Almanya'da İslam Müslümanlar, IŞİD’e Mesafelerini Vurgulamalı Mı?

Bir Müslüman, IŞİD’le alakasının olmadığını vurgulamalı mı? “Neticede her Müslüman, kendi din anlayışının neye benzediğini; IŞİD ve eşrafının durumunda İslam öğretisinin suistimal edildiğini açıkça belirtmek ister.” Peki bu gerçekten böyle mi?

Dr. Sabine Schiffer 1 Kasım 2014

Diskur teorisi açısından bakıldığında başlıktaki konuya dair asıl soru farklıdır ve bu soru, çeşitli genellemeleri de ortaya çıkartmaktadır. Çünkü şu açıktır ki; kim, herhangi bir olaya karşı fikrini dile getirirse, onu önemli buluyor demektir. Bir itham ya da yakıştırmanın değerlendirilmesi konusunda her zaman dikkatli olunmalıdır. Herhangi bir ithamı değerlendiren biri, artık bu ithamdan kurtulamaz, zira bilinçaltı “inkarı” tanımaz.

Şu cümleyi örnek alalım: “Aids’in eşcinsellikle bir alakası yoktur!” Bu tarz bir cümlenin ardından artık “cinsel yönelim” ve “hastalık” gibi iki konu alanının bağlantılı hâle gelmesinden artık kurtulamazsınız. Kısa süre önce dikkat çekmeye çalışan Akif Pirinççi, Kassel Üniversitesi’nde çalışan kadın bir cinsiyet araştırmacısına hakaret ettiğinde ve bu araştırmacının bilimsel açıklamaları sebebiyle tuhaf cinsel eğilimleri olduğu iftirasında bulunduğunda zekice olan, itham edilenin niteliksiz bu iftiralara karşı şahsi bir pozisyon almaması ve cevap vermemesiydi; araştırmacı aynen böyle de yaptı. Zira bu tarz bir ithamı ciddiye almak, erdemsizlik olurdu. Nitekim Kassel Üniversitesi de internet sitesinde, sadece akademik açıdan önem arz eden sorunlara cevap verileceğini açıkladı. Bu, güzel bir yaklaşım.

Ben de Broder&Co gibi tüccar grupların ithamlarıyla ilgilenmekten daima kaçındım. Çünkü bu ithamların benimle bir alakası yoktu; bunlar iftira atanların sorunlarını ortaya çıkartıyordu sadece. CDU-Milletvekili Ruprecht Polenz de, Facebook sayfasında, yakışıksız tartışmalara karışması durumunda ne olacağını hissetmiş olmalıdır. Sayfasında ve bloglarda kendisine antisemitizm ithamlarına varana kadar mümkün olan her iftira atılmıştır. Bir defa müdahil oldu mu, kişi hakaretlerin uçuştuğu o kaygan zeminden bir daha kurtulamaz; nesnel olarak yanlış ve yakışıksız iftiralar bir kez ciddiye alınmıştır bile. Yapılacak tek şey, çoğu zaman suçlanan kimseler hakkındaki birincil kaynaklara bakarak kendilerine ait bir bakış açısı bile oluşturamayacak olan medya kullanıcılarının yetkinliğine güvenmektir.

Medyanın büyütmesiyle şu anda IŞİD milislerinin ve zulme uğrayan azınlıkların korkunç fotoğrafları bize servis ediliyor. Bunların ne ölçüde bir temsililiğe sahip olduğu, medyada yansıtılan acı sebebiyle henüz sorgulanamıyor. Bununla birlikte Müslüman cemaati, pozisyon ve mesafe almak zorunda bırakan ilk defa IŞİD olmadı. Müslümanların “İslami argümanlara” dayanarak meşruluk arayan teröristlere karşı mesafe almaları yönündeki beklenti 11 Eylül’den beri var. Zira bu olay, “muhtemelen” Müslümanlar tarafından gerçekleştirilen bir suç olarak değil, “İslami” bir eylem olarak görülüyor.

Oysa siyasi ya da medyal söylemlerde diğer ideolojilere karşı benzer “mesafe alma beklentileri” çok nadir karşımıza çıkıyor: Bir suçlunun hiçbir şeyden haberi olmayan komşusundan, işlenen suçla bir alakası olmadığını alenen belirtmesini kim ister? Kim, bazı din adamlarının çocukları suistimal etmesine karşı Katoliklerin, “Bu konuyla bir alakamız yok.” şeklinde açıklama yapmasını bekler? Dünyanın her yerinde daima artan bir askerî müdahaleye sebep olan insan hakları ve devletler arası hukuka karşı hükûmetlerimizin mesafe almasını istiyor muyuz? Mesela, hükûmetlerimizden, Obama’nın herhangi bir soruşturma ya da suç söz konusu olmadan sadece şüphe ve emre binaen işlediği raket cinayetleriyle bir alakalarının olmadığını açıklamasını istiyor muyuz?

Seçilen hükûmetlerin sorumluluğunda olan hukuk devleti kimliğinin zedelenmesi, bizi medyada ustalıkla odak noktası hâline getirilen suç ve terör gruplarının eylemlerinden daha az rahatsız ediyor demek ki. “Bizim değerlerimiz”, yani insan hakları, devletler arası hukuk, özgürlük ve demokrasi adına da dünyada çok korkunç suçlar sergileniyor; üçüncü dünya olarak isimlendirilen ülkelerin sömürülmesinden hiç bahsetmiyorum bile.

“Bir şeyler adına” aslında çok fazla adaletsizlik gerçekleştiriliyor. Örneğin Filistinliler söz konusu olduğunda “Yahudi devleti adına” şüphelilerin ve sivillerin kasten öldürülmesine varan devletlerarası hukuk ihlalleri gerçekleştiriliyor. Potansiyel Yahudi düşmanlarının öldürülmesini “Yahudiler için bir koruma önlemi” olarak meşrulaştıran hahamlar var. Şimdi dünyadaki bütün Yahudiler din ve kimliklerinin suistimal edilmesiyle bir ilgilerinin olmadığını vurgulamalılar mı? Ya da biz İsrail-Filistin arasında cereyan edenleri Yahudiliğin bir dışavurumu olarak mı görüyoruz?

Yahudi organizasyonların şöyle bir açıklama yayımladığını hayal edelim: “Biz Yahudiler, bizim adımıza hukuk ihlalleri yapan İsrail’in politikalarıyla bir alakamızın olmadığını açıklıyoruz. Gerçi Yahudi öğretilerinde bu hukuk ihlallerine gerekçe olarak yorumlanacak ya da bu suistimalleri destekleyecek cümleler var, ama biz bu açıklamayla bu tarz bir ilgi kurarak hukuk ihlalleri yapanların meşruluğunu elinden almayı amaçlıyoruz. Biz Yahudiliği farklı yorumluyoruz ve İsrail Devleti’nin eylemlerinde ‘Yahudi devleti’nin kurallarının ihlal edildiğini görüyoruz.”

Böyle bir açıklama okuduğumuzda ne düşünürüz? Sadece bu açıklamanın yapılması bile bize Yahudi öğretilerinin, İsrail-Filistin’deki işgal için gerekçe sunduğunu düşündürmez mi? İşte Müslümanlar da şu an bu çıkmazın içindeler. Biz gayrimüslümler, İslamcılara (Alm. “Islamist”) karşı gösterdiğimiz duruşun aynısını ne yazık ki kendi hükûmetlerimiz ve NATO söz konusu olduğu zaman gösteremiyoruz. Örneğin korunması gereken esas kuralların suistimal edilmesine ya da bunun arkasında gizlenen coğrafi stratejiye ses çıkaramıyoruz. Çünkü o zaman bu organizasyonların neden bu kadar büyük ve gaddar hâle geldikleri, onları kimin silahlandırdığı ve onların varlığından kimlerin nemalandığı sorusunu sormamız gerekir.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar