Almanya'da İltica “İnanan Herkes Bir Parça Mültecidir”

Kabil’de doğan Milad Karimi, Münster Üniversitesinde kelam ve İslam felsefesi alanlarında öğretim üyeliği yapıyor. Karimi ile Afganistan’dan kaçış hikâyesini ve Almanya’da yeni yeni filizlenen İslam ilahiyatına siyasi ilginin muhtemel sonuçlarını konuştuk.

İbrahim Yavuz 1 Temmuz 2015

Çocukken Afganistan’dan Almanya’ya iltica ettiniz. O süreçte yaşadığınız bazı detayları bizimle paylaşır mısınız?

90’lı yılların başında Kabil’den kaçtık. Yeni Delhi’de bir ay ikamet ettikten sonra bir kaçakçı çetesi ile iletişim kurduk. Çete bizi önce Moskova’ya, sonra Polonya’ya, oradan da ormanın içinden Almanya’ya getirmeyi vadetmesine rağmen Moskova’da ortadan kayboldu. Böylece bir anda elimizde avucumuzda hiçbir şey kalmamış bir vaziyette Moskova’nın ortasında kalakaldık. Başta 2 hafta kalmayı planlarken Moskova’da 13 ay gibi uzun bir süre geçirdik. Başka bir çete bizi Moskova’dan Kazakistan’a, oradan da sahte Rus pasaportlarıyla Almanya’ya getirdi.

Peki “mülteci olmak” sizi ne kadar etkiledi?

Mülteci olmak beni temelden etkiledi diyebilirim. Bugün, geçmişte ülkesinden kaçan bir çocuk olarak yaşadığım her şey için minnettarım. Muhteşem hicret tecrübesiyle Medine’de genç Müslüman bir cemaate kimlik kazandıran Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’i sıkça düşündüm. Aslında inanan herkes bir nebze mültecidir. Kaçış ve göç bana aslında neyin kalıcı, neyin geçici olduğunu, insanın ne için mücadele etmesi gerektiğini öğretti. İnsan zenginlik için mi, saygınlık ya da toplumda yüksek bir pozisyon için mi çaba sarf etmeli? Bütün bunlar fani, ama aynı zamanda çok da cazibeli şeyler. Afganistan’dan kaçışım esnasında kimsenin benden alamayacağı bir şey için, bir insanın “elde ettiği” değil, “olduğu” bir şey için çaba sarf etmem gerektiğini anladım. Tam da bu aşamada Hz. Peygamber benim için çok güzel bir örnek oldu.

Bugün Avrupa’ya mülteciler için meşru bir giriş imkânı bulunmuyor. Sizin şahsi tecrübenizin ardından bu durumun değişeceğini düşünüyor musunuz? Sizce Avrupa, kapılarını sıkıca kapatmış bir kale mi?

Evet, bence öyle. Avrupa bir kale, hem de Avrupalı olmayan bir kale. Zor durumda bulunan, hayatı ve özgürlüğü için çaba sarf eden hiçbir insan illegal değildir. Bir tarafta insan hakları, aydınlanma ve dayanışma gibi değerlerin vurgulanıp, diğer tarafta bu değerlerin kararlılıkla hiçe sayılması hem rahatsız edici hem de ikiyüzlü bir tutum. Bu durumda insan bu değerlerin herkes için değil, sadece belirli insanlar için geçerli olduğu hissine kapılıyor. Eğer Avrupa kendi değerleriyle uyumlu olmak istiyor ve kendi ilkelerini ihlal etmek istemiyorsa, o hâlde kendisini bir kale olarak konumlandırmaktan vazgeçmelidir.

Vatan denilen şeyin tek bir mekâna bağlı olmadığını söylüyorsunuz. Sizce insanın tek bir vatanı mı olmalı, yoksa birden fazla yeri “vatan” belleyebilir mi?

Ben belli bir coğrafi mekân anlamındaki “vatan”ı bir illüzyon olarak görüyorum. Ben vatanımı İslam’da buldum. Benim daimi yol göstericim Afganistan değil, Kur’an’dı. İslam bizim Allah’a teslim olduğumuz müddetçe özgür olduğumuzu bize öğretir. Allah’ın bir kulu olmak, vatan, ulusal aidiyet, ten rengi, kan bağı ya da dilden bağımsız olarak en büyük özgürlüktür.

Almanya’ya geldiğiniz için kendinizi “şanslı” hissediyor musunuz?

Kesinlikle, ama bu bir ülke olarak Almanya’ya bağlı değil. Daha çok burada yaşamımdan endişe etmediğim için bir mutluluktan bahsedebilirim.

2009 yılında Kur’an’ın Almanca meal çalışmasını tamamladınız. Bu daha önce de planladığınız bir şey miydi?

Öğrenimimin başında Kur’an mealleriyle ilgilendiğimden beri meallerden memnun değildim. Çok erken bir dönemde bazı sure ve ayetleri Almanca’ya aktarmaya başlamıştım. Herder Yayınevi’nin sorumlusu benim bu gizli sevdamdan haberdar olup birkaç denememi gördüğünde Kur’an’ın tamamı üzerinde çalışmamı teklif etti. Bugün hâlâ tercüme çalışmalarıma devam ettiğimi itiraf etmem gerek.

İlahiyat profesörü olduğunuzda birçok makaleniz, ama her şeyden önce bir biyografiniz yayımlandı. Neden?

Kitabı bir biyografi olarak görmüyorum aslında. Kitapta daha çok şahsi tecrübelerimden hareketle İslam’a olan içsel bağımı, neden Müslüman olduğum için şükrettiğimi, Kur’an’ın beni nasıl yücelttiğini, namazın en büyük umutsuzluk ve yeiste dahi insana nasıl güç verdiğini, dünyanın Müslümanları iyi ve kötü diye ayırma arzusundan neden daha karmaşık olduğunu anlatmaya çalıştım.

Almanya’da yavaş yavaş yerleşik hâle gelmeye başlayan ilahiyat fakültelerine devletin ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eleştirel bir akıl, ilahiyatın olmazsa olmazı. Devletin bu fakültelere olan ilgisi de dışarıdan ilahiyata aşılanmaya çalışılan ilgiler kadar sorunlu. İslamcılığa, hatta çoğu insan tarafından bilinmeyen ve tanınmayan İslam’a karşı duyulan korku bu fakülteler söz konusu olduğunda büyük bir rol oynuyor ne yazık ki. Neticede de İslam ilahiyatları Alman üniversitelerinde “Müslümanlar çok sevildiği” için kurulmuyor. Fakat bununla birlikte ilahiyatçıların görevinin bilimsel ilkelere bağlı kalmak olduğu unutulmamalı. Bilimsellik, tam da bizim İslam ilim geleneğimizin ortaya koyduğu bir değer. Bu değer kimden olursa olsun dışarıdan gelen taleplerden, beklentilerden ve beslenen ümitlerden bağımsız kalmak zorunda. Bu beklentilere kapılmamak ve ilahiyatın asıl semerelerine odaklanmak, sadece “muhafazakâr, liberal, reformist” gibi etiketlenmelerden değil, aynı zamanda sorunlu ilgilerden de uzaklaşma imkânını beraberinde getirir.

 

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar