Dosya: "Etnosentrizm" Kendimizde Bir Türlü Görmediğimiz Bir Etnosentrizm

Etnosentrizm ve "öteki"ne karşı ön yargı, genelde yalnızca başkalarında gördüğümüz, kendimizde görmekten kaçındığımız bir düşünce. "Biz"in üstün, "öteki"nin ise aşağıda olduğu bu düşüncenin aşılması şart.

Herkül Millas 1 Mart 2014

Bazı eksikliklerimizi görür ve biliriz. Örneğin, miyop olduğumuzu, topalladığımızı, topluluk önünde konuşmaktan utandığımızı biliriz. Ama öyle eksiklikler vardır ki hemen hemen hiçbirimiz göremeyiz; ön yargılarımızı, ikiyüzlülüğümüzü, akılsızlığımızı, çifte standartlarımızı, kalıp yargılarımızı, fobili ve paranoyak olduğumuzu göremeyiz. Ön yargıları bilgi gibi algılarız; çifte standardı, “O durum farklı.” mantığı ile geçiştiririz; hastalıklı fobi ve paranoyalarımızı gerçek tehdit olarak görürüz.

Kusurlarımızın bir kısmını “işimize gelmediği” için görmeyiz; çünkü kusurumuzu kabul etmek bizi mutsuz kılar. Herhalde insanlık tarihi boyunca, “Ben içten pazarlıklı, ikiyüzlü biriyim.” cümlesi hiç dile getirilmemiştir. Ama bunun yerine, “Sen ikiyüzlü birisin.” cümlesi bolca duyulur. Yani bazı kusurları yalnız “ötekilerde” görürüz. Bu konuda en güzel sözü bundan iki bin altı yüz yıl önce yaşamış olan Ezop söylemiştir: “İnsanlar iki heybe taşır. Öndekine ötekinin kusurlarını koymuşlardır, arkalarına astıkları heybeye de kendi kusurlarını.” Görmek istemediğimiz kusurlar işte bu arkamızda kalanlardır.

Bir de “göremediğimiz” için var olan kusurlarımız vardır; bunları gördüğümüzde yok olurlar. Eğer biri ön yargılı olduğumuzu bize anlatır ve bizi bu alanda ikna ederse –ki bu hiç de kolay bir iş değildir– o an biz ön yargıyı aşmış olacağımızdan ön yargı da yok olmuş demektir. Biz bir şeyleri “bildiğimize” inanırız; oysa başkaları bizim bu konuda “ön yargılı” olduğumuzu görür. Kısacası her birimizin göremediği, bilemediği, kuşkusunu bile duymadığı ön yargıları var demek istiyorum.

Etnosentrizm (ulusmerkezcilik) de ön yargı gibidir; yalnızca karşı tarafta görülür, “kendimizde” görülmez. Ulusmerkezciliği öğrencilerime anlatırken empati kavramını da birlikte ele alırdım. Bu iki kavram birbirlerinin tersi gibidir. Etnosentrizm, karşı tarafa, karşı taraftaki insan ve toplumlara “bizim”, yani ailemizin, çevremizin, cemaatimizin, köyümüzün, yurdumuzun gözüyle bakmak ve onları, yani “ötekileri” ona göre algılamak ve değerlendirmektir. Empati ise tersine, kendimizi karşı tarafın yerine koymaya çalışmak ve dünyaya onun gözüyle bakmaktır.

İnsanlara Empati ile Değil, Etnosentrizm ile Yaklaşırsak Ne Olur?

Farklı olan bize tuhaf, anlaşılmaz, normalin dışında görünür. Bunun yanında, “öteki” giderek bize olumsuz da görünmeye başlar; davranışları acayip, hatta kaba ve çirkin görünebilir. Giyimi zevksiz sayılır. Aile içi tutumu bize ahlaksız görünür. Yedikleri yemekler tatsızdır –“Nerede bizim güzel yemeklerimiz!” Para harcama biçimi cimrilik gibi algılanır. Dobra konuşması yüzsüzlük, terbiyeli konuşması yapmacık gibidir. “Öteki”nin sporu bile aptalca gelir bize. Biz kendi bildiğimizi normal ve güzel görürüz. “Ötekini”, son yıllarda moda olan terimle söylersek “ötekileştiririz.”

Fakat bunları düşünürken “ötekine” haksızlık etmekle kalmıyoruz, aslında kendimize de kötülük ediyoruz. Farkında olmadan en başta kendimizi uzaklaştırıyor, yalnızlaşıyoruz. Dostlarımız azalıyor; hasım ve hatta düşmanlar çoğalıyor. Bu düşmanları biz kendimiz, etnosentrizmimiz yaratıyor. İçimize kapanıyoruz; çevremizden uzaklaşıyoruz. Zamanla bu yalnızlık bizi aşağılara çekiyor: Yabancı düşmanı, kuşkulu, güvensiz bir kişilik ediniyoruz.

Ve etnosentrizmin ikinci kötü ayağı devreye giriyor: “Bizden” olmayan insanları aşağı görmeye, “bizim” olan her şeyi göklere çıkarmaya başlıyoruz: Bizim yaşam biçimimiz, görgümüz, geleneklerimiz, ahlakımız övülmeye başlanıyor. Kendini beğenmişlik gelip insanın içine yerleşiyor: “Bizim gibisi yoktur!” Artık düzelmemize, iyileşmemize, ileriye doğru yol almamıza da gerek kalmamıştır; nasıl olsa “biz” en iyi olanız. İşte etnosentrizm böyle bir dünya yaratır: Kibirli ve hasmane. Bu dünya hoşgörüsüz, güvensiz, kavgalı ve mutsuz bir dünyadır. Bu dünyayı seçmiş kimseler zenginliklerden yararlanamaz. Yaşam biçimlerinin güzelliklerine yabancı kalırlar ve kendi dar dünyalarının yoksulluğunda yaşarlar. Farklı renkleri hiç yaşamadan biter ömürleri. Etnosentrizmin bedeli de bu olur.

Bunları anlatmakla da pek mesafe kat edilmez. Çünkü hiçbirimiz ulusmerkezci olduğumuzu göremeyiz. Örneğin, karşı tarafı haksız bir biçimde “pis” saydığımızı görmeyiz; karşı tarafın gerçekten pis olduğunu görürüz. Bu çıkmazı aşmak, hatta bunu insanlara göstermek bile zordur.

Sınıfta öğrencilerime, on yıl yaşamak fırsatını bulduğum Arabistan’da pek çok insanın çatal bıçakla değil, elle yemek yediğini anlatırdım. Kasıtlı olarak bu yemek biçimini tiksindirici göstermeye çalışırdım. Örneğin derdim ki, “Çölde yaşayan Araplar pilavı avuçlarına alırlar, bastırırlar, lokma yapıp yutarlar. Bu arada pilavın yağları bileklerinden dirseklerine akar. Terbiyeli olmaya çalışan bu bedeviler avuçlarında lokmaya çevirdikleri pilavı benim tabağıma bırakırlardı, yemem için.” Öğrencilerimin içlerinin iyice kalkmasını sağladıktan sonra, “Şimdi de aynı durumu onların gözünden görelim, bakalım onlar sizi nasıl görüyor?” derdim ve şunları anlatırdım: “Batı dünyasının yemek adabına göre çatal bıçak kullanılır, ama ekmek mutlaka elle yenir. Şimdi o beğenmediğiniz Arapların ne gördüğünü düşünün. Bizler bütün gün otobüste ellerimizi her yana değdiririz, yüzlerce elin değdiği paraları alıp veririz, bütün kapı tokmaklarına el atarız, bir sürü insanla el sıkıştıktan sonra da masaya oturur ekmeği elimize alırız. Bu tür bir yemek yeme biçimi Araplar için iğrençtir. Çünkü onlar yemekten hemen önce ve sonra mutlaka ellerini yıkarlar. Yani aslında ‘onlar’ temiz elle yerler, siz pis ellerinizle yersiniz ekmeği. Şimdi kimin için bulanmalı içimiz?”

Kendi gerçeğimizi tek gerçek olarak görmektir etnosentrizm. Hoşgörüsüz bir körlüktür. Oysa “gerçekler” pek çoktur. Herkesin kendine ait bir gerçeği olduğunu otoriter kimselerin kabul etmesi kolay değildir; onlar doğru bildiklerini herkese kabul ettirmeye çalışırlar. Bundan dolayı bu okuduklarınız hoşunuza gitmediyse, unutun gitsin! Yok, etnosentrizmden kurtulmak istiyor, ama görünmeyen etrosentrizminizi tespit edemiyorsanız, beğenmediğiniz, kuşku ile baktığınız kişilere karşı dikkatli olun; bir ihtimal ön yargılarınız devrededir! Bu durumda “öteki” ile diyalog kurun, kuşkularınızı ve beğenmediklerinizi açık sözlülükle dile getirin, derdinizi “öteki”ne anlatın, ona sorular sorun. Ondan kaçmayın. Göreceksiniz, bambaşka bir dünya ile karşılaşacaksınız. Beğenmediğiniz “öteki”nin dünyası da sizinki gibi zengin ve güzeldir.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER ARKA PLAN YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar