Halep Dillere Destan Şehir Halep ve Yenilmez Savaşçıları

Esad rejimi hangi metodu kullanırsa kullansın Suriye’deki direnişi zayıflatamıyor. İnsanlar toprağa dikilmiş ağaç gibi hiçbir yere gitmiyorlar. Katliamların yapıldığı meydanlara yakın duruyorlar, sevdiklerinin mezarlarının yanında duruyorlar, yıkılmış evlerinin yanında duruyorlar. İntikam ateşini muhafaza ediyorlar. Ama her şeyden önce insanlık ve özgürlük için tüm dünya adına mücadele ediyorlar.

Lina Shamy 1 Kasım 2016

Halep, 2010 Yazı, Saat 21:30

Serin bir meltem esiyor, çevredekilerin bakışlarından kaçmaya çalışıyorum. Yaz okulu için Suriye’ye gelmiş olan Suriyeli ve Japon öğrencilerden oluşan bir gruplayız. Eski Halep şehrinin daracık sokaklarında kahkahalarımız yankılanıyor. Biz yüzlerce yıl önce yapılmış taş yolların üzerinde yürürken eski şehrin ana çarşısındaki dükkânlar kapanmaya başlamış. Tepemizdeki ay bize gülümsüyor, binaların taşları mırıldanıyor ve her bir yapı, her bir koku bir hikâye anlatıyor. İnsan buradan her geçtiğinde kalbine bir hançer saplandığını hisseder.

2011 Yazı

Öyle hızlı koşuyordum ki artık bacaklarımı hissedemiyordum. Tek istediğim o canavarlardan, rejimin “Şebbiha” isimli çetelerinden saklanmaktı. Protesto esnasında söylediğimiz marş yarım kalmıştı. Çünkü protestoculara Şebbiha çeteleri saldırmıştı. Şimdi de bizi kovalıyorlardı. Canımı kurtarmak için kaçarken marş zihnimde hâlâ devam ediyordu. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki durduğum anda yok olacağımı biliyordum. Çeteler bizi arabayla takip ediyorlardı ve tek yapabildiğim koşmaya devam etmekti.

Sonunda bitap düşmüştüm, bir binaya girdim. Beni fark etmezler, güvende olurum diye düşündüm ve rastgele bir evin kapısını çaldım. Yaşlı adama beni içeri alması için yalvardım, ama kapıyı yüzüme kapattı. Çığlık atmaya başladım. Kapıya hızlıca vurmaya başladım. Arkamda giriş kapısının sertçe çarptığını duyduğumda ise donup kaldım. Şebbiha çeteleri beni oracıkta yakaladı ve Esad’ın güvenlik şubelerine gönderdi.

Aynı yıl mevsim sonbaharken serbest bırakıldım. Okul başlamak üzereydi. Sıramda oturmuş bütünlemelere kalmış son sınavımı yazıyordum. Genç ve garip bir kadın sınav salonunun dışında beni bekliyordu. Ben salondan çıkarken kadın bana gülümsüyordu. Beni durdurdu ve üniversitenin odalarından birinde birkaç dakika boyunca bana sorular sordu. Onunla birlikte yürüdüm. Şüphelenmemiştim, neticede bu kadın herhalde aynı okulda okuduğum biriydi.

Kadın beni üniversitedeki Baas Parti Ofisine götürdü. Baas Partisi Suriye’deki neredeyse tek siyasi partiydi. Kadın kapıyı açtı, masada oturan bir adam vardı. “Lütfen oturun.” dedi kadın, kendisi de önümdeki bir sandalyeye ilişti. Adam masasından doğrulup kapıyı kapatana kadar her ikisi de nazikti. “Benim kim olduğumu biliyor musun?” diye sordu adam. “Afedersiniz ama ne istiyorsunuz?” dediğimde elindeki beyaz kâğıdı sallayarak, “Bak canım benim, simdi açıkça ve doğrudan söyleyeyim. Eğer rejime karşı herhangi bir gösteri planladığın, katıldığın ya da millî güvenliğimizi tehdit edecek herhangi pis bir işe bulaştığın kulağıma gelirse kalemimin tek hareketiyle seni yok ederim. Üniversite hayatın biter, geleceğin mahvolur.” dedi.

15 Ocak 2013

Şehir ikiye bölünmüş durumda, ben o zamanlar “rejimin hâkim olduğu bölgeler” denilen batı tarafındaydım. Gökyüzünde savaş uçakları Esad rejimine karşı silahlı direniş gösteren Özgür Suriye Ordusu’nun hâkimiyetindeki şehrin doğu yakasını bombalıyordu. Birkaç ay sonra yüzde 60’tan fazlası Özgür Suriye Ordusu tarafından kurtarılmış olan Halep Üniversitesi’nde gösterilere tekrar başladık. Üniversite konum itibarıyla Esad’ın bölgesindeydi. Tüm Suriye halkı için özgürlük, adalet ve onur çağrısında bulunduk. Halep’in kurtuluşundan yalnızca iki ay önce, 17 Mayıs 2012’de Halep Üniversitesi’nde en kalabalık gösterilerden biri gerçekleştirildi.

Üniversitede o yarıyılın ilk sınavı olan tasarım sınavını yazıyordum. Güneşli bir gündü. Çizim yapmak ve çizimlerimi düzeltmekle o kadar meşguldüm ki aklımdaki tek düşünce sınavı zamanında yetiştirip yetiştiremeyeceğim idi. Birden çizimlerim toprak ve taş yığınları arasına gömüldü; yanımdaki pencerenin camları gözlerimin önünde âdeta kuma dönüşüp havaya saçıldı. Kafamı kaldırdım, şok içinde sahip olduğum tek arkadaşımı aramaya koyuldum. Hayatta mı değil mi bilmiyordum. Hava saldırısı sonucu içinde olduğumuz binanın yalnızca on metre ilerisinin, yani üniversitenin vurulduğuna inanamıyordum. Rejimin bize gönderdiği cüretkâr mesaj gayet açıktı: “Bana ait bölgelerde gösteri yapmaya, özgürlük çağrıları yapmaya devam ederseniz sizin de sonunuz bu olacak!”

Eylül, 2014, Doğu Halep

Artık dünyadaki en tehlikeli şehir deniyordu Halep için. Oda arkadaşım çok hastaydı, gece boyunca vücuduna ıslak havlu koymuştum ancak ateşi hâlâ yüksekti. Durumu giderek kötüleşiyordu ve ben çok korkuyordum. Yalnızdık, sadece o ve ben vardık. Telefonum çekmiyordu, elektrikler kesikti. Esad helikopterleri gökyüzünü işgal etmiş, her yeri bombalıyordu. Yapabileceğim bir şey yoktu. Arkadaşımın giyinmesine yardım ettim. Biz aşağı kata inerken bombardıman sesleri yükselmeye başladı. Caddenin tam ortasında durmuş, en yakın hastaneye gidebilmemiz için yoldan geçen arabaları durdurmaya çalışırken arkadaşım kaldırımda oturuyordu. Bir sonraki akşam ölümün kol gezdiği bu şehirde bir tiyatro oyununa katılmak için hazırlandığıma inanamıyordum.

Ağustos, 2015 Halep’in Doğu Tarafı

Artık iki aylık evliydim. Sabahın erken saatlerinde oturma odasında uzanıyordum. Savaş uçaklarının ve bombaların çıkardığı gürültü korkunçtu, tüm benliğimizi korku sarmıştı. Birden bir savaş uçağı hemen üstümüzden geçti. Sesi gökyüzünü yırtıyordu sanki. Sokaktaki insanlar çığlık çığlığa, “Kaçın, varil bombası atıyorlar!” diye bağırıyorlardı. Bunun hayattaki son anlarımız olduğunu hissettim, eşim Yusuf’a sıkıca sarıldım ve bombalar patladı. Bina yıkılırcasına sarsılıyordu. Oluşan basınç inanılmazdı. 30 metre uzağımızda bir varil bombası patlamıştı. Ölüme karşı başka bir savaşı daha kazanmış gibi ikimiz de birbirimize gülümsedik. Aynı yılın sonlarına doğru “Bread Way” adlı tiyatro grubuna katıldım. O yıl aralık ayında Halep’in doğu yakasında ikinci oyunumuzu sahneledik.

15 Ekim 2016

Tüpümüz bitmişti, kahveyi pişirmek için odun kullandım. Sandalyemde kraliçe gibi oturmuş, bu eşsiz hazineyi yudumluyordum. Esad kuvvetlerince üç ay boyunca kuşatma altında kalan şehirde kahve bulmak çok zordu. Ölümün kokusu her taraftaydı. Rejim ve Rus savaş uçaklarının kulakları delen motor seslerini duyuyordum ve hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk: “Ölme sırası şimdi hangimizde?”

Burnuma dolan başka bir koku daha vardı, direnişin kokusuydu bu. Esad ve Rus hava araçlarının havada manevra yapmasını engellemek için direnişçilerin yaktıkları plastiklerin etrafa saçtığı koku. İnsanların bir zamanlar enerji üretmek için kullandıkları plastik, şimdi direniş için kullanılıyordu.

Bu insanları yenmek mümkün değil. Bu katil rejim hangi metodu kullanırsa kullansın direnişi zayıflatamıyor. Bu insanlar toprağa dikilmiş ağaç gibiler, hiçbir yere gitmiyorlar. Katliamların yapıldığı meydanlara yakın duruyorlar, sevdiklerinin mezarlarının yanında duruyorlar, yıkılmış evlerinin yanında duruyorlar. İntikam ateşini muhafaza ediyorlar. Ama her şeyden önce insanlık ve özgürlük için tüm dünya adına mücadele ediyorlar.

Fotoğraf:©Flickr.com/ Christiaan Triebert

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar