Bulgaristan'da İslam Asimilasyon, Hurafeler ve Unutulmuşluk Arasında Bulgaristan’da Müslüman Olmak

Bulgaristan, Avrupa’da yaşayan çoğu Türkiyeli Müslümanın tatil için geçerken sorun yaşadığı bir ülkeden ibaret. Gümrük kapılarındaki uzun kuyruklar, meşhur peyniri, neşeli insanları dışında Bulgaristan Müslümanları, unutulmuşluğun pençesindeler hâlbuki. Uzun seneler boyu İslam hakkında yalan yanlış bilgilerle donatılan Bulgaristan Müslümanları kimliklerini yeni yeni arıyorlar. Yambol şehrinden Aslan ailesi, bu kimlik arayışının belki de en billur örneği.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Bulgaristan Türkleri, uzun süredir yaşadıkları topraklarda ilk kez azınlık durumuna düşerler. Bu tarihten itibaren kimileri can ve mal güvenliklerinin sağlanamayışı sebebiyle Türkiye’ye dönerken, kimileri de Bulgaristan’da artan milliyetçiliğe, azınlıklara karşı uygulanan sert yıldırma politikalarına rağmen ülkede kalmaya devam ederler. Göç dalgası, 1989’da da tekrarlanır, Bulgar ulusunu oluşturmak adına körüklenen milliyetçilik, en acımasız yüzünü ülkedeki azınlıklara karşı gösterir. Buna karşın Bulgaristan Türkleri de bir asırdır, Türkiye’ye savrulmak ile atalarının topraklarında kalmak arasında gidip gelirler.

Bu talihsiz durum çok gerilerde kalmış gibi görünse de, şu anda da ülke, Müslümanlar için yeterli özgürlük alanını açabilmiş değil. Artan milliyetçilikle kendisini azınlıklara karşı gösteren düşmanlık bu topraklarda etkisini hâlâ sürdürüyor.

Yambol’dan Bir Ses: Aslan Ailesi

Ülkede hissedilen kısıtlayıcı atmosfere tepki için olacak, “Burada Müslüman olarak yaşamak çok zor.” diyor 36 yaşındaki Sabahattin Aslan. Kuşaklardır Bulgaristan’da yaşamış olan Aslan ailesinin reisi Sabahattin Aslan, Bulgaristan’da Müslüman olmayı ve bununla birlikte gelen sıkıntıları bizimle paylaşırken rahatlıyor; uzun süredir anlatılmayan dertleri gün yüzüne çıkıyor.

Komünizm esnasında ve sonrasında azınlıklara uygulanan kültür ve din kaynaklı asimilasyon politikaları burada yaşayan Türklerden çok şey alıp götürmüş. Bunlardan biri de dilleri. Bulgaristan’ın bazı bölgelerinde dillerini tamamen unutmuş Türkler yaşıyor. Komünizm döneminde uygulanan baskılar, yasaklar ve cezalarla yoğun bir Bulgarlaştırma politikası uygulanmış Türkler üzerinde.

Dünyanın giderek küçük bir köy hâline gelmesiyle kültürel kimliklerde kendisini gösteren çözülme ve melezleşmenin de Bulgaristan’da yaşayan Müslümanların başkalaşmasında etkili olduğu açık. Aslan ailesinin yaşadığı, başkentten 300 kilometre uzaklıktaki Yambol şehri, dışa kapalı yapısı sebebiyle henüz bu değişimin görünmediği yerlerden bir tanesi. Yambol’da yaşayan Müslümanlar, Edirne’ye kardeş şehirde yaşamaları hasebiyle sık sık Türkiyeli Müslümanlarla diyalog içinde olmuşlar; böylece dillerini ve dinlerini ülkedeki diğer şehirlere kıyasla muhafaza edebilmişler.

İki çocuklu Aslan ailesi geçimlerini işportacılıktan sağlıyor. “İyi kötü karnımızı doyuruyoruz.” diyor Seher Aslan. Eğitimsizlik ve baskıların ufukları daraltması nedeniyle iyi tabirle aza kanaat etmeye, diğer bir deyişle beklentisiz yaşamaya alışmış insanlar Yambol halkı. Ailenin maddi durumu şehir halkının genel durumu gibi oldukça kötü. Seher Hanım, “Varsa yiyoruz, yoksa yemiyoruz.” diyor. Bu sıkıntılı ekonomik durumdan bıkan Bulgaristan Türkleri ülkenin genelinde yaygın olan trende uyarak diğer Avrupa ülkelerine göç ediyorlar. Sabahattin Aslan da bu durumdan ötürü yakın zamanda Londra’ya işçi olarak gitmeyi planladığını belirtiyor.

Romanlar, Ermeniler, Rumlar ve Ulahlarla birlikte azınlık olan Türklerin eğitim almalarını zorlaştıracak eğitim politikalarından Aslan ailesi de nasibini almış durumda. Mahalleler, Türk ve diğer mahalleler olmak üzere bölümlere ayrılmış. Türk mahallesinde yaşayanlar, bulundukları muhitte kısıtlı şartlarda eğitim veren okullara gidiyorlar. Bulgaristan’dayken birçok gencin, liseyi bitirmiş olmalarına rağmen doğru düzgün bir eğitim almadıklarını, okuma-yazmayı bile zar zor becerebildiklerini ve bu nedenle gelecek beklentilerinin olmadığını üzüntüyle görmüştük. Gençler, eğitim alanında terk edilmişlerdi. Üniversite planları bir yana, geleceğe dair herhangi bir tasavvurları yoktu. Öyle ki birlikte vakit geçirdiğimiz gençlerin, Bulgar makamlarında işlerini hallederken Bulgarcalarının yeterli olmadığını ve bu durum neticesinde görevlilerin onlara pek de kibar davranmadığını müşahade etmiştik. Kendilerine sorduğumuzda, “Bulgarcamız pek iyi değil.” dediler. Kendi mahallelerinde, donanımsız okullarda okuyan gençlerin, eğitim anlamında yitip gitmiş olmaları bu anlamda üzücü bir gerçek.

Aslan ailesinin eğitim durumu buna bir örnek. Evin 12 yaşında evlenmiş olan hanımı Seher Aslan, diğer kadınların çoğu gibi okuma yazma bilmiyor. Ailenin çocukları Aysel (11) ve Ahmet (16), ailenin maddi durumunun onları destekleyemeyecek kadar kötü olması ve önlerinde bir hedefin bulunmayışı sebebiyle okulda oldukça başarısızlar.

Seçmeli olarak konulan din ve Türkçe derslerine Türk ailelerin ilgisi az, bunun en büyük sebebi ise uygulanan baskılar ve bundan kaynaklı çekinceler. Örneğin çocuklar teneffüslerde kendi aralarında Türkçe konuştuklarında azarlanıyor, hatta para cezasına maruz kaldıklarını belirtiyorlar. Ait oldukları millet, Bulgaristan’da kendileri için utanılacak bir durum bile teşkil edebiliyor. Bu nedenle dışlanmaktan korkan öğrenciler, kendi aralarındayken bile birbirlerine Türkçe isimleriyle hitap etmiyorlar. Bu durumda Türkçe ve din dersleri, öğrencilerin katıldıkları takdirde dışlanmalarını sağlayacak bir mekanizma görevi görüyor.

Seher Hanım gününün çoğunu evde geçiriyor. Bulgaristan’da Türk dizilerine ilgi büyük. Fakat dizilerdeki Türk ailelerinin profillerinden ötürü Bulgarlar, Bulgaristan Türklerini aşağılama eğilimi gösteriyorlarmış. Seher Hanım, “Dizilerdekilere bakıp bize, ‘Siz hiç onlara benzemiyorsunuz. Siz Türk değilsiniz, çingenesiniz.’ diyorlar. Çok üzülüyoruz.” diyor.

Müslümanlarla komşuları arasında sorunlar olmasa da iş dünyasında durum hiç böyle değil. Kazancı yüksek işlere Türklerin girmesine pek izin verilmiyor. Konuştuğumuz ailelerden birkaçı, Yambol’daki iki kablo fabrikasına başvurduklarını, ama işe alınmadıklarını söyledi. Bu durumun etnik ya da dinî aidiyetleriyle alakalı olduğunu düşünüyorlar. Aileler arasında ayrımcılık hikâyeleri dolaşıyor sıkça: “Sofya’da avukatlık yapmaya çalışan yeğenim, senelerdir doğru dürüst bir iş bulamadı.” ya da “Üniversite okuyan Bulgaristan Türklerini eğitim aldıkları alanlarda çalıştırmazlar.” gibi… Müslümanlar arasında yaygın olan işsizliğin, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik darboğazla mı, yoksa ayrımcılıkla mı alakalı olduğu ise cevabı aranması gereken sorulardan.

Türk ve Bulgar toplumu, aradaki yüksek duvarlara rağmen kültür ve âdet olarak zaman içinde birbirlerine benzemişler. Cenaze ritüellerini sorduğumuzda Sabahattin Aslan’ın anlattıkları bu konuda çarpıcı örnekler sunuyor bize: Cenazelerin başında mumlar yakılıyor. Cenaze evde yıkanıyor ve insanlar cenazeyi evde ziyaret ediyor. Cenazenin başında ilahi benzeri çeşitli türküler söyleniyor ve Kur’an okunmuyor. Mezar taşlarının neredeyse tamamında merhumların fotoğrafları yer alıyor.

Müslümanların inançlarından bu kopuşlarını, “günah” kavramının algılanışında da görmek mümkün. Müslümanların çoğunda İslami bir hassasiyet yok. Birçok aile, doğum günleri, sünnet düğünleri, evlilik törenleri gibi özel günlerde, kendileri içmese bile alkol ikram etmek zorunda kaldıklarını belirtiyorlar. Örneğin baş sağlığı dilemek için gittiğimiz bir evde bulunan 50’ye yakın erkeğin sarhoş olduğunu ve alkol almaya devam ettiklerini görmüştük. Elbette herkesin alkol konusundaki tutumunun kendi tercihi olduğunu belirtmeye gerek yok, fakat belirtilmesi gereken, Müslümanların bu konuda herhangi bir “bilgileri” olmadığı. Burada dikkat çekmek istediğimiz şey, örneğin Varna’da din görevlisine gelip, “Ben kadın ve esrar pazarlıyorum.” diyerek imamın kendilerini affetmesini isteyen insanların olması.

Bu konulardaki cehalette en büyük etken Komünizm dönemindeki dinî baskılar. O dönem devletin atadığı din görevlilerinin halka anlattığı saptırılmış dinî bilgiler halkı müthiş bir cehalete sürüklemiş. Aynı baskılar Hristiyan cemaate de uygulanmış olmasına rağmen ülkeye gelen misyonerler Hristiyanların dinî hassasiyetlerini kaybetmemeleri için canla başla çalışmışlar. Öte yandan Müslüman cemaat bu süreçte hiçbir destek görmemiş, bilakis Bulgar makamlarının atadığı görevliler tarafından öğretilen yanlış bir din tasavvuruyla baş başa kalmışlar. Pek çok batıl inancın (örneğin, cami bahçelerinde mumlukların bulunması ya da imama Kur’an okuttuktan sonra imamın verilen parayı almaması durumunda dileklerinin yerine gelmeyeceklerine inanmaları gibi) halk arasında dinî emir gibi algılanmasının sebebi de zaten o dönem devlet tarafından gönderilen imamların çalışmaları.

Hüseyin Hocanın Samimi Gayreti

“Uzun yıllar imamsız kalan cemaatimizin din konusunda biraz olsun bilinçlenmesinde en büyük rol Hüseyin Hoca’nın.” diye ekliyor Sabahattin Aslan. Hüseyin Hoca, Yambol Müslümanlarının gülen yüzü denilebilir. Kendisi senelerce Yambol’a bir imamın tayin olmasını beklemiş ve bu süre zarfında camide gönüllü imamlık yapmış. Bakmış ki gelen, giden yok; 33 yaşında, eşini, işini ve iki çocuğunu bırakıp İmam-Hatip’e yazılmış. Eğitimi bitince de Yambol’a dönüp gönüllü imamlığa devam etmiş. Senelerce ücret almadan hem imamlık yapmış, hem de cemaatin dinî eğitimi ile ilgilenmiş. Şu anda Yambol’da görev yapan imam da yine Hüseyin Hocanın talebesi. Aslan ailesi, bugün camiyle tanışan herkesin Hüseyin Hocanın emekleri neticesinde burada olduğunu belirtiyor.

Ramazan ayında dinî hassasiyetleri artan Bulgaristan Müslümanları için bu “11 ay dinden ayrı kalıp ramazanda dine dönüş” süreci oldukça sıkıntılı. Her sene teravih namazı çıkışı bir köşede sıkıştırılıp darp edilen Müslüman gençlerden bahseden Aslan ailesi, “Polisler sürekli denetim altında tutuyor cami cemaatini. Teravihler polis denetiminde kılınıyor ve cemaat bu konuda hiçbir şey yapmıyor.” diyor. Bulgaristan’da başörtülü kadınlara edilen hakaretlerden ötürü sene boyu başörtüsü takmaktan korkan birçok Müslüman kadın, sadece ramazanda başlarını örtmenin farz olduğunu düşünüyor. Başörtüsü konusu açıldığında Seher Hanım konuya müdahil oluyor: “Aslında her zaman başımızı örtmek istiyoruz, ama Bulgarları bir kenara bırak, kendi büyüklerimiz bile yolda bizi çevirip, ‘Başın kel mi, neden örttün başını?’ gibi sorular soruyorlar.” Tüm bu zorluklara rağmen ramazan ayı Müslüman cemaati birbirine yakınlaştırıyor. Toplu iftar yemekleri onlar için çok önemli, oruç tutmayanlar bile çoğu zaman iftar yemekleri düzenliyor.

Ülkede Komunizm döneminde ibadete kapatılıp başka amaçlarla kullanılan ya da yakılıp yıkılan camilerin pek çoğu hâlâ kullanılamıyor. Genel olarak oldukça bakımsız olan camilerin masraflarını cemaat ve imam karşılamaya çalışıyor. Kısa bir süre önce maaşa bağlanan imamlar caminin elektrik ve su faturalarını karşılamakta güçlük çekiyor. Zaten bakımsızlıktan harap olan camilere karşı duyulan düşmanlık ise camilerin daha çok zarar görmesine neden oluyor. Cami pencereleri taşlanarak kırılıyor. Aslan ailesi bu saldırıların özellikle ramazan ayında arttığını belirtiyor.

Müslümanların dinî ihtiyaçlarının karşılanması konusunda Bulgaristan Müftülüğünün maddi ya da manevi neredeyse hiçbir faydasının bulunmadığını söyleyen Aslan çifti, özellikle Müslüman kadınlara örnek teşkil edebilecek kadın din görevlisi ya da vaizeye duydukları ihtiyacı dile getiriyorlar. Cami önlerinde mumlar yakıp dilek dileyen, günah çıkarmak için imama giden insanlar göz önüne alındığında bu, ciddi bir ihtiyaç.

İslam’ın 14. yüzyıldan sonra girdiği Bulgaristan topraklarında asimilasyona maruz kalan Müslümanlar kendilerini tanımlamakta güçlük çekiyorlar. Kendi içlerinde sessizce yalnızlaşmış, zamanla kendilerini hiçbir yere ait hissedemez olmuşlar. Dünya üzerinde İslam’ı doğru kaynaklardan öğrenme imkânına sahip diğer Müslümanlardan beklentilerinin olmadığını söyleseler de, din ve ırklarına yöneltilen onca tehdite rağmen ümidini kaybetmeyen Bulgaristan Müslümanlarına sağduyulu bir yaklaşımın vakti geldi gibi gözüküyor.

Fotoğraf: ©Shutterstock.com/meunlerd, @Flickr.com/Chris_Parfitt, @Flickr.com/Jerzy Kociatkiewicz, @Flickr.com/TijsB, @Flickr.com/Andrey /p>

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar