İstanbullu Rumlara Zorunlu Göç “Biz Gitmek İstemedik, Kovdular Bizi Ahmet!”

16 Mart 1964 tarihi, İstanbullu Rumlar için büyük bir dönüm noktasıydı. Bu tarihin üzerinden 50 yıl geçmiş olmasına ve zoraki sürgünün artık gündemimizden silinip gitmesine rağmen geride kalan acı anılar hâlâ taze.

1923 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında Nüfus Mübadelesi gerçekleşmişti. Her iki ülkenin kendi yurttaşlarını dinî farklılıklarından dolayı zorunlu göçe tabi tuttuğu bu mübadele, Lozan Barış Antlaşması’na ek olarak yapılmıştı. Mübadele ile Anadolu’dan 1.5 milyon Ortodoks Hristiyan Rum Yunanistan’a gitmişti. O zaman nüfusu 4.5 milyon olan Yunanistan’da mübadele ciddi ekonomik krize sebep olmuş, bu nedenle Anadolu’dan gelen Rumlar Yunanistan’da kısmen “düşmanca” karşılanmıştı.

1930 yılına gelindiğinde ise Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ve Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos arasında “İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi” imzalandı. Buna göre, her iki ülkenin vatandaşları diğer ülkeye seyahat ederek ticaret yapabilecek ve yerleşebilecekti. Bu, iki ülke arasındaki buzların erimesi için atılan önemli bir adımdı. Fakat bu barış 1960’lı yıllarda bir kez daha sarsıntıya uğradı. Kıbrıs’ta 1963’te meydana gelen saldırılar ve toplumlar arası çatışmalar yüzünden sadece adada değil, Türkiye ile Yunanistan arasında da büyük bir gerginlik yaşandı.

Kıbrıs’ta meydana gelip 1964 yılındaki sürgüne zemin hazırlayan çatışmaların asıl sebebinin İngiltere hükûmeti olduğu söylenir. İngilizler, Kıbrıs’ta kendileriyle mücadele eden örgütlere kendi askerleriyle karşı koyacaklarına, Kıbrıs’ta bir polis gücü hazırlamış ve bu oluşumda Kıbrıs yerlilerini istihdam etmişlerdi. Bu sayede aynı zamanda Türk kökenli Kıbrıslılarla Yunan kökenli Kıbrıslıların arasını açmak için uğraşmış ve bunda başarılı da olmuşlardı. Yunan kökenli Kıbrıslıların eylemleri Türkiye’de “Rum eylemleri” olarak nitelendirilmiş ve bu nedenle Türkiye’de de Rumlara karşı nefret söylemi doğmuştu. Türk basınına Kıbrıs olaylarının sorumlusu İstanbul’da yaşayan Rumlarmış gibi yansıtılmış, Türkiye’deki Rumlar Kıbrıslı Yunanlılara para göndermekle suçlanmışlardı.

Kıbrıs’taki gerginliklerin ardından Ankara, “Rum” olarak nitelediği saldırganlara ve onlara destek olduğunu düşündüğü Atina’ya bir ders vermek istemişti. Ancak bu işi askerî yoldan halletmek o zaman için pek mümkün görünmüyordu. Dolayısıyla Türk hükûmeti, tepkisini göstermek ve karşı tarafı baskı altında tutmak için farklı yöntemler üzerinde duruyordu. Bunun sonucunda Türkiye, 16 Mart 1964 günü 1930 yılında imzalanan anlaşmayı tek taraflı olarak feshettiğini açıkladı. Tek taraflı verilen bu kararın sonuçlarından İstanbul’da yaşayan Rumlar doğrudan etkilendiler. Anlaşmanın iptalinden dokuz gün sonra, sekiz Yunan uyruklu iş adamına 15 gün içinde işlerini tasfiye etmeleri gerektiği bildirildi. Sınır dışı edilen ilk 150 Yunanlı çoğunlukla 50-60 yaşlarında ve iş adamlarından oluşmakta idi. Sınır dışı uygulamasında hükûmet önceliği iş adamlarına vermişti. Aynı zamanda hükûmet Türkiye’deki Yunan uyrukluların tapu müdürlüklerindeki işlemlerini durdurmuş ve ardından bankalardaki paralarını bloke etme kararı almıştı. Kısa bir süre içerisinde (1964-1965 yılları arasında) yaklaşık 13 bin kişi sınır dışı edildi. Türk uyruğundaki Rumlarla evlenmiş olanlar da hesaba katıldığında sınır dışı edilmelerden etkilenenlerin sayısı 60 bine yükseldi. Nitekim İstanbul’da 90 binin üzerinde bulunan Rum nüfusu 18 ay içerisinde 30 bine inmişti. Bu, her üç Rum’dan ikisinin Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldığı anlamına gelmektedir.

Bu sınır dışı edilmeler esnasında oldukça trajik hikâyeler de yaşanıyordu. İnsanlar mütemadiyen sürgün listesine göz atıyor, kendi isimlerini gördüklerinde şubeye gidip fotoğraflarını çektiriyor ve parmak izi veriyorlardı. Ülkeyi terk etme süreleri 48 saat ile 10 gün arasında değişen bu kişilerin yanlarına sadece 20 kilo kişisel eşya ve 20 dolar alma hakları bulunuyordu.

Türkiye’de doğmuş, büyümüş, okumuş, mesleğini orada icra edip orada aile kuran bu insanlar nereye ve nasıl gidebilirlerdi? O yıllarda bir öğle vakti hayatı tamamen değişen ve gidişleriyle ilgili ailesinden hiçbir zaman mantıklı bir açıklama alamayan küçük Rum çocukları Türk arkadaşlarına büyük ihtimalle şöyle demiştir: “Biz gitmek istemedik, kovdular bizi Ahmet!”

Tek bir ferdin sınır dışı edilmesiyle koca aileler ikiye bölünmüştü. Zira bir ailenin tek bir ferdinin sınır dışı edilmesi karşısında yapabilecek tek şey, bütün ailenin ülkeyi birlikte terk etmesiydi. Vatanlarını arkada bırakan bu ailelerden birçoğu, suyu ve elektriği vanadan kapatıp komşularına eve göz kulak olmaları ricasında bulunmuş ve “Yakın zamanda her şey düzelir ve döneriz.” diyerek, geri dönme umutlarını muhafaza etmeye çalışmışlardır.

Bu sınır dışılarda yaşanan hüzünlü öykülerden biri şöyledir: “Fotoğraf albümünü çamaşırların arasına öperek koyarken gözyaşlarını fark ettim. Sonra öğrendim ki annem Yunanistan vatandaşı, babam ve biz Türkiye vatandaşıydık. Annemin ailesi bildiğim kadarıyla en az yüz elli yıllık, babamın ailesi ise annemlerden daha da eski Büyükadalıydılar. Doğup büyümeye başladığım Büyükada’mdan gidiyorduk, ne zaman geri döneceğimizi bilmeden…”

İki ülke arasında kendine yer bulamayan yaşlı bir Yunan asıllı kadın ise sınır dışının ardından yaşadıklarını şöyle ifade etmiştir: “Biz İstanbul’da gavur, buraya gelince Türk tohumu olduk.”

Hakkında sınır dışı kararı çıkan Rumların büyük çoğunluğu o güne kadar ne Yunanistan’ı görmüştü ne de Yunanistan ile bir ilişkiye sahipti. Kendileri bir yana, anne ve babaları bile o vakte kadar Yunanistan’a gitmiş değillerdi. Evlerinden ve arkadaşlarından ayrılarak gittikleri ülke onlara çok yabancıydı.

54 yaşında biri yaşadıklarını söyle anlatmıştır: “Yunanistan’a sürgün edildiğimizde 26 yaşında genç bir delikanlıydım. Çok farklı bir dünyaları vardı, alışamıyorduk. Örneğin, yemek alışkanlıkları farklıydı. Kahvaltı yapmıyorlardı, akşam yemeği saatleri istikrarsızdı. Hâlbuki biz akşamları bütün aile hep birlikte yemek yerdik. Ama zamanla biz de yeni koşullara uyum sağladık. O zamanlar babam 60 yaşındaydı. Türkiye’de kalabilirdi ama annem ve ben gitmek zorundaydık. İlk yıllar babam Yunanistan’da olduğuna bir türlü inanamıyordu. Evimizin karşısında bir ada vardı. Babam oraya bakıp ‘Orası Üsküdar mı? Ne çok ışık var!’ diyordu. Beş yıl sonra da öldü. Ve birçok insan yeni koşullara ayak uyduramayıp intihar etti.”

İstanbul’da 1925’ten beri yayın yapan Apoyevmatini gazetesinin sahibi ve genel yayın yönetmeni Mihail Vasiliadis de 1964’te Yunanistan’a gidenler arasındaydı. Ona göre 1964 sürgünüyle ilgili duygusal hikâyeler, sadece birkaç kişinin hissiyatından ibaretti. Mihail’in anlatımına göre sürgünün olduğu yıllar Yunanistan’da iç savaşın bitip kalkınmanın başladığı bir döneme denk geliyordu ve bu nedenle 1964 Yunanistan’ı Türkiye’den gelenlere yardımcı oldu. Öte yandan sürgüne gidenler zaten meslek sahibi kişiler oldukları için, onlar da yatırımlarıyla Yunanistan’a fayda sağladılar. Buna karşın 1922 Yunanistan’ı savaştan mağlup olarak çıkmış ve mübadele ile Anadolu’dan gelen 1.5 milyon kişiyi barındırmak zorundaydı. Bu nedenle Mihail, 1922 Yunanistan’ına kıyasla 1964 Yunanistan’ının sürgün neticesinde ortaya çıkan acı hikâyeleri körükleyecek bir altyapıya imkân tanımadığından bahsetmektedir. Öte yandan 6-7 Eylül 1955 olaylarını yaşayan Rumlar, İstanbul’u terk etmemişler, fakat, “Burası ileride çocuklarımız için bir gelecek vadetmeyecek, Türkiye dışında da bir varlığımız olsun.” düşüncesiyle alacakları gayrimenkulü Avrupa ya da Yunanistan’da almayı uygun görmüşlerdir. Dolayısıyla 20 kilo ve 20 dolarla yola çıkanlar arasında, Yunanistan’a geldiklerinde sıfırdan başlamak zorunda olmayan bu insanlar da bulunmaktaydı. Bu ön hazırlık, 1964 yılında sürgünle Yunanistan’a gelenleri, 1923 yılında mübadele ile gelen Rumlardan ayırmıştır.

Bununla birlikte Mihail, Yunanistan’ı hiç tanımayan ve ayak uyduramayan Rumların yanında, oraya hemen ayak uydurup yeni bir hayat kurmayı başaran Rumların da var olduğundan bahsetmektedir: “Bazı kişiler Yunanistan’da iş kuracağına dernek kurmuşlardı. Onların amacı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekti ve tüm angajmanları 6 Eylül olayları ya da bundan farklı olarak 29 Mayıs yıldönümlerinde İstanbul’un alınışı dolayısıyla Türk aleyhtarı girişimlerde bulunmaktan ibaretti. Ancak bunlar küçük bir azınlıktı. Sürgün edilenlerin büyük bir ekseriyeti Yunanistan’da ve Avrupa’da gittikleri ülkelerdeki şartlara uyum sağlamışlar ve yeni bir yaşam kurmuşlardır. İstanbul’da gavur, Yunanistan’da Türk tohumu olmak ise Yunanistan’da 1922 yılındaki hafızanın tezahürleridir.”

Özetle, siyasilerce alınan yanlış kararlar ve yapılan hatalı çıkarımlar Türkiye’deki azınlıklar üzerinde telafisi imkânsız sorunlar doğurmuş, binlerce masum insan, yıllar boyunca “vatan” hasreti içinde, sayısız sıkıntıya katlanmak zorunda kalmıştır.

Fotoğraf: ©1964.babilder.org

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar