AfD “Türk-Alman Krizinin Etkisi, AfD’nin Etkisinden Daha Büyük.”

Kültür bilimci ve etnolog Prof. Dr. Werner Schiffauer ile Alman Federal Meclisi’nde sağ popülistlerle önümüzdeki 4 yılı konuştuk.

Şeyma Karahan 1 Kasım 2017

Almanya Genel Seçimleri’nin ardından toplumun son yıllarda hiç bu kadar bölünme yaşamadığı iddia ediliyor. Bu düşünceye katılıyor musunuz?
Ben toplumdaki bölünmenin daha net ve görünür bir hâle geldiğini düşünüyorum. Yoksa bu durumda bir artış yok.

Federal Almanya’da nüfusun yüzde 20’si her zaman sağ nasyonalist bir görüşe sahipti ve yine ülkede belli bir oran da her zaman daha açık, daha çeşitliliğe sahip bir ülke istiyordu. Şu anda gördüğümüz tablo ise bu farklılıkların mülteci politikası sebebiyle daha net bir hâle gelmiş olması. Eskiden beri hep var olan ve belki gelecekte de varlığını koruyacak olan şey, CDU/CSU partilerinin yüzde 20 oranındaki bu kitleyi kendi partilerine dâhil etmeye çalışması ve politikalarını da bu doğrultuda düzenlemesi. Seehofer bunu yapmak için özel bir çaba sarf etmiştir. Bu çaba bazen biraz daha fazla, bazen de daha az olumlu sonuçlanmıştır. Buna ek olarak, açıkça sağcı olan partiler de başarıya ulaştılar. Cumhuriyetçiler, NPD ve şimdi de Almanya İçin Alternatif (AfD) Partisi gibi.

Durumun bu noktaya gelmesinin muhtemel sebebi CDU’nun Merkel öncülüğünde 2015 yılı yazında sınırları mültecilere açması ve bunun sağ çevre tarafından kendi kimliklerine yapılan bir hainlik olarak algılanması.

AfD Partisi 92 milletvekiliyle Federal Meclis’te yer alıyor. Elde edilen başarıya bakılırsa artık “protest seçmenden” bahsetmek mümkün değil. Sağ popülist bir partinin toplumun belli kesimlerinden bu kadar destek almasının sebebi nedir?
AfD Partisinin seçmenleri yalnızca protesto seçmeni değil. Bence konu şu anda toplumda iki farklı vizyonun karşı karşıya gelmiş olması. Bunlardan ilki, çokkültürlü, dünyaya açık ve çeşitliliği kendi markası olarak gören bir Almanya’dır. Diğer bir ifadeyle “Renkli bir Almanya istiyoruz. Etnik ulusalcılığa sahip tek tip bir Almanya’da yaşamak istemiyoruz.” diyenler. Bunların karşısında da ulus devlete büyük umutlar bağlayan ve kendilerini ulus devlet içinde korunmuş gören, ulus devleti güçlendirmek isteyen ulusalcılar var. Bu gruplar hep var olacaklar.

AfD Partisinin siyasette uzun vadeli bir etken olacağını düşünüyor musunuz?
AfD Partisi tarih sahnesinden de silinebilir. Bu durum, siyasetin durumuna bağlı. Öte yandan parti varlığını koruyabilir de. Daha önemli olan soru, sağcıların Alman toplumundaki bu yüzde 20’lik oranı aşarak büyüme ihtimalleridir. Böylelikle merkez, sağa kayacaktır. Asıl belirleyici olan nokta da budur. Yoksa sağcıların kazanılabileceğini ve toplumda var olan yüzde 20’lik oranın kaybolacağını ben düşünmüyorum.

Bu yüzde 20’lik dilimin daha da büyümesi nasıl engellenebilir?
Ben Almanya’da son yıllardaki en büyük başarılardan birinin 2015 yılındaki mülteci çalışması olduğunu düşünüyorum. Bu çalışmada toplum, lokal düzlemde yeniden ayağa kalkmış, yeniden şekillenmiş ve sürükleyici bir canlılığı ortaya çıkarmıştır. Bu sürükleyicilik de lokal düzlemde var olabilecek en iyi şeydir. Şehir halkı için zorluklarla beraberce başa çıkma durumu ve şehirdeki herkesin dâhil edildiği bu program dayanışmanın, şehre olan bağlılığın, şehre güvenmenin ve çeşitliliğin birlikte başarıldığının öğrenilmesi anlamına geliyor. Bu noktada tüm bunların birlikte işlediği ve bu durumdan gurur duyulabileceği de öğrenilmektedir. Yetişkin bir birey olduğumdan beri Berlin’in Kreuzberg semtinde yaşıyorum. Kreuzberg’in sahip olduğu kimliğin, buranın belli bir tarihe sahip olmasına veya yerleşik vatandaşlarına, gelenek ve göreneklerine dayanmadığını görebilirsiniz. Aksine, Kreuzberg çeşitlilikten ve nüfustan, aynı zamanda birlikte yaşamayı bir şekilde öğrenebilmemizden doğan gururdan ve bu ortak yaşamın takdir edilmesinden beslenmektedir. Bu bir fırsattır. Bu tarz modellerin fazlalığı ne kadar artarsa ve Almanya’da sivil toplum olarak komünler ve şehirler düzleminde tabanda yaşamayı ne kadar başarırsak diğerlerinin korkusu da o kadar azalacaktır. Mülteci projelerinde cami cemiyetleriyle çoğunluk toplumu ne kadar ortak çalışırsa cami cemiyetlerine karşı duyulan kaygı ve iletişim kurma korkusu da o kadar kolay yok olacaktır. Ben asıl zorluğu şehir sivil toplumunun gelecek yıllarda daha da canlandırılmasında, diğer bir deyişle şehrin eskiden ve kısmen de bugün sahip olduğu canlılığının kurtarılmasında ve sürdürülmesinde görüyorum.

AfD üyelerinin kamuoyunda açık ırkçı ifadelerde bulunduğunu gördük. Bunun Federal Meclis’teki meclis oturumlarına da yansıyacağını düşünüyor musunuz?
Anlaşıldığı kadarıyla AfD partisinin iki kanadı var. İlk kanadı ırkçı söylemlere karşı dikkatli olan kanat. İkinci kanat ise ırkçı söylemlerden kazanç sağlamaya çalışan kısım. Bunu eyalet meclislerinde yaptılar ve mecliste de yapacaklardır. Burada da soru merkez partilerin nasıl tepki vereceğidir. Irkçı söylemler sayesinde merkezden puan toplamaları durumunda gitgide daha sık bir şekilde bu ırkçı söylemlere yer vereceklerdir. Ancak merkezden puan toplayamazlarsa bunu keseceklerdir, aksi hâlde kendilerine zarar verirler. Burada da benim için AfD içerisindeki sağcı grup önem arz etmiyor. Onları zaten kazanamayacağız. Onları daha uysal bir hâle de getiremeyeceğiz. Irkçı söylemlerde bulunmasalar bile bu düşüncelere sahip olmaya devam edecekler. Onlar dünya görüşlerini değiştirmeyecekler. Önemli olan merkeze sahip çıkmak.

Avrupa çapında siyasetin sağa kaydığı sıkça yineleniyor. Siz bu yükselişin devam edeceğini, hatta önümüzdeki yıllarda daha da gelişeceğini düşünüyor musunuz?
Maalesef evet. Örneğin Fransa’da Ulusal Cephe sol partiyi, dolayısıyla komünist bir partiyi kısmen devralmayı başardı. Bu elbette çok tehlikeli bir süreç. Burada çözümü nasıl bulacağımızı da araştırmamız gerek. Ben 2015 yılında mültecilerin gelişinin ardından hâl diliyle “Siz de bu topluma dâhilsiniz. Herkes bu topluma dâhil ve herkes buraya katılım gösterebilir. Herkes de bu katılımdan fayda sağlayabilir.” diyen girişimler nedeniyle oldukça iyimserim.

AfD’nin Federal Meclis’te yer alacağı önümüzdeki dört yıl insanların günlük hayatına etki edecektir mutlaka. Sizce Müslümanlarla gayrimüslimlerin bir arada yaşamı bu süreçten nasıl etkilenir?
Müslümanlarla gayrimüslimlerin toplumsal beraberlikleri şu anda uluslararası alanda Almanya ile Türkiye arasında yaşanan çatışmadan olumsuz etkileniyor. Bence bu durumun etkisi AfD’nin etkisinden daha büyük. İki tarafın birbiriyle iletişim kurarken takındığı bu duyarsızlık bence çok büyük zararlar verecek ve tamiri mümkün olmayan kırılmaların oluşmasına yol açacaktır. Burada karşılıklı birbirini suçlamak çocukça olur. Önemli olan, bu yaşananların dışına çıkarak uluslararası karmaşaların bizim burada tesis ettiklerimizi yok etmesini önleyecek yeni bakış açıları geliştirmektir.

Sizin çözüm öneriniz nedir?
Açıkça konuşmak gerekirse şu anda verebilecek pek bir tavsiyem yok. Şu anda kilit nokta Diyanet, dolayısıyla DİTİB. Burada Alman politikasının ihmalleri de kendisini gösteriyor. Alman siyaseti Alman İslam Konferansında Müslümanlar Koordinasyon Merkezi’ni (KRM) kabul etmeyi ve onu muhatap olarak yapılandırma fırsatını değerlendiremedi. Bu yapılsaydı Müslümanların temsilinde hem çeşitlilik, hem de birlik olacaktı. Bunun yerine sürekli olarak DİTİB üzerinde duruldu. Bunun olumsuz sonuçları ise bugün ortaya çıkıyor. Şimdi nasıl ilerleyeceğimizi düşünmemiz gerekiyor. DİTİB’le ilgili bu gidişat, Türkiye’den getirilen vaizlere bu kadar bağlanılması uzun vadede başarı vaat etmiyor. İkinci ve üçüncü neslin Türkiye’den gelen vaizlerden memnun olmamasının sebebi ideolojik veya nasyonalist nedenlerden kaynaklanmıyordu. Memnun olmamalarının sebebi bu vaizlerin Almanya ile oldukça az ilişki kurmalarıydı. Diğer bir sebep ise dilsel açıdan onları anlayamamaları veya geleceğe yönelik bir gençlik çalışması oluşturamıyor olmalarıdır. Almanya’da büyümüş vaizlerin görevlendirilmesi yönündeki çalışmaların giderek artmış olması elbette tesadüf değildi. Bu açıdan şu anda DİTİB’te söz konusu olan Türkiye’ye çok güçlü bağlılık ve kontrol politikası sürdürülemez. Bu anlamda kutuplaşmanın ötesinde bir yolun bulunması önemli.

“İşte Böyle Üstesinden Geliriz”* adlı çalışmanızda, konu mülteciler olduğunda Alman sivil toplumunda gönüllü çalışmaların büyük bir potansiyel olduğunu söylüyorsunuz. Bir yandan yardıma hazır açık bir sivil toplum var, diğer tarafta ise “kaygılı vatandaşlar” ve yakılan mülteci kampları… Bunlardan hangisi Almanya’ya yön verecek?
Mültecilerin gelmesi Almanya’da klinik bir tepki yarattı. Sivil toplumun iki kanadı birbirinden daha da ayrıldı. Genel olarak ulus devletin görevi konusunda tartışıldı. Diğer bir ifadeyle, “Ulus devlet gerçekten bizim geleceğimiz mi yoksa ‘ulus sonrası’ bir düzene mi varmamız gerekiyor?” soruları belirginleşti. Bazıları güveni ulus devlette görüyor ve Merkel’i homojen ulus devlet idealine ihanet eden biri olarak niteliyorlar. Diğerleri ise “Tabii ki ulus devletin sahip olduğu yapılar var ve ulus devlet öyle bir anda da yok olmayacak. Ancak bakış açısı ulus devleti aşarak ulus sonrası (postnasyonal) bir düzene ulaşmak olmalıdır” diyor.
Bu ayrımın sebeplerinden biri, ben ve benim neslimin, ulus devletin sonuçlarının yaşandığı bir Almanya’da büyümüş olmamız. Ulus devlet 20. yüzyılın tahrip edici programıydı. Ulus devlet sonsuz acılara sahne oldu ve Birinci ile İkinci Dünya Savaşında sonsuz felaketler, sürgünler ve soykırımlar yaşadı. Bunların hepsi ulus devlet adı altında gerçekleştirildi. Şimdi bir anda ulus devlet ideolojisinin yeniden canlandırılması, diğer bir deyişle tahrip edici bu ideolojinin üstlenilmesi beni dehşete düşürüyor.

Kitabınızda şöyle yazıyorsunuz: “Siyaset, tek çözümü (mültecileri) sınır dışı etme, tecrit etme ve yıldırmada görürken vatandaşlar kendi girişimleriyle açık bir topluma giden mümkün yolları ortaya koydu.” Sanki burada bir ikilem var: Alman siyaseti, mülteciler, yabancılar, Müslümanlar konusunda “kaygılı” vatandaşları daha ciddiye alıyor ve kısıtlayıcı bir mülteci politikası uyguluyor.Sizce açık bir toplum için çalışanların sesi çok mu kısık ve duyulmuyor mu?
Değindiğiniz soru temel sorulardan bir tanesi. Ben yerel/komünel/bölgesel düzlemden gerçekten umutluyum. Bölgesel bir zeminde buluşulabileceğini ve bir şeyler yapılacağını düşünüyorum. Ancak ulus devlet düzleminde bunlar daha zor. Ben bahsettiğiniz kitapta halk hareketinin daha güçlü bir siyasi eyleme dönüşmesi gerektiğini, çünkü ulus devlet politikasındaki sınır dışı etme pratiklerinin mültecilerle yapılan fiili çalışmaları da mahvettiğinden bahsettim. Bazıları sınırların açılmasını talep ederken buna karşı olanlar da olacaktır. Bir program geliştirmeyi oldukça zorlu kılan da budur. Son yapılan Almanya Genel Seçimlerinde mülteci hareketinin oylarının, diğer bir ifadeyle mülteciler için çalışmalar yapan 6 milyon kişinin oyunun neredeyse etkisiz olduğu çok daha net bir şekilde anlaşılmıştır. Bunun sebebi mültecilere destek talebini genelleştirmenin oldukça zor olmasındandır. Belki de bu talebi karşılamanın alternatif bir yolu şehir düzleminde çalışıp, görünür bir seçenek sunarak ulusal siyaseti gitgide huzursuz etmektir. Çünkü bu şehir hareketi ulusal siyasete rahatsızlık vermektedir. Güvenlik güçleri mültecilerin sınır dışı edilmelerine karşı gösterilen bölgesel direniş sebebiyle oldukça gerilmiştir. Sınır dışı edilmelere karşı gerçekleştirilen direnişe belediye başkanları ve halk katılmaktadır. Dolayısıyla bu sol kesim ya da birkaç iyi insanın yer aldığı bir direniş değil. Benim üzerinde durmak istediğim şey de tam olarak bu. Şu anda bir ihtimal göremesem de bölgesel ve şehirsel tabanda birlikte yaşanabileceğine dair iyi modeller tasarlarsak bu, bir süre sonra ulusal siyaseti de etkileyecek.

Mülteciler tehdit olarak görülüyor, Türkiye kökenlilerin anavatanlarıyla ilişkisi sorun olarak algılanıyor. “Öteki”ne karşı bu korkunun nedeni ne?
Şu anda mültecilere karşı var olan korku esasen genel anlamda İslam’a duyulan korkudur. Bunlar seçim kampanyalarına da sirayet eden İslamofobik eğilimler. Bu korkuyu gidermek için çalışmaya devam etmek gerek. Çünkü bu noktada da uygulanacak en iyi program birlikte çalışmak.

Almanya’daki Türklerin dışında da Türkiye’ye olan ilişki hep böyleydi zaten. Göç araştırmaları kişinin göç ettikten sonra vatanına karşı olan ilişkilerini ayakta tutmasının oldukça doğal olduğunu söyler. Bunun böyle olması iyidir ve aynı zamanda bir sermayedir. Bu alanda gelecek için imkân ve perspektifler bulunmaktadır. Burada söylenmesi gerekenler belli: “Hayır, bizim geleceğimiz ulus devletin ötesinde. Biz geleceğimizi araya sınırlar çekmekte, birbirimizle karşı karşıya gelmekte görmüyoruz. Aksine ulus aşırı bir bağlamda yaşayabileceğimiz ve uzlaşacağımız bir temel oluşturmakta görüyoruz.” Elbette Türkiye’yle, Türkiye’deki ailelerle ilişki de tabiidir. Güçlendirilmesi gereken ulusçuluk değil, budur.

Bu durumda asimile olma talepleri geldiğinde daha da güçlenen Türk ulusalcılığını hatırlamakta fayda var. Bireyler ulus aşırı şartlarda yaşayan bireyler olarak değil, yalnızca ulus devletin vatandaşları olarak görülüyor. Bu hayatın onurlu ve iyi olması için milletleri aşan bir ilişki kurmamız gerek.

*Almanya Şansölyesi Merkel’in 2015 yılında ülkeye mültecilerin alınmasının ardından “Bunun üstesinden gelebiliriz.” (Alm. “Wir schaffen das”) şeklinde kullandığı ifade bir sembol hâline dönmüştü. Schiffauer’in “İşte böyle üstesinden gelebiliriz.” (Alm. “So schaffen wir das”) kitabı da Merkel’in o sıralarda dile getirdiği bu cümleye atıfta bulunmaktadır.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar