orta afrika Orta Afrika Cumhuriyeti’nde Silinen İnsanlık İzleri

Geçen yıl François Bozize’nin sözde Müslüman örgüt Seleka tarafından devrilmesiyle başlayan şiddetli çatışmalar sonucunda gücü ele geçiren Anti-Balaka ekipleri, Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki Müslüman izlerini tamamiyle silmekte kararlı görünüyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, bölgedeki iç savaş yüzünden tüm Müslümanların ülkeyi terk etmek zorunda kalabileceği uyarısında bulunuyor.

Graeme Wood 1 Haziran 2014

Sadece 18 ay önce, neredeyse hiç kimse Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki (OAC) durumun bu kadar kötüleşebileceğini tahmin edemezdi. 2003 yılından 2013 yılının Mart ayına kadar OAC’nin Devlet Başkanı François Bozize idi. Bozize, isyancılar tarafından tehdit edildiğinde en yakın müttefikleri olan Fransa ve Çad’ı hızlıca yardıma çağırarak bu tehdidi başından savdı. Çad Devlet Başkanı İdris Debi, Bozize’ye Çad’ın en iyi birliklerini gönderip, isyanı hızlıca bastırabildiği için gururluydu.

Şu an ise, Bangui’nin sokaklarında, durumun tamamen değişmiş olduğunu görebilmek mümkün. Bozize, Mart 2013’te Debi’nin onu daha fazla desteklememe kararının ardından gücünü kaybetti. Bir grup insan, Seleka’yı hükûmeti devirmeye çağırdı. Bu pek çok vatandaşın ölümüne, yağmalamalara ve kaosun ortaya çıkmasına sebep oldu. Seleka ekseriyetle (pek çoğu Sudanlı ve Çadlı olan) Müslümanlardan oluşuyordu ve yine Seleka tarafından Bangui’deki Hristiyan azınlığa karşı şiddetli baskı uygulanmıştı. Her ne kadar 2014 yılının sonunda Seleka etkin bir hükûmeti tesis edecek birliği oluşturamadığı için dağılsa da bu sefer şiddet, Müslümanlardan ve özellikle yabancılardan intikam almak isteyen Anti-Balaka adlı Hristiyan gruplarca sürdürülmeye devam etti. Bunlar Bangui’de bulunan Müslümanların neredeyse tamamını yaşananlardan sorumlu tutarak şehirden çıkardı. Artık OAC’nin başkentinde Müslüman olmak, gün ortasında ya öldürülme ya da saldırılara maruz kalıp sakat bırakılma tehlikesi altında yaşamak anlamına geliyor.

Bangui Merkez Camii’nin etrafında, evleri yakılıp yıkılmış pek çok Müslüman, bu günlerde mango ağaçlarının altında Kamerun, Çad ya da OAC’nin Müslüman ağırlıklı bölgelerine güvenli bir biçimde ulaşabilmek için bekliyor. Örneğin karşılaştığımız ak sakallı bir adam gökyüzünü ve altındaki ince hasırı göstererek, “İşte benim yeni evim bu.” diyordu. “Önceden hiç değilse yiyeceğimiz vardı. Ama üç dört haftadır herhangi bir yiyecek dağıtımı da yapılmadı.” Adı, Adamou Addy idi. Söylediğine göre eski bir Fransızca öğretmeniydi ve şu an üzerinde oturduğu hasırının serili olduğu arsada altı çocuğuyla birlikte yaşıyordu.

Rastladığımız bir diğer kişi, Abakar Mustafa, akıcı bir İngilizce konuşuyordu. Kendisinin Seleka dağıtıldığı zaman Başkanlık Konutu yakınlarındaki kısmen varlıklı bir semt olan Ngaragba’dan kovularak çıkarıldığını ifade etti. Lycee des Rapides’te İngilizce öğretmeni olduğunu anlattı. Okulu daha sonra ziyaret ettiğimde, eski bir meslektaşı, Mustafa’nın sadece Seleka yanlısı olduğu için değil, aynı zamanda şu an Benin’de sürgünde bulunan Seleka Lideri Michel Djotodia ile aynı Gula etnik kökene sahip olduğu için de Anti-Balakalar tarafından arandığını söylemişti. Mustafa’nın kalan iş arkadaşları ise, “Mustafa’nın ölüp ölmediğini bilmiyoruz.” demişlerdi.

Merkez Camii’nin yakınındaki pazar alanı, Bangui’nin en büyük alanı olup “Point Kilometre 5” ya da diğer adıyla “PK-5” olarak bilinir. Afrika Birliği’ne mensup bazı birlikler bölgeyi güvenlik altına almış ve civarda yalnızca Müslüman kıyafetlerine sahip insanlar görülüyor. Hristiyanlar bu bölgeden uzaklaştırılmış ve döndükleri takdirde ya saldırıya uğruyorlar ya da öldürülüyorlar. Bu alana sadece Hristiyan kadınların gelmelerine ve alışveriş yapmalarına izin veriliyor; ancak çok azını etrafta görebilmek mümkün. Bu bölgede Müslümanların büyük bir kısmı Bangui’yi tamamen terk etmeye karar vermiş. Bir zamanlar büyük oranda Müslüman iş adamlarına bağlı olan OAC ekonomisi için bu karar kötüye işaret. İş adamlarının en sonuncusu da müşterileri tarafından öldürülme korkusu yaşamayacağı herhangi bir ülkeye gitmek için OAC’yi terk ettiğinde, hâlihazırda fakir olan, kişi başı günlük bir Euro’yla geçimin sağlandığı ülkede durum daha da vahim bir hâl alacak.

Müslümanların, Anti-Balakalarca sürülmeden önce yaşadığı ve çalıştığı bölgeleri gezip gördüğünüzde, onlar için geri dönüşün ne kadar zor bir ihtimal olduğunu görebiliyorsunuz. Koudoukou Caddesi, bir zamanlar Müslümanların bulunduğu mahallelerden biri olan Miskine’nin tam ortasından geçiyor. Bir zamanlar şehrin en büyüğü olan Miskine Camii, şu an üzerinde cep telefonlarınızı kapatmanız gerektiğini hatırlatan Arapça bir yazının bulunduğu duvar haricinde dümdüz edilmiş durumda. Bir grup Hristiyan, büyük bir sevinç içerisinde Seleka liderlerinden birinin kardeşi ve aynı zamanda yıkılan cami imamının oğlunun taşsız mezarını gösteriyor.

Müslümanların iş yerleri yıkıntı hâline getirilmiş. Bazı yerlerde ise sadece tabelalar vandalların saldırısından kurtulabilmiş: “Dar El-Kouti,” yazıyor bir iş yerinin üzerinde. Bu, 18. ve 19. yüzyıllarda OAC civarında kurulan bir sultanlığın adı. Bir diğerinde Müslüman ismi olan “Amadou”, bir diğerinde ise “Raşid’in Balık Dükkanı” yazısı görülebiliyor. Miskine’de bir Müslüman’a ait olan en büyük bina, Afrika Birliği askerleri el koyup üs olarak kullandığı için hâlâ ayakta duruyor. Binanın üzerindeki “El Cezire Temiz Su,” “Dubai Stil Moda” ve “Abeche (bir Çad şehri) Süpermarket” gibi reklam yazıları, güvenliği askerler tarafından sağlanan binanın üzerinde okunabiliyor.

Hristiyanlar bu mahallede Afrika Birliği askerlerinin bölgede devriye gezmelerini önlemek için geniş bir bariyer inşa etmişler. Afrika Birliği’ni ve özellikle Ruandalı ve Burundilileri Müslümanların ajanları olarak görüyorlar. Bariyerde kontra plak üzerindeki büyük harflerle yazılmış mesajları okumak için yaklaşıyorum. “Orta Afrika Bölgesi” yazıyor birinde; diğerinde: “OAC’de camilere yer yok.” Beni barikata getiren Ruandalı askerler, bir kalabalığın toplanıp bağırmaya başlamasıyla endişeleniyorlar. Dar gömlekli ve kıvırcık saçlı iki genç kadın bana doğru gelip yüzüme bağırmaya başlıyor: “Ruandalılar sadece Müslümanlara yardım ediyorlar. Peki neden? Burası bizim ülkemiz.” Birkaç dakika içerisinde toplanan kalabalık yeni bir ayaklanma hâlini alıyor ve Ruandalılar gitmemiz noktasında ısrar ediyorlar. “Arapları çıkarın!” diye bağırıyor kalabalık biz uzaklaştırılırken: “Bu yoldaki barikatları da kaldıracağız.”

Hükûmetin durumu kontrol altına alabilmek için neredeyse hiçbir gücü yok. Başkan Catherine Samba Panza, Ocak ayında seçildi. Buna karşın her iki taraf da Panza’nın sorunu çözebileceğine şüpheyle bakıyor. Panza, her ne kadar Çad’da doğmuş olsa da bir Hristiyan ve Anti-Balakaların linçleri ve aşırılıklarına karşı çıkmak noktasında isteksiz. Bunun yanı sıra Müslümanlar onun hem sorunu çözemeyeceğini hem de onları kurtarmak için isteksiz olduğunu düşünüyor. Panza, dönem dönem Müslümanlara dair iyi duygularını ifade etmiş. Örneğin, “Talihsizlik” demiş bütün olanlar için, “Çünkü Müslümanların çoğunun Seleka’yla alakası yok.”

Ona bağlı silahlı güçler bile son derece Müslüman karşıtı bir yönelime sahip. Silahlı güçler ya da FACA, hükümet değişiminin ardından tamamen feshedildi ve üyelerinin geçmişlerine dikkat edilmeksizin yeniden yapılandırıldı. Üyelerin toplumsal ya da siyasi şiddete bulaşıp bulaşmadığı, Anti-Balaka’ya bağlı olup olmadığı, FACA’nın bütün ülkeyi mi, yoksa sadece Hristiyanları mı temsil ettiği sorularına dikkat edilmeden seçildi üyeler. Mart ayında, askerlik kaydı yapılan bir FACA üssünde, bir kısmı Castro tarzı muharebe yeşili, bir kısmı çöl kumu kamuflajlı olmak üzere uyumsuz üniformalı askerlerin herhangi birinde Müslüman olduğuna dair bir ibareye rastlanmıyordu. Komutanlar iyimserdi ve herhangi bir sabıka kaydı olmayan Orta Afrikalı herkese kapılarının açık olduğunu ifade ediyordu. Fakat bazı subaylar yeni ordunun pek çok mensubunun Anti-Balakalardan oluştuğunu ve bu yeni güçlerin Bangui’de çoğunluğu teşkil eden Hristiyanların yerine ülkenin tamamını temsil edeceğini görmenin güç olduğunu ifade ediyordu.

Şu an için Bangui sokaklarındaki tehlike seviyesi göz ardı edilemez. Bir sabah Bangui’nin şehir merkezinde bir köşeyi döndüm ve kendimi ölümüne bir kavganın 3 metre kadar yakınında buldum. Anti-Balaka savaşçıları ülkeyi bir Müslüman fethinden kurtardıklarına inanıyor ve şimdi bunun için kendilerine ödeme yapılmasını istiyorlardı. Küçük bir motorsikletin üzerinde oturan ve bir kalaşnikofu havada sallayan bu savaşçılardan biri, aynı zamanda yakınlardaki bir mağazadan aldığı bozuk telefon sebebiyle etrafa bağırıp çağırıyordu. Bir polis ya da güvenlik görevlisince adama doğrultulmuş ikinci bir silah vardı ve insanlar her an başlayabilecek silahlı çatışma karşısında etrafa kaçışmaya başlamıştı. Tüfekler adamların kalça hizasına doğrultulduğunda ben ve birkaç dükkan sahibi orada bulunan bir market deposunun çelik kapısının ardına sığındık. Ben ve diğer altı Orta Afrikalı, mucize eseri herhangi bir mermi sıkılmaksızın savaşçı adam ikna edilip oradan ayrılana kadar kapının ardında bekledik.

Mağaza sahibi genç bir adamdı; bunun sık sık yaşanıp yaşanmadığını sorduğumda, “Tabii ki yaşanıyor.” dedi. Burada doğmuştu ama Lübnan’da eğitim görmüştü. Ayrılmadan önce son sözü şuydu: “İnsanların bir zamanlar fakir ama barış içinde olduğu bir yerdi burası. Artık hem daha fakiriz hem de dünyada barışa en uzak yerlerden birinde.”

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar