Avusturya'da İltica Avusturya’daki Adalat Khan’a 12 Yıl Sonra Gelen “Vuslat”

Aralık 2012’de Avusturya’nın Traiskirchen’de bulunan mülteci kampından 500 kişi Viyana’da bulunan Votiv Kilisesi’ne doğru yola çıktı. Bu yürüyüşün hedefi Avusturya başta olmak üzere Avrupa’daki iltica uygulamalarını protesto etmekti. On iki yıl evvel Avrupa Birliği sınırlarına girerek iltica serüvenine başlayan Pakistanlı Adalat Khan, Yunanistan’dan Avusturya’ya uzanan mücadelesini anlattı.

İbrahim Yavuz 1 Temmuz 2015

Avusturya’daki mültecilerin daha insani şartlar altında yaşaması adına seneler süren bir siyasi direniş sergilediniz. Bu süreçte neler yaşadınız?

Öncelikle “mülteci direnişi” olarak adlandırılan bu eylemden başlarda uzun süre uzak durduğumu söylemem gerekir. Bir an evvel direnişe katılmamak benim açımdan bir hataydı. Ağlamayan bebeğe mama vermezler; dolayısıyla siyasi eylemler oldukça elzem. Bu süreçte mültecilere destek hareketinin içinde olduğum ve onların sözcülüğünü yapabildiğim için gururluyum; böylece insanların haklarını elde edebilmelerine yardım etmeye çalışıyorum. Mülteciler bir yandan ülkelerinden kaçarken, bir yandan da Avrupa Birliği’ne gelip sığınma hakkı elde etmek için çaba sarf ediyor ve sınırlardaki ölümlerin durdurulması için çağrıda bulunuyorlar. Bu durumda sığınmacıların aleyhinde olan bütün yasal düzenlemelere karşı çıkmak bir zorunluluk hâlini alıyor.

Diğer mülteciler ve sivil toplumla nasıl bir araya geldiniz?

Burada çok farklı siyasi eylemler, farklı organizasyonlar ya da öğrenci teşkilatları var. Bu grupların mültecilerin daha insanca yaşaması talebini dile getirdikleri direnişe kattığı etkiler çok büyük. Kimileri ekonomik destekte bulunuyor, kimi zaman hukuki çerçeve ile ilgili danışmanlıklar veren, bilgilendirmeler yapan insanlar var. Sorunlu davalara müdahil olanlardan gıda ve kıyafet yardımı yapanlara kadar çok geniş bir yelpazede insanlar zor durumdaki mültecilere destek sunmak amacıyla bir araya geliyor. Bu aslında müthiş bir dayanışmanın da göstergesi ve oldukça ümit verici. Bir yanda sorunlu yasal zeminlerden, baskıcı memurlardan ve ayrımcı mekanizmalardan bitkin düşen mülteciler, diğer yandan toplumdan kendilerine her anlamda el uzatan bir kesimle karşılaşabiliyor. Öte yandan toplumda sığınmacılara tamamıyla karşı olan insanları da yadsımamak gerek. Bazı insanlar sığınmacıları bahane ederek kendi tahammülsüzlüklerini açığa çıkarmak arzusunda. Örneğin Suriye’den gelen insanlar çoğu zaman “sorun çıkartan grup” olarak sunulabiliyor. Hâl böyle olunca Suriyeli sığınmacılar da topluma şöyle deme ihtiyacı hissediyor: “Bizler dostuz. Size sıkıntı vermek istemiyoruz. Sizlerle bir sorunumuz yok. Biz sadece insanca yaşama hakkımızı geri istiyoruz.”

Dinî cemaatler ve siyasi oluşumların mültecilere verdiği destek nasıl?

Avusturya’daki mülteci direnişinin en büyük muhatabı, siyasileri ellerinden kan damlayan birer canavara dönüştüren iltica politikaları. Bu durumda toplumun birçok kesimiyle ortak mutabakat sağlanabiliyor. Avusturya’daki en büyük azınlık grup olan Türk toplumu mültecilerin mücadelesinde en büyük destekçilerden biri olabilir. Bugüne kadar farklı Müslüman grup ve kişiler bizlere destek verdi, buralardan güzel dostluklar edindik. Fakat umuyorum ki Müslümanlar ramazanda mültecilere karşı oluşan duyarlılıklarını bundan sonra da devam ettirirler.

Bugün Avrupa genelindeki mültecilere yönelik hangi temel stratejinin benimsenmesi gerek sizce?

Bunu cevaplayabilmek için öncelikle başka soruları irdelemek gerekiyor. Sığınmacılar neden Suriye’den, farklı bölge ve ülkelerden geliyor? Suriye’deki ana sorun nedir? Irak savaşının ardından Irak’taki temel sorun nedir? Afganistan ve özellikle Pakistan’daki temel sorun nedir? Öncelikle bunları düşünmek gerekli. Yerel sorun ve çatışmaların olduğu yerlerde yaşayan insanlar emniyet istiyor; emin, tehlikesiz yerlere gitmek istiyorlar. Dolayısıyla dünya vatandaşları olarak hepimizin öncelikle bu sorunları oluşturan insanlara karşı dik durmamız, harekete geçmemiz gerek. İkincisi ise Avrupa’da “mülteci sorunu” olarak adlandırılan bu problemin çözümünün bir parçası olarak bizler insan onuruna yakışır şartlar ve eşitlik istiyoruz. Ülkelerinden kaçan insanlar yollarda, sınır kontrollerinde, sınır dışı hapishanelerinde, denizlerdeki ufak teknelerle zor şartlarda yapılan yolculuklarda ölüyorlar. İnsanların tüm bu tehlikeleri göze almalarının nedeni, emniyetli yerlere ulaşmak isteği. Suriye’de yüz binlerce erkek, kadın ve çocuk yaşamını yitirdi. Bu insanlar Avrupa ülkelerinde emniyet ararken AB karar alıcıları neden çifte standart bir yaklaşımı içselleştirmiş durumda? Avrupa insanlarının birinci sınıf; Asyalı ya da Afrikalı insanların ikinci sınıf olduğunu mu düşünüyorlar? Hepimiz insanız ve eşit haklarımız var. Birleşmiş Milletler Mülteci Sözleşmesinin 26. ile 27. maddeleri yalnızca Amerikalı ya da Avrupalılara hak vermiyor; Nijeryalı, Suriyeli, Afgan ya da Pakistanlılar da “insan”; herkes eşit. Öyleyse yeni hayatlarına kavuşan insanlar için neden sorun yaratılıyor? Güvenli bir hayata kavuşmak neden yalnızca Avrupalı insanlar için önemli ve mümkün?

Siz Pakistan’dan geliyorsunuz. Oradaki durum nedir?

Pakistan’da önceleri birçoğumuz oldukça iyi hayat şartlarına sahiptik. Ne var ki savaş işlerimizi ve yaşamlarımızı mahvetti. Özellikle de çocuklar etkilendi savaştan, okullarına gidemiyorlar örneğin. Çok değil hemen hemen üç ay öncesinde Peşaver şehrinde teröristler bir okulu taradı ve yüzlerce öğrenciyi katletti. Sonuç olarak Pakistan’daki durum Suriye’den ya da Afganistan’dan farklı değil. Şimdi yüzlerce Pakistan uyruklu insan buraya geliyor; ama Avusturya’da Pakistan uyruklu insanların sığınmacı olarak kabul edilme şansı neredeyse imkânsız gibi. Ben on iki yıllık mücadelemizden sonra ailemi, yani iki evladım ve eşimi Avusturya’ya getirebilmeyi başardım.

Diğer evladım ise Pakistan’da ve doktorasını bitirmek üzere. Ne var ki onun durumu hakkında çok kaygılanıyorum. Pakistan’da intihar bombaları, suikastlar, özellikle de insan kaçırma olayları bu kaygıyı her geçen gün artırıyor.

Peki ya Suriyeli mültecilerin durumu nedir?

Suriyeli sığınmacılar açısından en büyük sıkıntıyı kadın ve çocuklar yaşıyor. Özellikle savaşta ölen binlerce insanın ardından binlerce yetimi ve Suriyeli insanları düşünmek zorundayız. Bu insanlar inanılmaz zor bir durumdalar; hayat hikâyeleri o kadar acıklı ve dehşetli ki… Acil insani yardımlara önem vermenin yanında Avrupa genelinde hükûmetlerin daha az mülteciyi kabul etmek konusunda yarışmalarına rağmen bu insanların yasal bir statüye kavuşmalarının yollarını aramalıyız.

Bütün bu mücadeleden geriye ne kaldı sizde?

Yaşadıklarımın, siyasete derdimizi anlatma çabalarının, insanların neden gayriinsani şartlar altında yaşamak zorunda olmadıklarını duyurma girişimlerimin ardından bende kalan iki kelime var: Çifte standart. Avrupalılara göre bir Avrupalı, Avrupalı; bir Asyalı da Asyalıdır. Bu temel ayrım, insanlara verilen değeri ne yazık ki olumsuz bir şekilde etkileyecek bir seviyeye ulaşmış durumda. Oysa insanların hepsinin eşit haklarının olduğunu unutmamalıyız. Sorunları biz insanlar yarattık. Afganistan, Suriye, Irak ve birçok savaş bölgesine baktığımızda bu savaşların yoktan çıkmadığını, insanlar tarafından başlatıldığını görüyoruz. Gelecek nesiller için barış dolu bir dünya oluşturmak gibi bir hedefimiz varsa hâlâ neden yeni çatışmalar doğurmaya eğilimli olduğumuzu sorgulamamız gerekiyor. Ama öte yandan çifte standartları da görmemiz gerekiyor. NATO gibi uluslararası güçler Suriye, Irak, Afganistan, Cezayir, Nijerya ve Sri Lanka’daki kriz ve çatışmaları durdurmak için bir şey yapıyor mu, yoksa insanlar arasındaki eşitsizlikleri mi körüklüyor?

Siz eğer Avrupa’nın bir parçasıysanız dünyanın bütününde kabul görürsünüz. Ama on iki yaşında olan çocuğumun aynı tanınmaya sahip olmadığını gözlemliyorum. Ya da Avrupalı olarak istediğiniz her yere gidebilir, her yerde kendinize iş bulabilirsiniz; oysa “diğer” ülkelerden gelenlerin buna hakkı yoktur. Benim mücadelem tam da bu eşitsizlikle.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar