Dosya: "İslam Reformu" Tartışması “Hristiyan Reformu Kolay Gerçekleşmedi.”

DOSYA

Prof. Dr. Dorothea Wendebourg Proteston İlahiyatçısı ve Hristiyan reformasyonuna dair en saygın tarihçilerden biri. Wendebourg ile Hristiyan reformasyonunu ve reformun temel mantığını konuştuk.

Lale Nihal 1 Aralık 2016

Toplumlar/cemaatler tarihsel seyirleri içerisinde sürekli değişiyor, dönüşüyorlar. Bu değişim kendi dinamikleri içerisinde, bazen yavaş, bazen hızlı gerçekleşiyor. Bu açıdan bakıldığında “reform”, dışarıdan yöneltilen taleplerle gerçekleştirilebilecek bir şey mi, yoksa ancak cemaatlerin/toplumların kendi iç dinamikleriyle gerçekleşebilecek bir olgu mu?
Toplumların fiilen geçirdikleri değişimler oldukça büyük farklılıklar gösterebilir. Örneğin bunlar adalet, özgürlük gibi olguların artmasına veya azalmasına yol açabilirler. Bu sebeple bazı reform talepleri ile bunlara yön vermeyi denemek oldukça mantıklıdır. Bu durum dinî cemaatlerdeki reformlar için de geçerli. İster içerden ister dışarıdan gelsin, dinî cemaatlerde reform yapılması yönündeki talepler uzun vadede ancak söz konusu dinin isteklerine uygun olmaları durumunda başarılı olacaktır. Fakat dinler karmaşıktır, kendi içlerinde farklı ve hatta zıt eğilimler taşırlar. Bu sebeple bu uygunluk sadece seçici bir şekilde gerçekleştirilebilir. Reform talebi ile dinî kaynağın ve geleneğin hangi eğilimine bağlantı kurulacağına karar verilmelidir. Bu kendiliğinden gerçekleşmez, bilakis bilinçli bir eylemdir.

Müntesibi olunmayan bir din için reform talep etmek ne kadar anlamlı? Başka bir dinî cemaatin kendi tarihi tecrübesini, kendi dinî yapılanmasını esas alarak kendisinden tamamen farklı bir tarihsel serüvene ve örgütlenmeye sahip Müslüman cemaate reform dayatmasında bulunması ne kadar sağlıklı olabilir?
Kişinin kendi dinindeki reform deneyimlerine dayanarak başka bir din için reformlar önermesi ancak tüm dinlerin içinde barındırdığı ve az önce açıkladığım bu karmaşıklığın dikkate alınması durumunda mantıklı olacaktır.

Yani kişinin “değişim” ile “kendi dinine duyduğu sadakat”i birbiriyle bağdaştırabilmek için, kendi dininde gerçekleştirilen reform ile belli eğilimleri kendi kaynak ve geleneklerinde özümsediğini ve diğer gelenekleri ise bilinçli bir şekilde reddettiğini göstermesi gerekmektedir. Bu durumda kendi reform deneyimine dayanarak yöneltilen reform talepleri, diğer dindarların reformla ilgili tercihlerini kendilerinin gerçekleştirmesi açısından yardımcı olabilir.

Protestan reformu sorunsuz mu gerçekleşti? 500. yüzyılını kutlayan reformun beraberinde bugün için getirdiği dezavantajlar ya da sorunlu yanlar var mı?
Protestan reformu pek kolay gerçekleşmedi ve bu anlamda anlaşmazlıklar da yaşandı. Bu anlaşmazlıklar kilisenin bir bölümünün reformları reddetmesine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda dinî ihtilaflar kendini göstermiştir. Bu dönemde din ve siyaset, kilise ve devlet birbirine sıkı bir şekilde bağlı olduğu için dinî ihtilaflar siyasete ve hatta kısmen askerî alana da yansımış, savaşlara sebep olmuştur.

Günümüzde ise Hristiyanlıkta din ve siyaset birbirinden ayrılmıştır. Protestan Kilisesi ve kendileri de güç kaybeden diğer kiliseler arasındaki ihtilaflar barışçıl teolojik tartışmalarla sınırlı kalmaktadır. Yani o dönem asıl sorun reform ve onun reddedilmesi değil, bunun siyasete yansıması olmuştur.

Terör, şiddet, kadın hakları… Sorunların temel kaynağı olarak dinin ortaya konulması ve bu sorunların ancak dinin reformu ile çözülebileceği iddiası ne denli doğru?
Bir din kaynaklı terör vardır, bir de dini bahane olarak kullanan terör vardır. Dini bahane olarak kullananlar için reformlar herhangi bir değişiklik sağlayamayacaktır; fakat bunlar yine de terörün kullandığı din maskesini ortadan kaldırabilirler. Din kaynaklı terörde ise, eğer reformlar vaazlarda, derslerde ve örnek yaşamda kişilerin kendi dinî kaynak ve geleneklerinde barışçıllık, şiddete karşı olmak, adalet, eşitlik, vicdan özgürlüğü gibi eğilimlerin güçlendirilmesine katkı sağlayacaksa, yani terörü reddedecekse, bunların gerçekleştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bununla birlikte, kendi geleneklerine ilişkin bu yorumu reddeden ve dinî kaynaklarındaki aykırı eğilimleri ön plana çıkaran kişiler de daima olacaktır. Fakat bu grup kesin bir şekilde kendi dinî cemaati içerisinde bir istisna teşkil edecek ve bunların sayıları gittikçe azalacaktır.

İslam’da reform taleplerinin yanı sıra ayrıca Avrupa/Almanya/Fransa/İngiliz İslam’ı gibi tartışmaların da gerçekleştiğini görüyoruz. Bu bağlamda İslam’ın kendisini “Avrupa şartları çerçevesinde” reforme etmesi gerektiği tartışılıyor. Bu reform, değişim ya da dönüşümün bu taleplerle vuku bulması mümkün mü? Müslümanların bu hususta geride durarak kendi sahip olduklarına sarılmaları anlaşılır bir şey değil mi?
Müslümanların yaşamlarını Avrupa’da, başka dinlere mensup olan kişilerle bir arada sürdürmeleri ancak Müslümanların burada geçerli olan kuralları kabul etmeleri ile mümkün. Bu da tüm dinlerin, dinini veya dinsizliğini reddettiği kişiler de dâhil olmak üzere herkese özgürlük ve eşit haklar sağlamakla yükümlü olması noktasında kişinin kendisini izafileştirmesi (Alm. “Selbstrelativierung”) anlamına geliyor. Hristiyan kiliseleri bu siyasi-toplumsal kısıtlamayı reform sonrasında zor bir süreçte öğrenmek zorunda kaldılar. Zira ilk başlarda hepsi kendi inançlarının gerçek inanç olduğuna ve bunun toplumdaki tek inanç olması gerektiğine ya da en azından daha geniş haklarla donatılmış olması gerektiğine inanıyorlardı. Avrupa Hristiyanlığı için olduğu gibi günümüzde de Avrupa Müslümanlığının bu izafileştirmeyi gerçekleştirmesi doğal karşılanmalıdır. Bunun için İslam kendi geleneklerinde yer alan ve gerekli potansiyele sahip eğilimleri güçlendirmeli ve geliştirmelidir. İslam aynı geleneklere dayanarak Avrupa değerleri için esas olan diğer insan haklarını da onaylamalıdır. Tüm bunları kendi kaynakları doğrultusunda onaylayan bir İslam, kendi değerlerini koruyan ve aynı zamanda Avrupalı bir İslam’dır. Buna karşın eğer Müslümanlar başkaları ile aynı dünyada yaşadıklarını görmezden gelerek içlerine kapanacaklarsa, uzun bir süredir şu anda kendilerine komşu olan kişiler tarafından şekillendirilmiş olan bir ülkede yaşamayı da istememelidirler; tıpkı ağırlıklı olarak Katolik ülkelerde yaşayan Protestanlar ve çoğunluğu Protestan olan ülkelerde yaşayan Katoliklerin zahmetli bir reform süresi sonunda öğrenmek zorunda kaldıkları gibi.

Fotoğraf:©Shutterstock.com/Stig Alenas

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar