Türkiye'de Mülteciler Kalmak İçin Gelenler: Türkiye’nin Mültecileri

DOSYA

Onlar Türkiye’nin “misafirleri”. Resmî bir statüleri yok, topluma uyumlarını kolaylaştıracak yasal bir çerçeve yok, geri dönüş umutları yok, Türkiye’de çocukları için düşleyebilecekleri bir gelecek de yok. Mültecilere, Suriye krizinin başından beri 6 milyar Dolar harcayan Türkiye’den bir bakış.

Baruch Wolski 1 Temmuz 2015

Alaa 30 yaşında ve üniversitede İngiliz Edebiyatı okumuş. Dört aydır İstanbul’da yaşıyor. Askere çağrılması üzerine iltica eden Alaa şöyle değerlendiriyor bu durumu: “Savaşan taraflardan birini seçmeye zorlandığım için ülkeyi terk etmek zorunda kaldım.”

Bir kere 2011 yılında üniversite eğitiminin ilk bölümünden sonra askerlik yapmıştı, fakat kendi vatandaşlarına karşı silahaltına alınmayı reddetmişti. Bu reddedişin sonucu ise dört ay hapis ve anlatılamaz bir işkence olmuştu: “Hapiste canları ne zaman istediyse biz mahkûmlara işkence ettiler ve bizi aşağıladılar. Beşer Esad’a bir tanrıymış gibi biat etmeye zorladılar bizi.” Alaa işkence gören mahkûm arkadaşlarının çığlıklarını gece gündüz duyuyordu.

Bu zor süreci nasıl atlattığı genç adam için hâlâ bir muamma. Neden serbest bırakıldığını da bilmiyor. Fakat bir gün hapishane kapıları kendisi için açılmış ve iki yıl için normal hayatına, sokağındaki küçük dükkânına, ailesine ve eğitimine geri dönebilmiş. Ancak bir gün yine askere çağrı emri gelince Alaa bu sefer yanına zaruri eşyalarını alarak Türkiye’ye geçmiş; yani ülkesini terk etmiş.

Alaa Türkiye’de sığınma imkânı bulan 1 buçuk milyon Suriyeliden sadece biri. Mültecilerin çoğu İstanbul’da yaşıyor, çünkü Boğaz’daki megakent Türkiye’nin ekonomik motoru ve burada iş bulma imkânı çok daha yüksek. Ayrıca Suriyeli öğrenciler için şehirdeki üniversitelerin kapıları açık ve Türkiye’deki az sayıda Suriye okullarının tümü İstanbul’da bulunuyor. İnsani yardım kurumu olan Suriye Nur Derneği görevlisi Aya Abdulrahman’a göre sayısı 40’a ulaşan okullarda takriben 16 ila 20 bin öğrenci ders görüyor.

Dernek, bu okullardan ikisini ve küçük bir hastaneyi işletiyor. Fakat okullara duyulan ihtiyaç çok daha yüksek. Tahminen 500 bin mülteci çocuk henüz zorunlu eğitim çağında. Ayrıca Suriyeli öğrencilere Türk karneleri değil, sadece Libya karneleri verilebiliyor. Millî Eğitim Bakanlığının bu durumu değiştirecek planları hayata geçireceği ise duyumlar arasında. Okulların maddi açıdan daha fazla desteklenmesi ve çocukların dışarıdan sınavlara girerek Türk diplomaları almaları, böylece Türk eğitim sisteminde yükseköğrenim imkânı elde etmeleri de hâlâ plan aşamasında.

Türkiye hükûmetinin kurduğu 20 mülteci kampında nispeten daha az Suriyeli mülteci yaşıyor. UNHCR’ın (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği) kısa süre önce tasdik ettiği üzere bu kamplar dünya çapında örnek olacak şekilde idare ediliyorlar. Buna rağmen mülteciler için şehirler daha cazip. Düzensiz konut piyasası hızlı biçimde şehrin yeni sakinlerine göre dalgalanmış ve kiralar aşırı oranda yükselmiş durumda. Suriyeliler için bu durum İstanbul’un yerli sakinlerine nazaran çok daha fazla sorunu beraberinde getiriyor. Ev sahipleri, kiraladıkları dairelerde normalden fazla insanın kalacağını ve dolayısıyla bu dairelerin hızlı şekilde yıpranacağını düşündüğü için dairelerini Suriyelilere kiralamayı reddediyor. Bu zamana kadar ev tutabilen Suriyeli orta sınıf aileler de artık azalan konut sayısı nedeniyle diğer ailelerle aynı evde kalmak zorunda. Suriyelilere buna rağmen ev kiralayanlar fahiş fiyatlar talep ediyor veya dairelerini en kısa yoldan sözde “motel” olarak adlandırarak yatak kiralıyorlar.

Alaa İstanbul’un Fatih semtinde iki düzine adamla aynı daireyi paylaşıyor. Yani 25 adam bir mutfak, bir tuvalet ve bir banyoyu kullanıyor, odalarda ranzalar yan yana. Alaa’nın daireyi kiralayan hemşerisi daireye ayda 2400 Lira kira ödüyor. Fakat aynı kişi ayrıca kendi kiracılarından da para kazanıyor: Adam başı ayda 300 Lira talep ediyor. Böylece iyi bir ortalama gelir elde etmiş oluyor.

Büyükşehirlerde birbirlerine destek olan Suriyeli bir topluluktan söz edilemez. Çoğu Suriyeli kendi vatandaşlarının sırtından para kazanıyor. Alaa bu nedenle daha ziyade memleketten tanıdığı insanlara güvendiğini söylüyor. Eski komşular, arkadaşlar ve akrabaların oluşturduğu bu “Suriyeli çevresi” ise oldukça küçük ve bu çevreler de insanların bir zamanlar Suriye’de yaşadığı sosyal konumu yansıtıyor. Fakirler fakirlerle, zenginler zenginlerle bir araya geliyor. Tek fark Suriyeli orta sınıfın gitgide daha muhtaç bir duruma düşmesi. Sadece az sayıda varlıklı insan lokal veya işletme kurmayı başarabilmiş.

İstanbul’da Taksim’e yakın fakir Tarlabaşı Mahallesinde yüzlerce Suriyeli mülteci kendilerine kalacak yer bulmuş. Bunların büyük bir kısmı şehrin marjinal Kürt alt tabakasıyla bağ kurmaya çalışan Suriyeli Kürtler. Fakat çoğu Suriyeli mülteci dindar Sünnilerden oluşuyor; bunların çoğu daha dindar kitleye sahip Fatih semtinde yaşıyorlar.

Mültecilere yardım yapan kuruluşlar bu büyük iltica hareketinin etkileri konusunda endişeli. Suriye’deki etnik ve dinî gruplar Türkiye’de de mevcut; yani mülteciler ülkedeki çatışmaları arttırma, toplumsal dengeyi değiştirme ve Türkiye’yi raydan çıkarma potansiyeline sahip. Bu nedenle de uzun vadeli yaklaşımların hayata geçirilmesi gerek.

“Suriyeli mültecilerin Türkiye’de oldukça sıcak bir şekilde karşılandığı algısı Suriye’de baskın.” diyor Alaa: “Fakat halk arasında çok büyük bir oranda dışlanma ve reddedilme söz konusu. İnsanlar Suriyeli olduğunu anladıklarında tavırları daha kabalaşıyor. Belki bunda bazı Suriyelilerin çıkarttığı sorunların etkisi vardır.” Sorunların çoğu, imkânsızlıklardan doğuyor. Çoğu Suriyelinin ne parası ne de işi var.

Türklerden Erdoğan’ı seven ve ondan nefret edenler gibi iki kutbun çatışma alanından Suriyeliler de nasipleniyor: “Erdoğan’dan nefret edenler bazen sinirlerini bizden çıkarıyorlar. Kaderlerimiz onun kaderine bağlıymış gibi görünüyor.”

Birçok Müslüman sivil toplum kuruluşu, Türkiye’nin başka ülkelerin kabul etmeye hazır olduğu mülteci sayısından çok daha fazla insanı kabul ettiğini söylüyor. Diğer taraftan Müslüman toplumun bilinç eksikliğine dikkat çekenler de var: “Biz kendimize Ensar ve onlara Muhacir diye hitap ediyoruz, fakat bu iddianın hakkını vermiyoruz. Çoğu bölgede Suriyeli komşularımız mağdur ve bu bizi ilgilendirmiyor.” Birçok Avrupa ülkesinin siyasi ve insani çözüm yolları yerine askerî yollarla iltica kanallarını kapatma çabaları karşısında Türkiye aslında çok da şikâyet edilecek bir pozisyona sahip değil.

Şimdilik Suriyeli mülteciler resmî açıdan “misafir” olarak kabul ediliyorlar. Hükûmet iç savaşın başında Baas rejiminin kısa zamanda yıkılıp sivil halkın yakın zamanda geri döneceğini beklese de yıllar süren kanlı çatışmalar sonrasında bu umuttan geriye sadece bir şey kalmış: O da Suriyelilerin statüsüz durumları. Kalabilirler ama kalıcı bir vizeleri yok. Sürülmüyorlar ve devlet yasa dışı çalışmalarına göz yumuyor. Bir yandan bu durum mültecilere kötü de olsa geçimlerini sağlamaları için bir imkân sunuyor; diğer taraftan bu politika düşük ücretli çalışma sektörüne muazzam baskı uyguluyor. Çoğu Suriyeli damping ücretler karşılığında çalışmak zorunda, ne sigortaları var ne de iş verenleri onlar için vergi ödüyor. Alaa’nın en çok istediği şey ise çalışma izni. Böylece sadece 700 Lira maaş için haftada 50 saat çalışmak zorunda kalmayacak. Çalışırken yarım kalmış eğitimine de devam edebilmeyi istiyor.

Mültecilerin yüksek sayısı nedeniyle çıkan gerginlikler şimdiye kadar trajik bir boyuta ulaşmış değil; daha çok münferit anlaşmazlıklar söz konusu. Bu anlaşmazlıklar da sorunların bol olduğu, insanların fakir ve iş imkânlarının kısıtlı olduğu bölgelerde meydana geliyor. Örneğin Suriyeli mültecilerin Başakşehir’de kaldığı bir ev bir kaç ay önce yandı; bunun sebebi de muhtemelen komşular arasında meydana gelen basit bir günlük sorundu. Fakat durumun kötüye gitmesi mümkün. Çünkü bilhassa şehrin en fakirlerine göre Suriyeliler, yerlilerin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi ellerinden alıyorlar: İşlerini!

Suriye Nur Derneği’nin başka bir çalışanı olan Aya Abdulrahman ise hemşerilerinin Türkiye’deki durumu hakkında konuşmayı pek de istemiyor. Bunun yerine derneğin Suriye’de organize ettiği yardım paketlerinin etkileyici sayısından, okullardan ve tıbbi merkezlerden bahsetmek istiyor. Kucağında oynayan küçük oğlu İstanbul’da doğmuş. Aya üç seneden beri ülkede olduğu hâlde neredeyse hiç Türkçe bilmiyor, hayatı tamamıyla Suriye odaklı. Gelecek için planları sorulduğunda omuz silkiyor.

UNHCR birkaç Türkçe kursu sunuyor, fakat bunlara talep çok fazla ve diğer yandan kurs haftada sadece iki saat ve bekleme listesi çok uzun. Hristiyan kuruluşlar yardım hizmetlerini çoğu kez misyon çalışmalarıyla bütünleştirmişler. Alaa bir müddet Caritas için tercüman olarak çalışmış, oradakiler ise onunla daha çok İsa, Kur’an ve İncil hakkında konuşmak istemişler. Suriyeli çocukların bu kuruluşlarda Hristiyan şarkıları söylediğini belirtirken şöyle diyor: “Bize neden Hristiyanlığı kabul ettirmeye çalışıyorlar? Bence bu bizim mağduriyetlerimizin sömürülmesinin sadece farklı bir şekli.”

Sivil toplum çalışanlarına göre yardım organizasyonlarından kalıcı bir çözüm beklenemez, çatışma bölgeleri için siyasi çözümler şart. Hiç kimse gönüllü olarak vatanını terk etmeyeceği gibi mevcut sorunlar da doğal olarak değil, insanlar tarafından oluşturuluyor. Birçok devlet kriz bölgelerinden siyasi çıkar devşirdiği ve çözümün değil, sorunun bir parçası olduğu sürece Suriye’nin istikrara kavuşması çok zor.

Türkiye’den beklenen ise, Suriyelilerin Türk toplumuna uyumunu da sağlayabilecek yasal bir çerçevenin hayata geçirilmesi. Zira savaşın sonu görünmüyor ve savaş sonlansa dahi insanlar her şeylerini kaybettikten sonra nereye geri dönebilirler ki?

Alaa da oldukça karamsar. “Geriye yok edilecek hiçbir şey kalmadığında Suriye sakinleşecek.” Memleketi Şam’da eşi ve bir buçuk yaşındaki oğlunu geride bırakmış. Ailesini yanına almayı düşünüyor mu? Alaa tereddüt ediyor. Aslında istiyor, her ikisini de özlüyor, fakat oğlunun Türkiye’deki geleceğinden korkuyor. “Oğlum başkalarının suçlarını ödemek zorunda kalır mı? Onu aşağılarlar mı? Hep yabancı olmaya mahkûm mu olur?” Bu sorulara bir cevabı yok. Onun için biraz daha beklemekte fayda var.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar