'Galatasaray'

Bize Kendimizi Anlatan Futbol ve Taraftarlık: Jupp Derwall ve Türkiye’sine Bir Bakış

Sporu entegrasyona tanıdığı imkânlarla algılamaya öncelik veren Almanya’da yapılan bir anketin bulguları, ırkçı tutumların toplumdaki yaygınlığına dair iç karartıcı bir tablo ortaya koydu. Peki, kitleleri peşinden sürükleyen futbolu daha bütüncül bir yaklaşımla ele almak neden önemli? Burak Gücin, Alman teknik direktör Jupp Derwall’ın Galatasaray’daki dönemini merkeze alarak düşündü.

Jupp Derwall ve koltuğunu devrettiği Mustafa Denizli, Ali Sami Yen Stadyumu. Fotoğraf: Anadolu Ajansı.

Almanya’nın ev sahipliğinde sürmekte olan 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası, sadece ev sahibi ülkenin İskoçya’ya karşı 5-1’lik sükseli ve önceki yıllardaki kötü futbolunu unutturan galibiyetinin canlandırdığı zafer hayalleriyle başlamadı. Turnuva başlamadan kısa bir süre önce yayımlanan bir kamuoyu araştırmasına göre, Almanya’da neredeyse her 5 kişiden 1’i takımda daha fazla etnik Alman oyuncuya yer verilmesi gerektiğini düşünüyor ve takım kaptanlığını Türkiye kökenli İlkay Gündoğan’ın üstleniyor olmasından rahatsızlık duyuyor.

Almanya İçin Alternatif Partisinin (AfD) ülke genelinde benzer bir oy oranını yakaladığı güncel duruma ve 2018’deki Mesut Özil’in millî takımdan ve ülkeden ayrılma kararı aldığı sürece bakıldığında yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtlığı hakkında hâlihazırda bilinmeyen neyin bu anketle açığa çıktığı sorgulamaya açık. Yine de bu son vaka belki de daha geniş bir perspektif edinmemize yardım edebilir: Aşırı sağ tarzı siyasetin savunduğu daha kapalı, içe dönük, “herkesten daha eşit” vatandaşları için demokratik değerleri önceleyen “Avrupa kalesi” fikrinin “normalleştiği” bu kıtada futbol gibi popüler sporlar da bundan nasibini daha fazla alacağa benziyor. Oyuncu havuzları ve sportif başarılarında göçmen kökenli sporcuların büyük bir hacme sahip olduğu Fransa ve Almanya gibi ülkelerde kurumsal anlamda sporda çeşitlilik savunulurken başarısızlıkta göçmen kökenli sporcuları yüksek sesle suçlamaya niyetliler arasındaki kedi-fare oyunlarını daha sık aralıklarla izlememiz mümkün.

Galatasay’ımız hakkında yine bir bahane bulup yazmama müsaade eden Perspektif’teki -konu seçimi benden menkul- bu keyfi yazımda, bundan 17 yıl önce bugün hayatını kaybeden Josef “Jupp” Derwall’in (1927-2007) Türk futboluna nasıl etki ettiğini ele alacak ve futbolu da kuşatan toplumsal olana dair sahici gözlemleri üzerinden sporu entegrasyon ekseninden daha bütüncül bir sosyal hayat minyatürü olarak görmeye gayret edeceğim.

Derwall gibi -iki farklı ülke arasında beraber iş yapma örnekleri bırakmış- figürler bu konumları hasebiyle en iyi ihtimalle bazı devlet nişanlarıyla taltif edilir, benimsendikleri camialar tarafından “tarihi değiştiren kişi” olarak anılır ama geriye yeterince dikkat verilmeyen bir konu kalır: O da geçirdikleri sürenin toplumsal ve organizasyonel hayata nasıl bir ayna tuttuğudur. Başarılarını nominal olarak anmaktan daha önemli olan, ayna tuttukları bu çok boyutlu konunun etraflıca masaya yatırılmasında saklı. Bu eksiklik sadece dar manasıyla futbolu değil, askerî alandan mimariye, edebiyatı, sanatı, mühendisliği ve daha birçok teknik uzmanlık dalını alakadar etmekte. Derwall’in arkasında bıraktığı “Türkiye Anıları” başlıklı hatıratı ve az çok tanıdığımız Galatasaray dönemi bu eksiliği gidermek amacıyla atabileceğimiz [sezgisel] adımları hızlandırabilir.

Başarısızlığın Ardından Konfor Alanını Terk Eden Derwall

1984’ün yazında Derwall’ın Galatasaray’a gidişi sadece Türk spor kamuoyunu değil, Almanya’yı da şaşırttı. 1980’de Avrupa Futbol Şampiyonası’nı ülkesine kazandıran, 1982’deki Dünya Futbol Şampiyonası’nı finalde İtalya’ya karşı kaybeden Derwall, EURO 1984’e erken veda etmenin ardından Bundesliga ekiplerinden aldığı teklifleri reddederek o zamana kadar futboluna pek muteber bakılmayan Türkiye’ye geldi.

Derwall’ın neden bu sürpriz kararı aldığı -hatıratına ve medyaya yansımış haberlere rağmen- bütün detaylarıyla bilebildiğimiz bir şey değil. Galatasaray adına görüşmeleri bizzat yürüten Başkan Alp Yalman ve yöneticilerden Faruk Süren’in Derwall’le Almanya’da kendi lisanında yaptığı görüşmelerdeki ısrar ve Galatasaray’ı kalkındırmaya dair hedeflerinin bir noktada Derwall’i baştaki menfi cevabından döndürdüğünü bilmekteyiz. Bu noktada elimizde kalan seçenek dönemin şartlarını yeniden düşünme ve makul bir niyet okuma çabasını gerektiriyor. Ben de müsaadenizle bunu yapacağım.

Derwall’ın imza attığı Galatasaray bugünkü başat ve bir şekilde kupayı rakiplerine bırakmayan görüntüsünden uzakta, diğer büyük kulüplerinden daha az taraftara sahip, o yıllardaki Fenerbahçe-Trabzonspor rekabetini geriden takip eden ve bir diğer rakibi Beşiktaş toparlanmaya başlamışken 1973’ten beri şampiyonluk hasreti çeken bir kulüptü. Türk spor camiası ve taraftarı son yıllardaki şahit olduğumuz kadar bıçkın, sabırsız, talepkâr ve kaotik olmasa da başarının acilen talep edildiği bu tehlikeli sularda aranan kurtarıcı figürleri -Fatih Terim, Mustafa Denizli ve Şenol Güneş gibi tarihte yerlerini almış yerli hocaların henüz sahneye çıkmadığı bu dönemde- genellikle yabancı hocalardı.

Önceki tercübelere benzer bir arayışla kapısı çalınan Derwall’ın yelkenlerini suya indiren faktör, herhâlde EURO 1984’teki hezimetinden sonra kendi ayağa kalkma isteğini yeniden doğmaya mecbur bir kulüple buluşturmak olmuştu. Ama önceki deneyimlerden farklı olması hasebiyle dikkat çeken bir unsur ise Derwall’ın teknik direktörlük geçmişi. Türk kulüpleri, o döneme kadar yurt dışında takım çalıştırma tecrübesi olan Birleşik Krallık, Yugoslavya, Macaristan, Romanya ve İtalya menşeli hocalara yönelmekteydi. Derwall 1984’te geldiğinde Türkiye’de görev yapacak ilk Alman hocaydı. Buradaki farklılık sadece Türk futbolu kaynaklı değildi, o döneme kadar Alman futbolu dışına çıkmamış olan Derwall için de bütünüyle yeni bir macera başlıyordu.

1926’dan günümüze kadar sadece 12 farklı teknik direktör ile çalışmış Almanya’da bu 12 isimden 7’si daha önceki teknik ekiplerde çalışmış asistanlar. Yeni Millî Takım Teknik Direktörü’nün önceki hocanın yardımcılarından biri olmasına sık rastlandığı bu kurumsal devamlılığa ve ülkenin futbol ekolüne sahip olmasına öncelik veren bu “matruşka” sisteminin dördüncü hocası (Bundestrainer) olan Derwall de aslında Bundesliga’daki geçmişinde çok uzun süre kulüp hocalığı yapmış ve ülkenin büyük takımlarını çalıştırmış birisi değildi. Millî takımdaki başarılarıyla döneminin en önemli futbol isimlerinden biri olsa da aslında Derwall’ın kendi isminin taşıdığı ağırlıktan evvel Alman futbol geleneğini akla getiren bir hoca olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ama Alman futbol kamuoyunun gözünde Derwall artık [çok da] istenmeyen bir adamdı: EURO 1984’teki erken elenmenin ardından görevden ayrılmış olması Derwall’e dair tepkileri dindirmemiş ve bu durum sokağa çıktığı anlarda işittiği sözlü tepkilerle Derwall’e hatırlatılmaktaydı.

Derwall’ı muhtemelen Galatasaray’a ve konfor alanı olan Almanya’dan ayrılmaya iten de içinde bulunduğu durumda kendini yeniden ispat isteğinin daha iyi peşinden koşabileceği bir yer bulduğu ve belki işinin daha kolay olacağını düşünmesiydi. Peki, artık emekliliğin kıyısındaki tecrübeli bir hocanın arayacağı “modern” koşullara Galatasaray ne kadar sahipti?

Şartlara Uyarak ya da Koşulları Anlayarak Bir Şeyleri Değiştirmek

Tesisleşme konusunda eksikliklerini son yıllarda kapatmak için yoğun mesai harcayan Türk futbolunun 40 yıl önceki koşulları, Almanya’dan gelen bir hoca adına tarif edecek olursak -sanırım- bir ifade kolayca ön plana çıkacaktır: “Köhnelik.” Nitekim, Derwall’ın Galatasaray’ın teklifini kabul ederken direttiği konuların başında, antrenman tesislerinin yeniden düzenlenmesi ve yenilenmesi geliyordu.

Birkaç yıllık çok da uzun olmayan sürelerle görev yapan yabancı hocalarla pazarlık ederken yıllık ücret, transfer bütçesi ve takımdaki eksiklikler gibi konuları müzakere etmeye alışmış kulüp yöneticileri için bu alışageldikleri bir müzakere konusu değildi. Hele ki yapımı henüz 1982’de tamamlanmış olan Florya’daki antrenman tesisleri için bir yeniden düzenleme isteği gelmiş olması, dönemin kulüp yöneticileri tarafından garip karşılanmış olmalı. Ama kısa dönemde başarıyı hedefleyen Derwall için doğru çalışma şartlarını sağlamak ve uzun dönemi de gözetmek eş öneme sahipti.

2 yıl önce açılmış tesislerin bir çim sahası yoktu: Daha doğrusu maçların çoraklaşmış “çim” sahalarda yapıldığı o dönemde, Türkiye’de çimli antrenman sahaları henüz norm hâline gelmemişti. Oyuncuların altyapı eğitimdeki eksikliklerine ek olarak muhakkak Derwall birtakım nedenlerle çim sahayı giderilmesi gereken başka bir noksan olarak görüyordu: Yerden kayarak yapılacak daha mücadeleci savunma hamlelerine çalıştırmak, alan kapatmayı daha doğru öğretmek ve toplu/topsuz oyunu maç şartlarının aynısıyla çalışmak gibi. Derwall kendi çalışma biçiminin ve modern futbolun gereği olarak gördüğü çim saha ve kondisyon antrenmanı için ayrı bir salon açılması konusunda diretmiş ve bunları yaptırmıştı.

Fiziksel koşulların yanı sıra Derwall’in kulübün yakın geçmişteki makus talihini yenmek için görevlendirildiğini anlaması da çok uzun sürmeyecekti. Ama bunu yapmak hiç kolay olmayacak ve hatta sona doğru yaklaştıkça bunu taraftara rağmen yapması gerekecekti. Derwall bunu yaparken kendini çağrılmış bir mesih gibi görmedi. 1 milyon TL’lik yıllık ücret ve Ayazpaşa’daki Alman konsolosluğuna yakın ev karşılığında imza attığı Galatasaray’da taraftarın duygu durumunu ve futboldan ne beklediğini doğru anlamaya öncelik verdi:

“İnsanların memnun olmadığını hissediyordum. Gündelik yaşamda sadece dert sahibi olmaya alışmışlardı. Ama bir de sevgili kulüplerinin onları hüsrana uğratmasına dayanamazlardı. Hele Türkiye’de, bu olacak iş değildi.

Kulüp ve takımla, Galatasaray taraftarını birbirinden uzaklaştıran bir şey olmalıydı. Ama ne? Sonunda bir gün aradığım cevabı buldum.

(…) Gerçek; Galatasaray’ın yıllar boyunca en sadık taraftarıyla teması kaybetmiş olmasıydı. Sadece İstanbul’da değil, bütün ülkede böyleydi bu. Yaşamlarının anlamı futbol olan, tüm sevinç ve sevgilerini futbolda bulan taraftarıyla teması kalmamıştı takımın ve tahminlerime göre bu sayı, beş-altı milyonu buluyordu.

On bir yıldan beri taraftarlara vaatlerde bulunulmuş, oyuncular satın alınmış ve satılmıştı. Antrenörler işe alınmış ve gönderilmişti. Yönetim Kurulu üyeleri elbise değiştirir gibi değiştirilmiş ve asıl çevreye karşı hiçbir hesap verilmemişti. Bunu şimdi değiştirecektik…”

Antrenman tesisleri yenileyen Galatasaray’da Derwall’e daha iyi bir takım vermek amacıyla transfer atılımı da yapılmış ve 1984-1985 sezonuna başlanmıştı. Ligin ilk yarısında deplasman maçlarında puan kayıpları nedeniyle şampiyonluğa havlu atılırken Derwall’a kredi kazandıran Derbi maçlardaki yüksek galibiyet oranı ve ilk sezonundaki Türkiye Kupası şampiyonluğu oldu.

Takip eden sezonda gelişimini sürdüren ve özellikle de Derwall’ın daha kolay sistemini kurabileceğini düşündüğü Alman altyapılarından gelme “gurbetçi” futbolculara da yönelen Galatasaray, Derwall’e duyulan beklentileri karşılayan bir performans göstermeye başladı. Ama çok istenilen zafer o sezon da gelmeyecekti: Takım namağlup olarak ligi tamamlasa da berabere kaldığı fazla sayıdaki maçlardaki puan kayıpları nedeniyle ligi Beşiktaş’la aynı puanda bitirdi ve gol averajındaki fark nedeniyle şampiyonluğu kaptırdı.

Derwall’a göre, o sezon Galatasaray Beşiktaş’tan daha iyi takım olsa da rakipleri takım kimyası ve bütünlüğünü erken sağlayarak öne geçmişti. 2 sezon boyunca kupaya ulaşamayan Derwall’i teknik ve taktik konulardan daha çok zorlayan konu, başarıya hasret kalmış bir camiaya başarının hemen gelmeyeceğini öğretmek, sabır göstermeye ikna etmek oldu. Son sezonunda artık başarmaktan başka çaresi olmadığını biliyor ve hedefe odaklanıyordu ama kendisini Almanya’dan ayrılmaya iten olayların benzeri ve daha fenaları yaşanmaya başladı.

Beklentileri Yönetmenin Zor Sanatı

Derwall artık 14 yıldır şampiyonluk bekleyen Galatasaray taraftarının sert tepkileriyle karşılaşıyordu. Galatasaray, 1986-1987 sezonunun son haftalarında Rizespor’a deplasmanda kaybetti. Maç sonunda doğru bildiğine inandığı şeyi söyleyerek şampiyonluk kaybının dünyanın sonu olmadığını söyledi ama bu sözleri beklenenden ters bir etki yarattı: Taraftar galeyana gelip Florya’yı bastı ve Derwall’i tartaklamaya kalkıştı.

Bir kez daha istenmeyen adam konumuna düşen Derwall hemen istifa etmeyi düşünse de yöneticilerin araya girmesiyle sezon sonunu bekledi. Henüz bir şey kaybedilmemişken karşılaştığı bu histerik hâl, Derwall’i şaşkınlığa, burukluğa ve üzüntüye sevk etse de anlaşılmayı hak ediyordu:

“Ancak bazen de önemsiz bir şey için kafa göz kırdıracak öz güven eksikliği ve fanatizm derecesinde haktan yana olma duygusu söz konusudur. Atılganlık, gurur, onur, akılsızlık ya da aşırı hırs, ne derseniz deyin. Ciddiye alınmak isteyen cana yakın ve sevecen bir insanın imajını oluşturan şeyler yani. Öte yandan bu imaja kendisi de zaman zaman ters düşer…

Benim Türk dostlarım böyledir işte. Mağlubiyeti zor kabul eden, galip geldiği zaman coşkulanan hüzünlü bir dost, eski bir kurt. Zararsız bir üçkâğıtçı ve birine takılıp makaraya almaktan sevinç duyan ve sonra keyfini çıkararak eğlenen bir afacan. Ama aynı anda da bir düşüncenin ya da kendi kişiliğinin güçlü bir savunucusu. 

Dışarıdan bakan biri için bunları anlamak kolay değildir. Ama Türkiye insanının yaşamını, geleneklerini ve tarihini öğrenmek isteyen biri bunu anlayacaktır.”

Son haftaya kalan şampiyonluk mücadelesinde evinde Eskişehirspor’u 2-1’lik skorla yenen Galatasaray, Beşiktaş’ın berabere kalmasını fırsat bilerek çok beklediği şampiyonluğa ulaştı. Derwall Ali Sami Yen Stadyumu’ndaki taraftarın kendisini omuzlarda taşıdığı bu an için “hayatımdaki en önemli şampiyonluk” dese de artık yorgundu.

Galatasaray’da kendisinden istenen şey, 20-30 oyunculu bir takımı sportif olarak yarıştırmaktan daha fazlasıydı: Milyonların duygularını yönetmeyi gerektiren bir liderlik de gerekiyordu. Akademik futbol geleneğinden gelen Derwall için bu ateşten gömleği çıkarma vakti gelmişti. Teknik direktörlük görevini yardımcılığını yapan Mustafa Denizli’ye devretti. 1 yıl daha kulüpte sportif danışman olarak görev yaptıktan sonra Haziran 1988’de ülkesine tebrikler eşliğinde sessizce döndü.

Giderken ardında “Türkiye’de başarılı olan her yerde olur” veciz sözünü ve Alman teknik direktör furyasını bırakan Derwall için yine de Türkiye sadece bu sözlerinin akla getirdiği zorlukların, mahrumiyetin ve sabırsızlığın diyarı değildi. Türkçe öğrenmeye de gayret gösteren Derwall, Türkiye’yi içinde yaşayan bir diğer insan gibi deneyimlemeyi öncelemişti:

Dünyanın en futbol hastası ülkesinde olduğumu düşünürdüm. Pazarda satıcılar bir yandan bağırarak mallarını satarken, bir yandan da laf sokuşturmayı hiç ihmal etmezlerdi: Ne olacak bu Galatasaray’ın hali, Bay Derwall?, Niye iyi oynamıyoruz? Biri, Cimbom kaput! diye bağırır, öbür yandan bir başka ses gelirdi: En büyük Fener, başka büyük yok!

Bu hem sıra dayağından geçmek gibi bir şeydi, hem de bana bir şeyler yapılması, bir hareket olması gerektiğini, beklentilerin sandığımızın üzerinde olduğunu gösteren sempati dolu karşılamalardı. Geriye dönüp baktığımda söylemem gerekir ki, bu alışveriş gezintileri, şehrin görülecek yerlerini dolaşmak ve insanları tanımak bana çok yardımcı oldu. Onları anlamayı öğrendim.”

“Yabancılar Değil, Başkaları Vardır”

Derwall’in başardıkları ve Türkiye’de göreve devam etseydi daha fazla yapabilecekleri sadece onun eseri değildi. Nitekim, herhangi bir abartıya ya da haksızca önemsizleştirmeye kaçmadan söylenebilecek en hakkaniyetli söz Derwall’in Türk futbolunun çehresini ve istikbalini değiştirmede yardımcı olduğudur.

Futbol tarihçilerinin ittifak ettiği bir tespit, Türk futboluna modern antreman teknikleri ve taktik fikirleri kazandırarak bir yol açtığı olacaktır. Bu yolda yukarıda ismi anılan Terim, Denizli ve Güneş gibi “Türk tipi başkanlık sistemini” siyaset kurumundan önce futbolda hayata geçiren büyük figürlerin en verimli dönemlerinde Türk futbolu, kendi potansiyelini gerçekleştirmeye yaklaştı. Derwall böylesi bir maceraya talip olmadı. Ama buna engel teşkil eden sadece yaşı değildi, iki faktör daha vardı. Birincisi, Derwall kendisine yapıcı eleştiriler değil, negatif duygular yöneltildiğini düşünüyordu ve yoğun baskıdan şikâyetçiydi. İkinci faktör ise aslında Türkiye’deki kendi varlık sebebini sorgulayan bir düşünceydi: Derwall’e göre, bir toplum kendi çözümlerini dışarıdan ithalle değil, kendi içinden çıkan kabiliyet sahibi aktörlere güvenerek aramalıydı:

“Yabancı insanlar ve yabancı ülkeler yoktur; başka ülkeler ve başka insanlar vardır. Güven eksikliği sürekli bir hastalık hâlini almışsa, orada bir sorun var demektir. Ülkenin kendi insanları yerine başka bir dünyadan gelen yabancılar üstün tutulursa sorun çıkar. Ülkenin başarısızlığı televizyonlarda ve gazetelerde öne çıkarılır. Basının eleştirisi, dünyadaki başka her yerden daha kötüdür. Acımasız ve haksızcadır, çünkü kusur bulma illetini somut verilere dayanan bir eleştiriye dayandırmak olanaksızdır.

İşte o zaman durumlar böyleydi Türkiye’de. Benim Türkiye’mde.”

Derwall, 50’li yaşlarının sonunda geldiği Türkiye’sinde kendini belki de hikâyenin [yegâne] kahramanı değil ana karakterlerinden biri olarak gördü. Kitleler hâlinde “misafir işçi” gönderen Türkiye’de her ne kadar kendini yalnızca kısa bir süreliğine gelmiş bir “misafir uzman” gibi konumlandırmaktan kaçınsa da kendisini hep bir limitte hissetti. Ama başkalarından farklı olarak bundan gocunmama lüksüne sahipti.

Başlangıçtaki anketin bulgularına dönecek olursak; acaba günümüzde doğup büyüdükleri ülke için ter döken göçmen kökenli spor insanları -başarı ve başarısızlık durumlarındaki muamele farkını Demokles’in kılıcı gibi hissederken- neler düşünüyor? Ya da ekran başında müsabakayı takip eden diğer göçmen kökenliler?

Derwall’in 1980’lerin ortasında yaşadığı “Türkiye’si” ve kendi ülkesi Almanya, 40 yıl sonrakinden oldukça farklı: Türkiye’nin millî takımlarında Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yetişme çok sayıda sporcu forma giyerken Almanya’nın takımlarında kökenleri Türkiye ve başka ülkelerde olan sporcuların varlığı daha da artıyor.

I. Dünya Savaşı’nı görmüş bir nesle ait olan Derwall’ın, çeşitliliğin spordaki temsili ve bunun karşısındaki ırkçı tınılara sahip reaktif düşünceler hakkında ne düşüneceğini kestirmek farazi olur. Yine de Derwall’ın Türkiye’deki serüveni ve sahici anlama çabası, sadece 40 yıl önce yaşanıp bitmedi. Günümüzün sorunları için de bir geçerliliği olmalı.

Derwall öz geçmişi, akademik disiplini ve hayal ettirdikleriyle bir futbol otoritesi olarak Türkiye’ye çağrılmıştı. Ama bundan daha fazlasını şart koşan bir “camia önderliği” görevi yapması gerektiğinde futboldaki doğal uzmanlık alanından öteye geç(e)medi.

Rizespor mağlubiyetinden sonraki antremanı basan taraftarlar ve bırakma kararı alan Derwall.

Karizmatik Liderlik ve Futbol

Uzmanlık ve otorite demişken Almanya-Türkiye hattında benzer gerilimler yaşamaya aday birinden bahsedebiliriz: Kısa süre önce Şampiyonlar Ligi’nin son finalisti Borussia Dortmund’un başına sessiz bir biçimde Nuri Şahin (yardımcılıktan hocalığa terfiyle) getirildi. Nuri Şahin, aktif futbolcuyken Türkiye’yi temsil etmeyi seçmesine rağmen Almanya’da dışlan(a)mamış ve hocalık kariyerine başladığı Türkiye’de hem övülmüş hem de “10 kişi kalan rakibi yenmeyi Harvard’ta öğretmiyorlar” gibi sportif kabiliyetleri yerine aldığı ilave eğitimlere saldıran cümleler işitmiş biri. Yine de kendisini iki ülkede de kabul ettirmiş bir futbol insanı.

Dortmund kulübü, imza töreninde Şahin’i “doğal otorite” olarak tanıttı. Kaostan beslenenlere hitap eden Türk futbolunun -başta ben olmak üzere- müptelaları için her zaman nazik, direkt iletişim kuran ve “höt zöt” diyen bir hâlini görmediğimiz Şahin’i otorite olarak tanımlamak, yüzeysel olarak değişik duran bir kelime tercihi. Fakat bu konuda otoriteden ne anladığımızı sorgulamak gerekiyor: Salt karizmatik liderlik anlamından ziyade, çözüm üretme, ikna etme ve yönlendirme becerileri olan bir uzman kastediliyor. Derwall bu rafine alanda kalmayı öncelemiş ve Türkiye’deki kariyerini uzatmak istememişti. Karizmatik lider olarak görülmediği Türkiye’den şimdilik Almanya’ya dönen Şahin’in buradaki serüveninin nasıl ilerleyeceği ve eğer ileride Türkiye’ye geri gelecek olursa neler yaşayacağını merakla bekliyor olacağım.

Derwall’ın dediği gibi, hiçbir ülke ve insanın bütünüyle yabancı olamayacağını ve keşfe açık ortak payda(lar) olduğunu her zaman hesaba katmak gerekiyor: Almanya için bu, kaybederken sporcuların göçmen kökenli olduğunu hatırlamamak anlamına geliyor. Henüz fazla göçmen kökenli sporcusu olmayan Türkiye’deki durumun tahminen önümüzdeki 10-20 yıl içinde daha fazla tartışıyor olacağız.

EURO 2024’ten ani bir sıçrama yaparak Almanya-Türkiye hattındaki sosyal tarihin futbol sayfasındaki önemli bir figürü olan Derwall’i andığım bu yazı için “Güzel kardeşim, neden bu alakayı kurdun?” diyecek okurlar için Galatasaray’ımız söz konusu olduğunda önce Yaratan’a sonra da Perspektif’in gönlü bolluğuna sığınarak Yiğit Tezcan’ın tabiriyle “serbest düşüş” hakkımı kullanmaktan geri durmayacağımı ifade ederim. Mustafa Denizli’nin Aachen’a ve Fatih Terim’in İtalya’ya gidişinden beri Batı Avrupa’ya hoca ihraç edemeyen Türkiye’den de Derwall’in hikâyesine benzer tecrübeler edinecek yeni futbol insanları görmeyi umduğumu söyleyerek sözlerimi bitiriyorum.

 

*** Derwall’ın Galatasaray’daki dönemi hakkındaki içerikleriyle benim daha önce edinmiş olduğum bilgilerimi tazeleyerek ve derinleştirerek bu yazıyı yazmaya sevk eden ve yardımcı olan Socrates dergisine ve Eski Açık kanalından Ali Murat Hamarat’a teşekkürlerimi sunarım.

Burak Nuri Gücin

Galatasaray Üniversitesi’nde Sosyoloji programından mezun olan Burak Gücin, sonrasında Heidelberg Üniversitesi’nde Kültürel Çalışmalar alanında yüksek lisansını tamamlamıştır. Gücin, Perspektif redaksiyon ekibinin üyesidir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi#0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler