Dosya: "Müslüman-Yahudi İlişkileri" Bitmeyen Asimilasyon ve Avrupa’nın Ehlileştirme Hevesi

Uyum, asimilasyon ve azınlık hakları: Bu kavramlar, Avrupa’daki Müslümanlar için yeni tartışılmaya başlanan kavramlar değil. Bununla birlikte, Avrupa’nın “daimi” yabancıları olarak hemen her dönemde toplum dışında yaşamak zorunda bırakılmış Yahudiler için, geçmişte sıkça tartışılmış olan asimilasyon, Avrupa’da azınlık konumunda yaşayan Müslümanlar için önemli bir örneklik teşkil ediyor. Zira azınlık konumundaki her iki dinî topluluğa yönelik ehlileştirme politikaları benzer özellikler taşıyor.

Rümeysa Aydın 1 Temmuz 2014

Azınlıkların ve toplum içerisinde diğerleriyle eşit haklara sahip olmayan grupların devlet tarafından disiplinize edilmesi, tarihsel olarak kendisini özellikle Yahudilerin asimilasyon sürecinde göstermiştir.

“Yahudi Emansipasyonu” olarak adlandırılan ve 18. yüzyılın sonlarında başlayıp 19. yüzyılda Alman Yahudilerin siyasi olarak eşit haklara sahip olma sürecini tanımlayan hareket, 1871 yılında Alman İmparatorluğu’nun kuruluşunun hemen akabinde Yahudilere eşit hakların verilmesi ile sona ermişti.[1] Yahudi Emansipasyonu’na dair birden fazla görüş söz konusudur. Bunlardan ilki, emansipasyonun, Prusya devlet görevlilerinin idari bir projesi olduğuna dair olan iddiadır. Diğer bir görüş ise, emansipasyonu Yahudilik içindeki değerlerin yitirilmesiyle dindarların bir arada oluşunu ortadan kaldıran olumsuz bir deneyim olarak gören Ortodoks Yahudilerinin görüşüdür.[2] Her hâlükârda Yahudi Emansipasyonu, Yahudilerin, Hristiyanların sahip olduğu haklardan mahrum oluşlarının ortadan kaldırılmasına yönelik bir harekettir ve bu süreç asimilasyon tartışmalarını da beraberinde getirmiştir.[3]

Yahudilerin haklarını elde etmeleriyle başlayan asimilasyon sürecine bakmadan önce o tarihte Yahudilerin nasıl bir hayat sürdürdükleri incelenmeye değerdir. Avrupa’da Aydınlanma’ya kadar Yahudilerin şehrin belirli yerlerinde yaşamaları yasaktır. Örneğin bir dönem Strazburg’ta Yahudilerin daimi olarak yaşamaları yasaklanmıştır. Daha sonra, 18. yüzyılın ikinci yarısında Yahudilere Strazburg’ta ikamet izni verilse de bu, sadece polisin iznine bağlı olarak şehrin içinden geçme ya da birkaç gün geceleme ile sınırlandırılmıştır. 1737 yılında, Berlin’de 120 zengin ve 250 köle haricindeki tüm Yahudiler sınır dışı edilmiş, böylece sayıca zaten az olan Yahudilerin “sayılarının giderek artmasına” karşı tedbir alınmıştır. Alman Yahudilerinin oturum, meslek seçimi ya da evlenme gibi hakları ise bulunmamaktadır.[4] İspanya’da Hristiyan halkın tahammülsüzlüğü sebebiyle (aynı zamanda kendi kültürel kimliklerini koruyabilmeleri için) Yahudiler, Juderia adı verilen gettolarda yaşamak zorundadırlar. Mezkur dönemlerde oturum, yerleşme ve iş edinme haklarının temin edilmesi gibi hususlarda Yahudilerin ikinci sınıf vatandaş muamelesinden ziyade “yabancı” muamelesi gördükleri, yani o ülkenin vatandaşı olmayan bir statüde bulundukları iddia edebilir. Dönemin Avrupalı Yahudileri, kendilerine tahammül edilen ve sınırlı haklar verilen “yabancı”lardır. Bugün, oturum ve çalışma izni ya da seçme ve seçilme hakkı gibi konularda Avrupa Birliği vatandaşlarının sahip olduğu haklara sahip olmayan üçüncü dünya ülkelerinden gelenlerin içinde bulundukları durum da hukuken benzer bir statüye işaret etmektedir: Her iki grup da içinde bulundukları zamanda birlikte yaşadıkları insanlardan daha alt bir hukuki statüye sahiptirler.

Yahudi Emansipasyonu’na dair en ilgi çekici eser Prusyalı bir memur olan Christian Wilhelm Dohm tarafından 1781 yılında kaleme alınır. Türkçe’ye “Yahudilerin Vatandaşlıklarında İyileştirme” olarak tercüme edilebilecek olan ve Fransız Devrimi arefesinde kaleme alınan kitapta Yahudilerin ancak eşit haklara sahip olduklarında iyi yurttaşlar olabilecekleri vurgulanır. Fransız Devrimi öncesinde “onların da aslında insan oldukları”na dair düşünceler ve Yahudilerin vatandaş olarak kabul edilmesi durumu yeni soruları beraberinde getirmiştir: Vatandaş olan Yahudiler, nasıl bir Yahudi kimliğine sahip olacaklardır? Dohm, işte bu aşamada sosyal huzursuzluklar ve Yahudi kimliğinin yeniden tanımlanmasına dair bir çerçeve sunar. Sonuç olarak asimilasyonun hedeflendiği bu “hak iadesi” sürecinde Dohm, Yahudilerin “ahlaken bozukluğu”nun, onların elverişsiz toplumsal ve ekonomik statülerinden kaynaklandığını iddia eder.[5] Aydınlanmadaki birçok düşünür de bu fikre katılarak Yahudilere uygulanan hak kısıtlanmalarının kaldırılmasını destekler. Fakat motivasyonunu Yahudilere haklarının verilmesi isteğinden ziyade burjuva toplumunun inşası önündeki engellerin kaldırılmasından alan bu süreç[6] bir anda gerçekleşmez. Bu kademeli hak iadesi esnasında toplumun çeşitli kesimlerinden Yahudi karşıtı sesler yükselir.

Hibrit modellerin, yani farklı kültürel kimliklerin oluşturduğu bir toplum modelinin benimsenmediği o dönemde Yahudilerin Hristiyanlarla evlenebilmesine hukuken izin verilir. Bu durum, “Yahudi sorunu”nun çözülmesi için de bir metot olarak kullanılmıştır, zira Yahudiler ya Hristiyanlarla evlenerek melezleşeceklerdir ya da Yahudi Emansipasyonu’nun savunucularına göre bu tarz bir evlilikle Yahudiler, Hristiyanlarla “aynı ahlaki seviyeye” ulaşabileceklerdir.[7]

Asimilasyon aracılığıyla gerçekleşen bu emansipasyon sürecinde birçok Yahudi Hristiyan dinine geçmiş, Yahudilik içerisinde de Yahudi kimliğinin kaybı, yaşanılan topluma uyum gibi tartışmalar etrafında Moses Mendelssohn’un önderliğinde bir Yahudi Aydınlanma Hareketi meydana gelmiştir. Bu “aydınlanma” ile birlikte dinî kurallar sorgulanmış, ibadetler Protestanlık’taki ibadetlere benzemeye başlamış, koşer yemek kuralları gevşemiş ve Yahudi eğitim sistemi yenilenmiştir. Öyle ki 19. yüzyılda dualar Almanca yapılmaya başlamış ve Cumartesi yerine Pazar günü dinlenme günü olarak kabul edilmiştir. Yahudi Aydınlanma Hareketi ile senelerdir gettolarda yaşayan Yahudilerin topluma entegre edilmeleri sağlanırken, Yahudi kimliği de ciddi bir dönüşüme uğramıştır.

Yahudi Aydınlanma Hareketi, Yahudilerin emansipasyonunu ancak asimilasyona uğradıkları takdirde kazanabileceklerini gösteren bir hareket olmuş, dahası modern Yahudi düşmanlığını da beraberinde getirmiştir. Zira, “Berlin’in aydınlanmış Yahudilerinin asimilasyona hazır olmaları, toplumda devam eden ve 1819’da Hep-Hep olayları ile doruk noktasına ulaşan Yahudi düşmanlığını değiştirmemiştir. Bu gelişme, asimile olan Berlinli birçok Yahudi’ye, entegre oldukları takdirde Hristiyan komşularının zihinlerinde bir değişiklik meydana geleceğine dair varsayımlarının ne kadar aldatıcı olduğunu da göstermiştir.”[8]

Almanya ve tüm Avrupa’da Yahudilere kademeli olarak ve bir asra yayılan hak iadesi tartışması, Müslümanların Avrupa’ya “entegrasyonu” bağlamında isim değiştirerek devam etmektedir. Yahudilerin haklarına dair siyasi ve toplumsal tartışmalar kültür, din, toplum yapısı, gelenek ya da devlet politikaları gibi konularda gerçekleşmişti; Müslümanlara dair tartışmalar da 19. yüzyıldakinden çok farklı değil; elbette devletler arası ilişkiler ya da uyulması gereken evrensel hukuk kuralları o döneme kıyasla çok daha gelişmiş durumda. Ancak “yabancı”ya yaklaşımda yüzlerce yıllık refleks hâlâ alabildiğine belirleyici.

“Yahudilerin de, diğerleri gibi insan olduğu, onların da insan gibi muamele görmek zorunda oldukları, barbarlık ve dinî ön yargılar nedeniyle gerçekleştirilen baskının onları küçük düşürdüğü ve ahlaksızlaştırdığı, akla ve insanlığa uygun bir davranışın onları daha iyi insan ve vatandaş yapacağı […]; bunlar öyle doğal ve basit gerçeklerdir ki bunları doğru anlamakla kabul etmek arasında hemen hemen hiç fark yoktur.”10 Bundan 3 yüzyıl önce Avrupa’nın yabancıları olan Yahudiler için böyle yazmıştı Dohm. Hakların iadesi sürecinin bile tabii olduğu için değil, daha iyi vatandaşlar üretmek amacıyla gerçekleştirildiği bir ortamda ve çok kültürlü toplum algısının olmadığı zamanlarda Avrupa’da Yahudi Emansipasyonu asimilasyona neden olmuştu. Bugün, çoğulcu toplum tartışmalarının yaşandığı Avrupa, Müslümanlar için de aynı sonuca mı sahne olacak? Bunu zaman gösterecek.

[1] Jutta Aumüller: Assimilation. Kontroversen um ein migrationspolitisches Konzept. S. 141.
[2] Aumüller, S. 140
[3] Paula Wojcik: “Ein Abstraktum ohne gesellschaftliche und geschichtliche Bindung”. Jüdische Assimilation im literarischen Diskurs in ihren Anfängen und heute. S. 264.
[4]Aumüller, S. 141.
[5] Wojcik, S. 265.
[6] Zira Aumüller’in ifadesiyle de “Liberal politikanın prensipleri, tüm vatandaşların eşitliğine dair talep, kendi tutarlılığını sağlayabilmek için Yahudi grupları da kapsamak zorundadır.” Aumüller, S. 143.
[7] Aumüller, S. 145.
[8] Wojcik, S. 266.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar