Dosya: "Dine Hakaret Mi, İfade Özgürlüğü Mü?" Kutsal Kitaplarda Dine Hakaret

Dine Hakaret Mi, İfade Özgürlüğü Mü?

Sadece Müslümanlar değil, diğer dindarlar da dinî değerlere hakareti yakışıksız buluyorlar. Dine hakaretin, dinin üzerinde inşa olduğu temel prensipleri sarsmaya yönelik teşebbüsler olarak görüldüğü Eski ve Yeni Ahit’in meseleye yaklaşımı ise bugünkü bakış açısından oldukça farklı.

Moshtagh Zaherinezhad 1 Mart 2015

Latince “blasphemia” kelimesinden gelen ve Türkçeye “küfür” olarak tercüme edilebilecek “blasphemy” kavramı, kutsal kabul edilen bir varlık veya olguya; ilah veya bir kutsala sövme, onu inkâr etme, küçümseme veya lanetleme olarak tanımlanabilir. Bir ilaha küfür veya hakaret etme sadece kırıcı söz ve açıklamalara indirgenmemelidir; el ve kol hareketleri, sanat, sahne gösterileri ve daha başka alanda yapılan yazılı hakaret, sergilenen aşağılayıcı davranışlar ve daha başka pek çok eylem de bu kapsama girer. Özetle, bir ilahı veya kutsalı hedef alan her türlü aşağılayıcı davranış dine hakaret olarak tanımlanabilir. Geniş anlamda ise bu, kutsal kabul edilen kişi, kurum ve Tanrı tarafından gönderilmiş resul ve nebilere yapılan hakaretleri içerir.

Eski Ahit ve Rabbanî Musevilikte Dine Hakaret

Kitab-ı Mukaddes, daha doğrusu Eski Ahit dikkatli bir okunmaya tabi tutulduğu takdirde Tanrı’ya karşı saygısız ifadelerin Mısır’dan Çıkış Kitabı’nın 22. babı 27. fıkrasında “Tanrı’ya sövmeyeceksiniz” emriyle yasaklanmış olduğu görülür. Bu günah için öngörülen ilahi ceza ise konunun ciddiyetini açıklar nitelikte oldukça serttir: Levililer 24:10-23 ve 1. Krallar Kitabı 21:10-13’te Tanrı’ya sövme suçunun cezasının halka açık bir yerde taşlanarak öldürülme olduğu bildirilmektedir.

Eski Ahit’te Tanrı’ya sözlü olarak sövmenin birçok adı vardır. Na’az, charap, giddep, naqab, qillel ve chillel bunlardan bazılarıdır. İslam’da ise Tanrı’ya hakaret etme anlamına gelen Arapça “sabb” kelimesi dine hakareti ifade etmek için kullanılmaktadır. Çölde Sayım Kitabı’nın 14. babının 11. fıkrasında ve 15. babının 30. fıkrasında Tanrı’ya güvenmeme ve kasıtlı olarak günah işlemenin bile küfür, yani Tanrı’ya sövme olarak yorumlanabileceği görülür. Bunların haricinde Tanrı tarafından seçilmiş insanlar olan Musa ve Harun’a itaatsizlik, hoşnutsuzluk ve isyan da küfür olarak değerlendirilir. (Mezmurlar 74: 10-18; Levliler 14:11; Levliler 16:30) Aynı zamanda Tanrı’nın veya ilahî yasanın reddi (Yeşaya 1:4; Yeşaya 5:24) ve başka inançların benimsenerek Tanrı ile olan akdin bozulması (dinden çıkma) da bu kapsama alınmıştır. (Yasanın Tekrarı Kitabı 31:20) İbrani dininin Rabbaniliğe tarihsel evrimi ile Tanrı’ya küfretme yasağı daha geniş bir alanı kapsayan bir yorumlamaya tabi tutulmuştur. Buna göre sadece Tanrı’nın adını (Yehova) aşağılamak veya karalamak değil, aynı zamanda Tevrat hakkında kötü konuşmak ve putperestlik de ağır küfür kapsamına alınmıştır.

Dine hakaret konusunda Museviliğin ve aynı zamanda İslam’ın bu şekilde sert yaptırımlarla tepki vermesi dinin temel mesajı olan Tanrı’nın birliği ve tekliği ilkesinin korunmasıdır. Bu anlamda küfür ve Tanrı hakkında kötü konuşma Tanrı’nın varlığına bir saldırı olarak görülmekte ve bu iki dinin de üzerine inşa olunduğu temel prensiblerini sarsmaya yönelik bir teşebbüs olarak algılanmaktadır. Varolan bu tehlikeyi mümkün olan tüm vasıtalarla engellememek ise sonunda daha büyük zararlara kapı aralar.

Yeni Ahit ve Hristiyanlık’ta Dine Hakaret

Museviliğin kapsamı oldukça geniş küfür yasağının ışığında Yeni Ahit’in Matta İncili’nin 9. bab 2. ve 3. fıkraları Hristiyanlığın da konuya bakış açısını göstermek açısından önemlidir. İlgili pasajlar Nasıralı İsa’ya Ferisiler ve yazıcılar tarafından isnat edilen Tanrı’ya hakaret suçlamasını anlatmaktadır; kendisine yöneltilen küfür ithamları aynı zamanda devrin Musevi yüksek mahkemesi tarafından hakkında çarmıha gerilme cezası verilmesine neden olmuştur. Matta’daki ilgili bölüm şöyledir: “Kendisine, yatak üzerinde felçli bir adam getirdiler. İsa onların imanını görünce felçliye, ‘Cesur ol oğlum, günahların bağışlandı’ dedi. Bunun üzerine bazı din bilginleri içlerinden, ‘Bu adam Tanrı’ya küfrediyor!’ dediler.” (Matta 9:2-3) Markos İncili’nin 2. babının 7. fıkrası da İsa’ya yöneltilen bu suçlamadan bahseder.

İsa’nın sadece Allah’ın elinde olan günahları affetme hakkını kendinde gördüğü iddiası üzerine Ferisiler onu küfür ile suçlamıştır. Hristiyanlık perspektifinden ise küfür anlayışı bunun tam tersidir, o da İsa’nın mesihlik makamını tanımama (Matta 27:39-44; Luka 22:63-65) ve İncillerini reddetmedir. (Elçilerin İşleri 13:45; 1. Petrus 4:4-6) Bu bağlamda Hristiyanlıkta küfür aynı zamanda İsa’nın ilahî bir görevlendirme ile yeryüzüne gelmiş olduğunu yalanlamak anlamına da gelir. İslam’da da aynı bakış açısı vardır; zira sadece Allah’a hakaret değil, Allah’ın resulü Muhammed’in aşağılanması ve Kur’an’ın vahyin bir delili olduğunun inkârı da dine hakaret kapsamındadır.

Hristiyan ilahiyatında kâfir, Tanrı’nın krallığından uzaktır (1. Korintliler 6:10), böyle bir kimsenin artık Hristiyan olduğu söylenemez, imanını kaybetmiştir. (1. Timoteos 1:20) Yuhanna İncili 13. Bab 1-6 fıkralarında neden böyle olduğu anlatılır. Tanrı’ya sövmek eskatolojik canavarın, daha doğrusu deccalın bir özelliğidir: “Sonra on boynuzlu, yedi başlı bir canavarın denizden çıktığını gördüm. Boynuzlarının üzerinde on taç vardı, başlarının üzerinde dine hakaret eden isimler yazılıydı.”

Bununla birlikte Yeni Ahit’e göre küfrün insanın “kurtuluşu” hakkında kesin bir belirleyiciliği yoktur. Zira Markos 3:28’de belirtildiği gibi Tanrı’ya küfür de diğer günahlar gibi samimi bir pişmanlık ve tövbe neticesinde bağışlanabilir. Tek istisna ise Kutsal Ruh’a karşı işlenen küfür suçudur (Matta 12:31 / Markos 3:29 / Luka 12:10) ve bu suçu işleyen kimse sonsuza dek bağışlanma ihtimalinden yoksun kimselerdendir: “Bir kez aydınlatılmış, göksel armağanı tatmış ve Kutsal Ruh’a ortak edilmiş, Tanrı sözünün iyiliğini ve gelecek çağın güçlerini tatmış oldukları hâlde yoldan sapanları yeniden tövbe edecek duruma getirmeye olanak yoktur. […]” (İbraniler 6:4-6)

Köklerini Eski ve Yeni Ahit’te bulan, Kur’an’la birlikte daha sağlam bir yer edinen “dine hakaret” olgusunun anlaşılabilmesi için, dini ve dindarları dışarıdan bir obje olarak algılamak yerine, dinin neyi “hakaret” olarak tanımladığını incelemekte fayda vardır.

Fotoğraf: ©Flickr.com/Allie_Caulfield
ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar