Dosya: "Paralel Toplum" Egemen Kültürden Korunmak Ya Da Onunla Bütünleşmek

Sıkça eleştirilmesiyle hakkında sanki yasak ya da gayrimeşruymuş gibi bir tablo çizilse de toplumun bütününden kopuk bir paralel yaşam sürmek meşrudur. Bununla birlikte esas mesele, hem toplumdan soyutlanmamak, hem de egemen kültürün etkisine karşı kendi kültürünün temel dinamiklerini koruyabilmektir.

Almanya Limanı’na intikalin elli yılı geride bırakıldı. Peki tahta bir valiz ile binilen kara treninin istasyona ulaşmasıyla başlayan kültür şoku hâlâ devam ediyor mu? “Misafir işçi” sıfatıyla çıkılan yolda heybelere doldurulan umutların yanında valizin bir köşesinde mücevher edasıyla saklı tutulan “kültür” hâlâ muhfaza ediliyor mu?

Coğrafyalarına gelen misafirlere yıllar sonra “işgalci” sıfatını konduranların beklentisi ülkelerinin yeniden inşa edilmesi idi. Yerleşik hayata geçmek isteyenlerden beklenen ise, “entegre” olunmuş bir yaşam şekli. Senaryonun ilk aşamasının başarı ile neticelendiğini söylemek mümkündür. Zira ırkçılık, mezhep kavgaları ve savaşlar gibi nedenlerle metruk hâle dönüşen Avrupa’nın kısa sürede yabancıların ucuz iş güçleri sayesinde yeniden imar edildiğine hep beraber şehadet ettik. Ancak senaryonun ikinci ayağı için aynı şeyleri söylemek zor.

Birlikte yaşayabilmek “fedakârlık” gerektirir. Avrupa’daki yerli-yabancı münasebetlerinde ise karşılıklı bir mutsuzluğun olduğu gözlemlenmektedir. Avrupa’nın serzenişi; ülkelerin hızla yabancılar tarafından istila edilmeye başlandığı ve kendilerinin gittikçe oryantal bir yaşam tarzına sürüklendiği yönündedir. Yabancıların korkusu ise her an asimile olabilme endişesidir.

Aslında “uyum” kavramı ile kastedilen, asgari müştereklerin hayat bulmasıdır. Ancak bir tarafta çoğunluk toplumunun kültür farklılığını göz ardı ederek çıtayı yüksek tutması, diğer tarafta Türk toplumunun bu isteğe mukavemet göstermesi bulunmaktadır. Beklentilerin karşılanamaması hususunda medyanın ve aşırı yaklaşımların dünyada negatif bir “Müslüman” algısı oluşturmasındaki payı da inkâr edilemez. Gelinen noktada tüm coğrafyaları sarmalayan oryantalist ve okzidantalist çatışmanın ne yazık ki tehlikeli boyutlara ulaştığı gözlemlenmektedir.

Bir korku fenomenine dönüşen tali nedenler bir kenara bırakıldığında Türk toplumunun Avrupa’daki varlık ve sorunlarının bu ülkenin kültürel genetiğini kısmen değişikliğe uğrattığı kabul edilebilir. Bu toplum heybesinde getirdiği kültüre dair ne varsa kullandı: İbadetler, yemekler, giysiler, sanat ve estetik… Daha da ötesi çan kulesinden ezan okunamayacağı gerçeğinden hareketle minarelerini dahi taşıdılar Avrupa’ya.

Buna karşın “misafir işçi” olarak karşıladıklarının “insan” olduklarının farkına geç varan Avrupa’nın masum olduğunu söylemek pek mümkün görünmemektedir. Parçalanan aileler ve bu ailelerin birleşmelerini engelleyen bariyerler, vicdan testleri, yabancılara kiralamama inadıyla örümcek bağlayan evler, çifte standartlar, Sonderschule’ler (özürlü çocuklara özel okul), okullarda anadile getirilen kısıtlamalar, Avrupa’yı terk etmek için verilen teşvikler ve niceleri…

Bilinen gerçek şudur: Farklılıklara ayak uydurmak, uymak zorunda olan için zordur. Bireylerin veya grupların kendi çabalarıyla ürettikleri yapılanmaları ve çözümleri hukuki bir zemine oturtmak da zordur ve şüphesiz korkulara neden olabilmektedir. Avrupa’da korku algısına dönüşen paralel toplum kavramının tartışılmasının nedeni budur. Göçmenin, “kendi öz kültürünü geldiği yabancı coğrafyada yaşaması” şeklinde açıklanan “paralel yaşam”, esasen bir hak mıdır veya ne kadar meşrudur sorusu da bu süreçte sıkça sorulmuştur.

İnsanların doğduğu topraklardan uzakta yaşayabilmesini meşrulaştıran küreselleşme dalgasının yeni vatanlar yarattığı görülmektedir. Ancak bireyin, kendisini vatanındaymış gibi hissedebilmesinin önemli unsurlarından biri de, kuşkusuz kendi kültürünü yaşıyor olabilmesidir. Birinci nesilde var olan, çocuklarının asimile olma ihtimali ve endişesi bu insanların yeni refleksler geliştirmelerini tabii kılmıştır. Koruma içgüdüsü veya hassasiyeti ile açıklanabilecek bu durum, zamanla (sanal) gettolar ve paralel hayatlar oluşmasının nedeni sayılabilir.

Aslında üçüncü ve dördüncü kuşağın Alman toplumunun beklentilerini karşılar duruma geldiği söylenebilir. Almanca konuşan, arkadaş çevresini Almanlardan oluşturan, üniversitelerde okuyan, müstakil olarak iş hayatına ve siyasal yaşama katılan entelektüel bir jenerasyonun varlığından artık rahatlıkla söz edilebilir. Bu gelişmelere bakıldığında, Almanya’nın “uyum” konusundaki endişelerinin yersiz olduğunu söylemek mümkün görünmektedir. Aynı durum, Almanya dışında Avrupa’nın diğer ülkeleri için de geçerlidir.

Türk toplumunun asimile olma endişesi ne kadar masum ise, Almanların (kendilerince) GDO’lu kültürlere tabii olma korkusunun da o kadar makul karşılanması gerekir. Bu bağlamda kadim dostluklara atfedilen değerin Almanlara da gösterilmesi gerekir: Yarenlik, “insan” olma vasfı taşıyan her kesimle mümkündür. Paralel yaşam elbette meşrudur ve “leitkultur”a (egemen kültüre) tabi olma anlamı ihtiva etmez. Uyum, anlaşabilmedir; anlaşabilme ise karşılıklı bir eylemdir. Artık vatan olarak addedilen Almanya’nın aidiyet duygusuyla sarmalanması gerekmektedir. Ülkelerin oluşturmaya başladıkları yeni bloklaşmalar, teknolojik mutasyon ve değişen ülkelerarası komşuluk ilişkileri ulusları birlikte yaşamaya, farklı kültürdeki bireyleri ise birbirlerini kabullenmeye zorlamaktadır.

Uyum kavramının masumiyetine gizlenerek diğer kültürlere norm ve değerlerin açık ya da gizli bir şekilde veya zorla aktarılmasını, buna karşın kültürlerin içine kapanık, soyutlanmış bir şekilde kalmasını beklemek tekdüze bir dünyanın tasarlanması yönündeki çabalardır. Kültürel farklılıkların ortadan kaldırılması yerine farklılıklardan faydalanılma yoluna gidilmesi, yeni dünya düzeninin de bir gereğidir. Ancak başarılı bir uyumun neyi ifade ettiği konusunda henüz bir uzlaşıya varılmış olduğunu söylemek zor görünmektedir. Kesin olan, dâhil olunan toplumun kaynakları ve süreçleri üzerinde eşit söz sahibi olunmaksızın ve kültürel çoğulculuğa saygı gösterilmeksizin, uyumun sağlanamayacağıdır. Söz konusu bu makul ve barışçıl ortamların yaratılması “paralel yaşam”ı zaten anlamsızlaştıracak ve bir korku fenomeni olmaktan çıkaracaktır.

Fotoğraf: ©Flickr.com/Josh (broma)

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar