeye yakışmayan bir talihsizlik. Problem aslında bazı seçmenlerin kendilerini “evet” veya “hayır” tercihinin “sahibi” olarak değil, “mensubu” olarak telakki etmelerinde yatıyor. “Evet” opsiyonunu “Evetizm”, “hayır” seçeneğini de “Hayırizm”e evrilten bu tutum, bir demokratik tercihi, savunulması zorunlu bir ideolojiye çevirerek toplumsal diskurun zehirlenmesine sebep oluyor. Bu gidişatın müsebbiplerinden birisi de siyasetin bizzat kendisi olmuş, “karşı” eğilime sahip seçmen kitlesini ikna etmek yerine ötekileştirici bir dil kullanılarak kutuplaştırıcı bir retoriğe başvurulmuştur. Bu dilin en çarpıcı örneklerinden biri, HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya’nın “İnancımıza göre ‘evet’ demenin karşılığı Allah’ı inkâr etmektir.” ifadesi olmuştur.

Bu noktada kamuoyunda eleştiriye tabi tutulan “PKK da ‘hayır’ diyor, FETÖ de ‘hayır’ diyor” söylemine parantez açmakta fayda var. Bu slogan, mezkur örgütlerin bu süreçte yürüttükleri propagandanın rengini dile getirmek ve “Biz onlardan beriyiz, aynı safta yer almıyoruz” mesajını vermek için kullanılan bir argüman olması şartıyla meşrudur. Nitekim seçim dönemlerinin vazgeçilmez unsuru seçim çalışmalarıdır, bilumum terör örgütlerinin ve darbecilerin aynı tercihte toplanması da bu çalışmalar için elverişli bir “detay”dır. Ancak bu veriyi kullanırken “her ‘hayır’ diyen onlardandır” mantığına başvurmak yukarıda eleştirilen ötekileştirici dilin muadili olmaktan öteye geçemez. Türkiye’nin geleceğini farklı bir pencereden değerlendirmek suretiyle ülkenin istikbali için “hayır” seçeneğini benimseyen kişi, aynı gerekçeyle “evet” diyen seçmenle aynı duygu dünyasından hareket etmiş, ama ondan farklı bir çıkarımda bulunmuştur. Unutulmamalıdır ki Türkiye’nin geleceği için kaygı taşıyan “hayır” seçmeni, düşmanca saiklerden ötürü “hayır” diyen seçmenle değil, kendisiyle aynı duyguyu paylaşan bir “evet” seçmeniyle daha derin bir ortak paydaya sahiptir.

Biri diğerine göre hatalı olabilir; ferasetsiz olabilir; ama “hain” yaftası bu kadar yere düşmemeli, “vatandaş” ile “terörist” tanımları bu kadar geçişken olmamalıdır. Kaldı ki halk oylamasının tabiatı gereği en az iki seçenekli olması ve seçeneklerin her birinin meşru bir tercihi temsil etmesi gerektiği ortadadır. Tercihlerden birisi “vatana ihanet” anlamını taşısaydı tercih olarak sunulması mantık dışı ve hatta suç işlemeye teşvik olarak değerlendirilmeliydi. Oysa “evet” yeni bir sisteme geçişi, “hayır” ise mevcut sistemle yola devam etmeyi temsil ediyor. 15 yıl önce mevcut meşru sistemin kurallarına göre iktidara gelen AK Parti, meşru başka bir sisteme geçiş iradesi ortaya koyuyor. Dolayısıyla değişim veya statüko “ihanete” değil, “daha doğru yönetim tarzını arayış”a denk düşüyor.

Şimdiye kadar referandum sürecine hâkim olan bu iklimden her iki kitlenin de nasibini aldığı görülüyor. Anayasa değişikliğini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsına bağlı olarak tartışan, Erdoğan karşıtlığından ötürü kategorik olarak değişikliğe karşı çıkan veya sadece Erdoğan “evet” yönünde kanaat bildirdiği için halk oylamasını destekleyenlerin sayısı azımsanamayacak kadar çok. İki kutup gibi görünen “evet” ve “hayır” kitleleri, ilginçtir, Türkiye’nin istikbalini bir fani üzerinden yorumlama hatasına düşerek birbirleriyle benzeşiyorlar. Sorulması gereken soru Erdoğan’ın ne istediği değil, halk oylamasına mevzu olan değişikliğin şahıslardan bağımsız olarak ülkenin geleceğini hangi yönde etkileyeceğidir. Cumhurbaşkanı’na güven duyan seçmenin Erdoğan’ın işaret ettiği tercihin daha hayırlı olduğu kanaatine varması doğal olmakla beraber bu güven, seçmeni oyladığı değişiklik üzerinde tefekkür etme sorumluluğundan arındırmayacaktır. “Gönül bağı” güçlü bir argümandır, ancak hem insanın hata yapmaya müsait ve hatta mahkûm bir varlık olduğu, hem de ideal idarecilerin daima halka “yanlışlarını düzeltmeleri yönünde cesaret” aşıladıkları unutulmamalıdır. Hata düzeltme eyleminin hataya götüren davranış veya karar üzerinde düşünme ve kanaat sahibi olma şartına bağlı olduğu mantıksal bir zorunluluktur.

Ne Kıyamet, Ne Kurtuluş

İki zıt kitlenin düştüğü müşterek hatalardan birisi de halk oylamasının sonucunu “dünyanın sonu” ya da “tüm sorunların reçetesi” olarak telakki etmeleri, siyasilerin zaman zaman anayasa değişikliğini halka böyle empoze etmeleridir. Başkanlık/Cumhurbaşkanlığı Sistemi geldiğinde terörün biteceği, ekonominin güçleneceği yönündeki söylemler, ilk menfi gelişmede söz sahiplerini mahçup duruma düşürecek, halkın da “Hani böyle demiştiniz” tepkisine yol açacaktır. Aynı şekilde yeni sistemi “otoriter rejim”in ayak sesleri olarak lanse edenler, bu durumda hangi gerekçeyle yıllardan beri aynı ithamda bulunduklarını açıklamak durumunda kalmaktadırlar. Her nedense “terörist” yakıştırması yapıldığında haklı olarak hassas davrananların, aynı hassasiyeti “diktatör” yaftasını kullanırken göstermemeleri dikkat celbetmektedir.

Esneklik Ve Niyet Meselesi

Hukukçular arasında meşhur olan bir deyime göre iki hukukçunun bulunduğu ortamda mutlaka en az üç ayrı görüş mevcuttur. Yasaların formüle edilmesiyle sorun çözülmez, yeni başlar. Hukuk, mahkeme içtihatları ve bilimsel tartışmalar vasıtasıyla netlik kazanır. Benzer bir durum önerilen anayasa değişikliği maddeleri için de geçerlidir. Tartışmaları takip edenler için aynı değişiklik önerisinin zıt pozisyonları gerekçelendirmek için kullanılması şaşkınlığa ve kafa karışıklığına sebebiyet verebilir. Hukukun temel olgularından biri olan bu duruma en nihayetinde Başkanlık Sistemi’nin – halk tarafından kabul edilmesi durumunda – nasıl tatbik edileceği netlik kazandıracaktır. Soru, “niyet meselesi”nde kilitlenmektedir: Gücü ideolojik tahakküm kurmak için suistimal edenleri mevcut sistemin de engelleyemediğine bizzat dindar Müslümanlar şahit oldu. Dolayısıyla sistemin değişmesi durumunda bu açıdan tehlike sezenler Cumhuriyet tarihinde yaşananlara göz atarak tutarsızlıklarıyla yüzleşmelidirler.

Tarafların hemfikir olduğu nokta demokrasi notunun denetleme mekanizmalarının etkinliğiyle ölçüldüğü hususudur. Bu nedenle “evet” seçeneğini tercih edenler, değişiklikle beraber Cumhurbaşkanı’nın görev süresinin iki dönemle kısıtlanması, seçimleri fesih hakkının meclise ve Cumhurbaşkanı’na karşılıklı olarak ve feshedenin de makamını kaybetmesi şartıyla tanınması, askerî mahkemelerin kaldırılması, Cumhurbaşkanı’nın cezai sorumluluğunun artması, meclise Cumhurbaşkanı Yardımcıları ve Bakanlar’a yazılı soru sorma hakkının verilmesi gibi yeniliklere atıfta bulunuyorlar. Değişiklik önerilerinden dolayı tedirginlik duyan seçmen kitlesi ise Cumhurbaşkanı’nın partili olması, partili olması hasebiyle yürütme ve yasamaya aynı anda hâkim duruma gelmesi, Başkanlık ve meclis seçimlerinin aynı gün yapılacak olması gibi kaygıları öne sürüyorlar.

Demokrasi, denge ve denetleme, kuvvetler ayrılığı gibi kavramların gereksinimi hakkında mutabakat sağlayan taraflardan biri, bu kavramları daha etkin kılmak adına anayasa değişikliğini savunurken, diğer taraf değişikliğin bu değerlerin altını oyduğunu iddia ediyor. Halkın takdirini, nesnel bir tartışma ortamında seçmene kendini daha iyi ifade edecek tarafın kazanacağı muhakkak. Bunu yaparken kim korku senaryolarından uzak durarak rasyonel gerekçeler sunar, Türkiye’nin istikbalini ön planda tutarsa, ciddi bir avantaj elde edecek.

Bu esnada 16 Nisan’dan daha önemli olanın 17 Nisan’da hâlâ yüz yüze bakabilmek olduğunu unutmamak gerek.

Fotoğraf:©Shutterstock.com/Sadik Gulec

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar