Ümmet

Mekke’de Arapça Dil Eğitimi: Bir Ümmet Tecrübesi

Bangladeş’ten Almanya’ya, Fransa’dan Kuzey Kıbrıs’a kadar farklı coğrafyalardan gelen gençler, Kur’ân-ı Kerîm’in dilini öğrenmek için Mekke’de buluştu. YDÜ İlahiyat Fakültesi ve IGMG ortaklığıyla düzenlenen bir aylık program, sadece bir dil eğitimi değil, gündelik hayatta karşılığı olan canlı bir kardeşlik ve ümmet tecrübesine dönüştü.

Mekke’de Arapça Dil Eğitimi: Bir Ümmet Tecrübesi
Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) ve Evliya Çelebi Dil Kurslarının ortaklaşa düzenlediği 2026 Mekke Arapça Dil Okulu'nun katılımcıları. Fotoğraf: @Shahidul Islam

Veda gecesi otel lobisinde yüzlerimize çöken o hüzün, katıldığımız bir aylık Arapça dil eğitimi programın belki de en güçlü özetiydi.

Aramızda hiçbir kan bağı yoktu; aynı şehirden, hatta aynı ülkeden bile gelmiyorduk. Bir ay öncesine kadar birbirimizin adını dahi bilmiyorduk. Buna rağmen ayrılık vakti geldiğinde, Kâbe’ye veda etmenin burukluğuna yeni kurulan dostluklardan ayrılmanın hüznü de eklenmişti. Kolay kolay gözyaşı dökmeyen ben bile kendimi o duygusal atmosferin dışında tutamadım.

Kutsal Mekânda Dil Eğitimi

Bu dokunaklı manzaranın arkasında, Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) ve Evliya Çelebi Dil Kurslarının ortaklaşa düzenlediği 2026 Mekke Arapça Dil Okulu vardı. Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Avusturya, İsviçre ve Bangladeş gibi farklı coğrafyalardan gelen gençler olarak, bir ay boyunca Kur’an’ın dilini öğrenmek için aynı çatı altında buluşmuştuk.

Elbette Arapça dünyanın pek çok yerinde öğrenilebilir. Nitelikli bir üniversitede, bir enstitüde veya başka bir Arap ülkesinde de gayet ciddi bir dil eğitimi almak mümkündür. Fakat Mekke’de bulunmanın bu eğitime kattığı bambaşka bambaşka bir anlam vardı.

Kur’ân-ı Kerîm’in nazil olduğu o kutlu coğrafyada, Nur Dağı’nın eteğinde ve Kâbe’nin yanı başında Arapça öğrenmeye çalışmak, dil eğitimini yalnızca akademik bir uğraş olmaktan çıkarıyordu. Öğrenilen kelimeler, okunan ayetler ve yapılan ibadetler aynı mekânda birbirine temas ediyor; sanki doğrudan kalplerimize nakşediliyordu.

Kulluğun Ortak Zemini: Kâbe

Mekke’nin insanda bıraktığı ilk tesirlerden biri de budur: Gündelik hayatta gözümüzde büyüttüğümüz pek çok ayrımın, Kâbe’nin çevresinde küçüldüğünü hissedersiniz. İnsanlar farklı diller konuşur, farklı kültürlerden gelir, bambaşka kıyafetler giyer… Fakat tavafta herkes aynı merkezin etrafında döner, namazda aynı kıbleye yönelir. Kâbe kimsenin makamına, servetine, derisinin rengine veya pasaportuna bakmaz; herkesi kulluğun o ortak ve eşit zemini üzerinde yan yana dizer.

Dil okulundaki buluşmayı benim için anlamlı kılan şey de tam olarak buydu. Farklı ülkelerden gelen gençler olarak yalnızca aynı sınıfta Arapça öğrenmiyor; birbirimizi tanımaya, birbirimizin yükünü taşımaya, kardeşlik bilincini yaşatmaya ve kısa bir süre içinde ortak bir hayat kurmaya çalışıyorduk.

Bu tablo bana Hucurât Suresi’nin iki temel mesajını yeniden hatırlatıyordu:

  • “Müminler ancak kardeştirler.” buyruğunu,

  • İnsanların farklı halklara ve kabilelere “tanışmaları” için ayrıldığını, üstünlüğün soyda veya aidiyette değil takvada olduğunu bildiren ayeti.

Slogan Olmaktan Çıkan Kardeşlik

Bizler bu ayetleri çoğu zaman okur, dinler ve tekrar ederiz. Fakat bazen bir ayetin mânası, insanın önünde küçük, gündelik bir sahne olarak beliriverir. İşte ben, dil okulunda bunun en canlı örneklerini müşahede ettim.

İçimizden bir arkadaşımız hastalandığında veya bir sıkıntıya düştüğünde, daha birkaç hafta önce kendisini hiç tanımayan başka bir genç gelip onunla saatlerce ilgileniyor, derdiyle dertleniyor, acısını dindirmek ve ona destek olmak için elinden geleni ardına koymuyordu. Halbuki aralarında yıllara dayanan bir dostluk yoktu. Aynı aileden veya aynı memleketten de değillerdi. Buna rağmen ortaya çıkan ilgi, kardeşliğin soyut bir slogan olmadığını gösteriyordu.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) müminleri birbirini sımsıkı tutan bir binanın parçalarına benzetmesi de böyle zamanlarda ayrı bir anlam kazanıyordu:

“Müminin mümine karşı durumu, parçaları birbirini sımsıkı kenetleyip tutan bir bina gibidir.”

Rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) bu sözü söylerken parmaklarını birbirine kenetlemişti. Benzetme son derece açıktı: Bir binanın tuğlaları birbirinden bağımsız durarak sağlamlaşmaz; biri diğerini taşır, ona yaslanır. Müminler arasındaki bağ da ancak birbirinin derdiyle ilgilenildiğinde, ihtiyaç anında omuz verildiğinde ve sorumluluk paylaşıldığında gerçek bir karşılık bulur.

Soyut Bir Kavramdan Yaşayan Bir Gerçekliğe: “Ümmet”

Bir aylık program boyunca benim en fazla dikkatimi çeken şeylerden biri,“ümmet” kelimesinin burada daha somut hâle gelmesiydi. Günlük konuşmalarımızda ümmet çoğu zaman büyük, tarihî ve hatta siyasi bir kavram olarak karşımıza çıkar. Oysa Mekke’de benim gördüğüm ümmet, önce küçük davranışlarda ortaya çıkıyordu: aynı sofraya oturmakta, aynı derse yetişmeye çalışmakta, hastalanan bir arkadaşın hâlini sormakta, ibadet için birbirini beklemekte ve ayrılık vakti geldiğinde birbirinden kopmaği istememekte.

Bu tecrübe farklılıkların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Herkes kendi ülkesini, dilini ve kültürünü yanında taşıyordu. Zaten Hucurât Suresi’nin 13. ayeti de bu farklılıkları yok saymaz; aksine bu farklılığın bir tanışma vesilesi olmasını ister. Belki de ümmet kardeşliğinin en kıymetli tarafı tam olarak burada ortaya çıkar: Aynılaşmak veya birbirine benzemek değil; farklılıkları bir üstünlük ya da uzaklaşma sebebi kılmadan, ortak bir ahlak içinde buluşabilmek.

Mekke’den Ayrıldıktan Sonra

Kâbe’nin çevresindeyken bunu hissetmek, bu iklimde kalmak nispeten kolaydır. Çünkü mekânın kendisi insana durmaksızın aynı merkezi, aynı kulluğu hatırlatır. Asıl zor soru ise Beledü’l-Emîn olan Mekke’den ayrıldıktan sonra ortsya çıkar:

Orada kurulan bu yakınlık, insanlar kendi ülkelerine ve karmaşık gündelik hayatlarına döndüklerinde ne kadar devam edecek? Kâbe’nin önünde içtenlikle söylediğimiz “kardeşlik” sözü; yarın milliyet, dil, mezhep, sınıf veya siyasi farklılıklarla yeniden karşılaştığımızda da aynı ağırlığı taşıyabilecek mi?

Bana göre bu tür programların asıl değeri, yalnızca bir ay boyunca Arapça öğretmesinde değil, bu soruları katılımcıların hayatına emanet etmesinde yatıyor. Birlikte geçirilen zaman, Kur’ân’ın dilini öğrenme çabası ve Mekke’nin manevi atmosferi, farklı coğrafyalardan gelen gençlerin birbirlerini bir “yabancı” olarak değil, sorumluluk taşıdıkları bir kardeş olarak görmelerine imkân veriyor. Programın başarısını da yalnızca ders saatleri, muhâdese pratikleri veya öğrenilen gramer başlıklarıyla değil, kurulan bu bağın gücüyle ölçmek gerekiyor.

Veda gecesinde gözlerden süzülen yaşlar bu yüzden benim için sıradan bir ayrılık duygusu değildi. Bir ay önce birbirine tamamen yabancı olan insanların ayrılırken böyle içtenlikle üzülmesi, aralarında gerçek bir bağ kurulduğunu gösteriyordu. Kâbe bu mübarek buluşmanın tam merkezindeydi; fakat o merkezin etrafında kurulan kardeşliğin asıl değeri, bundan sonra dünyadaki farklı coğrafyalarda nasıl yaşatılacağıyla ortaya çıkacak.

Kıble Bilincinden Ahlâka

Mekke’den ayrılırken aklımda kalan en güçlü duygu şuydu: Aynı kıbleye yönelmek bize bir yön gösteriyor; fakat kardeşlik, o yönün gündelik hayatta ahlâka dönüşmesiyle tamamlanıyor.

Mekke’den ayrılırken zihnime ve kalbime kazınan en güçlü duygu da bu oldu: Aynı kıbleye yönelmek bize sadece bir yön gösteriyor; fakat kardeşlik, o yönün gündelik hayatta ahlâka dönüşmesiyle tamamlanıyor.

Rabbim Kâbe’nin huzurunda kurulan bu gönül bağlarını daim kılsın; İslâm ümmetinin gençlerine birbirini gerçekten tanıyan, birbirinin derdiyle dertlenen ve farklılıklarını bir rahmete dönüştürebilen derin bir kardeşlik şuuru nasip etsin. Kâbe’nin Sahibi, yine Kâbe’nin şahitlik edeceği bereketli buluşmalarda bizleri yeniden bir araya getirsin…

İslâm düşünürü ve şairi İbnü’l-Kayyim, Kâbe’den ayrılış anını insanın ruhuna dokunan şu beyitlerle ne kadar güzel tasvir eder:

“Veda vakti yaklaşıp da artık ayrılığın kaçınılmaz olduğunu kesin olarak anladıklarında… Geriye sadece veda edenin o son duruşu kaldığında; Allah şahittir ki oracıkta sicim gibi yaş döken ne gözler vardı! Size veda ediyorum fakat hasretim dizginlerimi geri çekiyor; bedenim gitse de kalbim artık sizin yurdunuzda (Kâbe’de) çadır kurmuştur.”

Shahidul İslam

Bangladeş’in başkenti Dakka’da doğdu. Orta okul, hafızlık ve medrese eğitimini ülkesinde tamamladı. 2017 yılında Konya Uluslararası Mevlana Anadolu İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. 2022 yılında Kayseri Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. 2024 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimini tamamlayıp doktoraya başladı. Çalışmalarını Hint Alt Kıtası tarihi, İngiliz sömürgeciliği, sömürge tarihi ve İslam tarihi üzerinde yoğunlaştırdı. Makaleler ve sempozyum bildirileri hazırladı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan “Hadislerle Aile, Hadislerle Kadın, Hadislerle Çocuk ve Hadislerle Evlilik” eserlerini “Bengalce”ye tercüme eden ekipte yer aldı. 2024 yılında “İngilizlerin Hindistan ve Bengal’deki Sömürge Yönetimi” isimli eserini yayınladı.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler