Seçim

Güvenlik, Ekonomi ve Tepki Oyları: Latin Amerika Sağın Yeni Kalesi mi Oluyor?

Nisan 2025’ten bu yana Latin Amerika’da yapılan yedi devlet başkanlığı seçimini de sağ, merkez sağ veya radikal sağ adaylar kazandı. Ekonomik durgunluk, güvenlik kaygıları, iktidarlara tepki ve geleneksel partilere güvensizlikle beslenen bu tablo, kalıcı bir sağlaşmadan çok kapsamlı bir siyasal yeniden yapılanmaya işaret ediyor.

Güvenlik, Ekonomi ve Tepki Oyları: Latin Amerika Sağın Yeni Kalesi mi Oluyor?
Fotoğraf: Lev Radin/Shutterstock

Latin Amerika’nın siyasal haritası özellikle son birkaç yılda belirgin biçimde değişti. Nisan 2025’ten bu yana Ekvador’da Daniel Noboa, Bolivya’da Rodrigo Paz, Honduras’ta Nasry Asfura, Şili’de José Antonio Kast, Kosta Rika’da Laura Fernández, Peru’da Keiko Fujimori ve Kolombiya’da Abelardo de la Espriella seçimleri kazandı. Böylece bölgede art arda düzenlenen yedi devlet başkanlığı seçiminin tamamından sağın ve merkez sağın farklı kanatlarından adaylar galip çıktı. Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin libertaryen ekonomi programı ile El Salvador Devlet Başkanı Nayib Bukele’nin sert güvenlik politikaları da ülke sınırlarını aşarak bölgedeki sağ hareketler için iki farklı referans modeline dönüştü. Paraguay’daki Santiago Peña ve Panama’daki José Raúl Mulino yönetimleri de bölgenin değişen siyasi tablosunu tamamlıyor.

Bu sonuçlar, Latin Amerika’nın siyasal ağırlık merkezinin sağa kaydığını gösteriyor. Ancak seçim haritasındaki değişim, toplumların bütünüyle muhafazakârlaştığı veya aynı programa sahip sağ hareketlerin kıtaya hâkim olduğu anlamına gelmiyor. Yeni yönetimler ekonomik programları, devlet anlayışları, tarihsel kökenleri ve demokrasiyle ilişkileri bakımından önemli ölçüde ayrışıyor. Üstelik birçoğunun başarısı, yerleşik bir ideolojik bağlılıktan çok ekonomik durgunluk, güvenlik kaygıları, görevdeki iktidarlara tepki ve geleneksel partilere duyulan güvensizlikle açıklanıyor. Bu nedenle uzmanlar, gelişmeleri kesinleşmiş ve kalıcı bir ideolojik dönüşümden ziyade derin bir siyasal yeniden yapılanmanın parçası olarak değerlendiriyor.

Sağı Güçlendiren Tek Bir Dalga Yok, Farklı Krizlere Farklı Cevaplar Var

Son seçimler ortak bir yön değişimine işaret etse de iktidara gelen aktörleri aynı siyasal aile içinde değerlendirmek kolay değil. Milei, Arjantin’de devletin ekonomi ve toplum üzerindeki rolünü radikal biçimde azaltmayı hedefleyen libertaryen bir program uyguluyor. Bukele ise El Salvador’da güçlü, merkezîleşmiş ve cezalandırıcı bir devlet modelini temsil ediyor. Kast, Şili’de güvenlik, düzensiz göçle mücadele, kamu harcamalarının azaltılması ve geleneksel değerleri bir araya getiriyor. Peru’daki Fujimori, piyasa yanlısı ekonomi ile sert güvenlik politikalarını, kökleri babası Alberto Fujimori’nin 1990’lardaki otoriter yönetimine uzanan “Fujimorismo” geleneğiyle birleştiriyor.

Ekvador’da Noboa daha teknokratik ve merkez sağ bir çizgide konumlanırken organize suçla mücadelede orduya geniş yetkiler veriyor. Kolombiya’da Ağustos 2026’da göreve başlayacak De la Espriella, geleneksel partilerin dışından gelen milliyetçi ve radikal sağ bir figür olarak devlet aygıtını küçültmeyi, vergileri azaltmayı ve uyuşturucu örgütlerine karşı daha sert yöntemler uygulamayı savunuyor. Bolivya’da yaklaşık 20 yıllık sol iktidar dönemini sona erdiren Hristiyan Demokrat Rodrigo Paz ise kendisini radikal sağdan ayırarak “herkes için kapitalizm” adını verdiği daha merkezci bir program benimsiyor.

Siyasi gündemlerdeki çeşitliliğe dikkat çeken uzmanlara göre bu farklılıklar, “Latin Amerika sağı”nın tek bir programdan oluşmadığını ortaya koyuyor. Piyasa yanlısı olmak, daha sert güvenlik tedbirleri istemek veya Washington ile yakın ilişkiler kurmak, bir hareketi tek başına popülist ya da radikal sağ olarak tanımlamaya yetmiyor. Temel ayrımlar; siyasal çoğulculuk, kuvvetler ayrılığı, temel haklar, azınlıklar, muhalefet ve geçmişteki askerî diktatörlüklerle kurulan ilişkide belirginleşiyor.

Buna rağmen farklı sağ hareketlerin ortak bir siyasal söylem ve yöntem havuzundan yararlandığı da görülüyor. Milliyetçi ve elit karşıtı söylem, kültürel muhafazakârlık, iklim politikalarına mesafe, evanjelik veya Katolik muhafazakâr çevrelerle ilişkiler, sert güvenlik vaatleri ve kişiselleştirilmiş liderlik bu ortak repertuvarın başlıca unsurlarını oluşturuyor. Dolayısıyla kıtadaki siyasi dönüşümü takip eden uluslararası medya kuruluşlarına göre bölgedeki değişimi ne birbirinden tümüyle kopuk ulusal sonuçlara ne de tek merkezden yönetilen homojen bir sağ projeye indirgemek mümkün.

Seçimlerde Kim Kazandı, Kim Kaybetti?

Fransa merkezli Uluslararası ve Stratejik İlişkiler Enstitüsünde (IRIS) araştırma direktörü ve Latin Amerika ve Karayipler Programı Başkanı olan Christophe Ventura, bölgedeki son sonuçların önemli ölçüde bir “cezalandırma oyu” niteliği taşıdığı görüşünde. Buna göre seçmenlerin sağ partilerin bütün programını benimsediğini söylemek zor. Oy verme davranışı çoğu ülkede hayat pahalılığı, yolsuzluk, kamu hizmetlerindeki yetersizlikler, suç ve iktidarların sonuç üretememesi karşısında gelişen tepkiyi yansıtıyor.

Bu tepki iki farklı biçimde ortaya çıkıyor. Bazı ülkelerde seçmenler, yaşam koşullarını iyileştiremediğini düşündükleri yönetimleri muhalefetteki en güçlü seçenekle değiştiriyor. Arjantin ve Kolombiya gibi örneklerde ise Milei ve De la Espriella gibi geleneksel siyasal sınıfın tamamına meydan okuyan, kişiselleştirilmiş kampanyalar yürüten sistem dışı figürlere yöneliyor. Bu tablo, sağın başarısında ideolojik yakınlığın yanı sıra yerleşik siyasal aktörlerden kopma arzusunun da etkili olduğunu gösteriyor. Nitekim Latin Amerika’da önceki seçim döneminde sol ve merkez sol adayları iktidara taşıyan görevdeki yönetim karşıtı eğilim, son seçimlerde sağın lehine işledi.

Bugünkü hoşnutsuzluğun ekonomik kökleri, 2000’lerdeki “Pembe Dalga” döneminin ardından yaşanan dönüşüme kadar uzanıyor. Sol ve merkez sol hükûmetlerin bölgenin büyük bölümünde iktidara geldiği bu dönemde petrol, bakır, soya ve diğer emtiaların yüksek fiyatları devlet gelirlerini artırmış; sosyal politikaların genişletilmesine ve yoksulluğun azaltılmasına imkân vermişti. Ancak 2010’ların ortalarından itibaren emtia fiyatlarının gerilemesi ve büyümenin yavaşlamasıyla bu kaynaklar daraldı. Sosyal beklentiler sürerken hükûmetlerin bu talepleri karşılama kapasitesinin zayıflaması, siyasal hoşnutsuzluğu artırdı. Covid-19 salgını, yolsuzluk skandalları ve kurumsal tıkanıklıklar da bu eğilimi derinleştirdi.

Birleşmiş Milletler Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu (ECLAC), bölgenin art arda dört yıldır düşük büyüme patikasında bulunduğunu belirtiyor. Kurum, bölge ekonomisinin 2025’te yüzde 2,4, 2026’da ise yüzde 2,3 büyüyeceğini öngörüyor. Düşük büyüme, hükûmetlerin sosyal harcamaları artırma alanını daraltırken seçmenlerin gelir, istihdam ve kamu hizmetlerine ilişkin beklentileri devam ediyor.

Ekonomik sorunlara temsil krizi de eşlik ediyor. OECD’nin 2025 tarihli bölgesel araştırmasına göre Latin Amerika’da ulusal parlamentolara yüksek veya orta düzeyde güven duyduğunu söyleyenlerin oranı ortalama yüzde 27’de, siyasi partilere güvenenlerin oranı ise yüzde 19’da kalıyor. Bu veriler, bazı araştırmacıların “performans ve temsil krizi” olarak adlandırdığı tabloyu güçlendiriyor. Bu durum demokrasinin bütünüyle reddedildiği anlamına gelmiyor; ancak demokratik süreçlerin yavaş, uzak ve sonuç üretmekte yetersiz görüldüğü bir ortam yaratıyor. Kurumsal engelleri aşarak hızlı karar alma vaadinde bulunan güçlü liderler de bu zeminde destek buluyor.

Güvenlik Krizine Karşı “Demir Yumruk” Siyasetinin Cazibesi

Latin Amerika’daki sağ ve radikal sağ hareketlerin en fazla ortaklaştığı alanların başında güvenlik geliyor. Uyuşturucu kaçakçılığı, organize suç, gasp ve haraç ağları, kent şiddeti, cezaevi krizleri ve devletin bazı bölgelerde otorite kaybetmesi, güvenliği gündelik siyasetin merkezine taşıyor. Bölgesel veriler karmaşık bir tablo sunsa da özellikle Peru, Ekvador, Kolombiya ve Şili’de suçun bazı türlerindeki artış ve kamuoyundaki güvensizlik hissi seçim kampanyalarını belirliyor. Sağ adaylar bu kaygılara daha fazla polis ve asker, daha ağır cezalar, kitlesel tutuklamalar, yüksek güvenlikli cezaevleri ve sıkı sınır denetimleri vaatleriyle karşılık veriyor.

Nayib Bukele’nin El Salvador’da toplu cezalandırma ve müebbet hapis gibi yöntemlere dayanan tartışmalı modeli, bu yaklaşımın en görünür örneğini oluşturuyor. Çete şiddeti ve cinayetlerin belirgin biçimde azalması, Bukele’ye ülke içinde yüksek destek kazandırırken güvenlik politikasını bölge çapında etkili bir siyasi modele dönüştürdü. Ekvador, Peru, Kosta Rika, Kolombiya ve Brezilya’daki sağ siyasetçiler, El Salvador’un kitlesel hapsetmeye ve geniş polis yetkilerine dayanan yöntemlerini farklı ölçülerde örnek gösteriyor.

Bununla birlikte, Mart 2022’den bu yana kesintisiz sürdürülen olağanüstü hâl ciddi insan hakları tartışmalarına yol açıyor. Amerikalılar Arası İnsan Hakları Komisyonunun (IACHR) Nisan 2026’da aktardığı resmî verilere göre olağanüstü hâl kapsamında 91 bin 500’den fazla kişi gözaltına alındı. Komisyon, adil yargılanma güvencelerinin zayıfladığına ve Mart 2026’ya kadar en az 500 kişinin cezaevlerinde hayatını kaybettiğine ilişkin bildirimlere dikkat çekti. Bukele yönetimi ise uygulamaların ülkeyi çete şiddetinden kurtardığını savunuyor. Böylece El Salvador modeli, güvenlikteki somut sonuçlarla temel haklara ilişkin ağır eleştirilerin aynı anda tartışıldığı bir örnek hâline geliyor.

Güvenlik talebi kendi başına sağa ait bir talep değil. Ancak sağ hareketler seçim kampanyalarında bu talebi “kontrolü geri alma” ve devlet otoritesini hızla yeniden kurma vaadiyle özdeşleştiriyor. Uzmanlara göre sol ve merkez partiler ise polis reformu, sosyal önleme programları ve uzun vadeli kurumsal çözümleri acil sonuç bekleyen seçmenlere anlatmakta zorlanıyor.

Düşünce Kuruluşları ve Sosyal Medyanın Rolü

Ekonomik sorunlar ve güvenlik krizleri sağ hareketlerin yükselişi için elverişli koşullar yaratsa da bu hoşnutsuzlukların siyasal programa dönüşmesi kendiliğinden gerçekleşmiyor. Düşünce kuruluşları, medya ağları, dinî örgütler, dijital platformlar ve uluslararası toplantılar, farklı sağ hareketlere fikir, kadro ve iletişim altyapısı sağlıyor.

Atlas Network, Fundación Internacional para la Libertad, Latin Amerika Liberal Ağı (RELIAL), HACER ve Uluslararası Özel Girişim Merkezi (CIPE) gibi piyasa yanlısı kuruluşlar, serbest piyasa düşüncesinin bölgede dolaşıma girmesinde rol oynuyor. Prof. Alejandra Salas Porras’a göre bu kuruluşlar ve bağlantılı yapılar eğitim programları, hibeler, politika raporları, konferanslar ve uluslararası bağlantılar yoluyla ekonomik ve siyasal tartışmalara etki ediyor. Örneğin Atlas Network, yaklaşık 500 bağımsız kuruluşu kapsayan küresel ağına eğitim, danışmanlık ve proje hibeleri sağladığını belirtiyor.

Ancak piyasa yanlısı düşünce kuruluşlarının tamamı radikal sağla aynı kategoriye yerleştirilemiyor. Piyasa liberalleri, klasik muhafazakârlar, libertaryenler ve otoriter radikal sağ hareketler arasında hem kesişmeler hem de önemli ayrımlar bulunuyor. Serbest piyasa ve sınırlı devlet fikirleri, siyasal aktörler tarafından bazı ülkelerde kültürel muhafazakârlık, milliyetçilik ve sert güvenlik politikalarıyla birleştiriliyor.

İspanya’daki radikal sağ parti Vox ve ona bağlı Fundación Disenso’nun Latin Amerika’daki partiler, vakıflar ve siyasetçiler arasında kurduğu ağlar ise daha doğrudan bir siyasi nitelik taşıyor. Disenso tarafından 2020’de kurulan Madrid Forumu, Avrupa ile Latin Amerika’daki sağ ve radikal sağ aktörleri bir araya getiriyor. Cambridge Üniversitesi Yayınları tarafından 2025’te yayımlanan bir çalışma, Madrid Forumu’nu ağırlıklı olarak radikal sağ yapılardan oluşan ulusötesi bir savunuculuk ağı olarak tanımlıyor. Forum ve benzeri girişimler, ortak bir programdan çok sosyalizm ve ilerici toplumsal politikalara karşıtlık etrafında siyasal koordinasyon sağlıyor; fikirlerin, kampanya tekniklerinin ve liderlik modellerinin ülkeler arasında dolaşımını kolaylaştırıyor.

Sosyal medya ise bu fikirleri kitlesel ve duygusal bir dile çeviriyor. Milei, Bukele ve De la Espriella gibi liderler geleneksel parti örgütlerini ve ana akım medyayı kısmen devre dışı bırakarak doğrudan takipçilerine ulaşabiliyor. Kısa ve çatışmacı mesajlar; suç, göç, yolsuzluk ve “elitlerin ihaneti” gibi başlıkları kolayca paylaşılabilir anlatılara dönüştürüyor. Georgetown Üniversitesinden Latin Amerika uzmanı Michael Shifter’a göre De la Espriella’nın başarısı da büyük ölçüde geleneksel bir parti örgütünden ziyade sosyal medya üzerinden yürüttüğü kampanyaya dayanıyor. Bu açıdan sosyal medya, sağın yükselişinin tek başına nedeni değil; mevcut öfkeye hız, görünürlük ve kişiselleştirilmiş bir liderlik biçimi kazandıran bir araç işlevi görüyor.

Trump Latin Amerika Siyasetine Ne Kadar Etki Etti?

ABD Başkanı Donald Trump, Latin Amerika’daki bazı yeni sağ liderler için önemli bir siyasi referans hâline geldi. Trump’ın doğrudan iletişim tarzı, elit karşıtlığı, kültür savaşı söylemi ve güçlü liderlik vurgusu bölgedeki birçok sağ siyasetçi tarafından farklı ölçülerde benimseniyor. Milei, Trump ile yakın bir siyasi ilişki kurarken Brezilya’nın eski devlet başkanı Jair Bolsonaro’nun siyasi çevresi de ABD’deki Trump hareketi ve muhafazakâr ağlarla temaslarını sürdürüyor. Trump yönetiminin Latin Amerika ülkelerinden gelen göçmenlere yönelik sert sınır dışı politikaları da bölgedeki bu çevrelerin ABD başkanına duyduğu siyasi yakınlığı ortadan kaldırmış değil.

Trump yönetimi yalnızca sembolik destekle yetinmiyor. Trump, Honduras’taki seçim öncesinde Nasry Asfura’ya, Kolombiya’daki ikinci tur öncesinde ise De la Espriella’ya açık destek verdi. Washington’ın ideolojik olarak yakın gördüğü hükûmetlerle ekonomik ve güvenlik ilişkilerini güçlendirme arayışı, seçim kampanyalarını ve bölgedeki siyasi ittifakları da etkiliyor.

Bununla birlikte Latin Amerika’daki sağın yükselişini yalnızca Washington’ın desteğiyle açıklamak mümkün değil. Seçim sonuçlarına ilişkin analizler; ekonomik krizler, güvenlik kaygıları, yolsuzluk ve her ülkenin kendi siyasal dengelerinin seçmen davranışında belirleyici olmaya devam ettiğini gösteriyor. Dış destek, bu iç koşullarla birleştiği ölçüde etkili oluyor. Ayrıca bölgedeki sağ hükûmetlerin tamamı dış politikada aynı çizgiyi izlemiyor. Çin’le ekonomik ilişkiler, ticari ihtiyaçlar ve ulusal çıkarlar başkentleri farklı tercihlere yöneltiyor. Brezilya ve Meksika gibi bölgenin en büyük iki ülkesi de hâlen sol yönetimler tarafından idare ediliyor. Ekim 2026’da yapılacak Brezilya seçimi, bölgesel siyasi dengenin yönü açısından yeni bir sınama oluşturacak.

Son seçim sonuçları, Latin Amerika’da sağ, merkez sağ ve radikal sağ hareketlerin belirgin biçimde güçlendiğini gösteriyor. Ancak bu yükseliş, toplumların bütünüyle muhafazakârlaştığı veya kıtanın tek tip bir siyasal eksene yöneldiği anlamına gelmiyor. Güvenlik kaygıları, düşük büyüme, kurumsal tıkanıklık ve geleneksel partilere güvensizlik, birçok ülkede seçmen davranışını belirleyen temel dinamikler hâline geldi. Sağ hareketler ise bu hoşnutsuzluğu güçlü liderlik, sert güvenlik politikaları, piyasa yanlısı reformlar ve sistem karşıtı söylemlerle siyasi desteğe dönüştürüyor.

Bölgedeki yeni sağ hareketlerin kalıcılığı ise henüz kesinleşmiş değil. Peru ve Kolombiya seçimlerinin çok küçük farklarla sonuçlanması, birçok yeni yönetimin parlamentoda güvenilir çoğunluğa sahip olmaması ve sağ içindeki ideolojik ayrılıklar bu dönüşümün sınırlarını gösteriyor. Seçim dönemlerinde ortak öfke ve değişim talebi etrafında kurulan koalisyonların iktidarda uyumlu bir yönetime dönüşüp dönüşemeyeceği belirsizliğini koruyor. Mevcut tablo, kesinleşmiş bir ideolojik sağlaşmadan çok, uzun süredir biriken ekonomik, toplumsal ve siyasal krizlerin her ülkede farklı biçimlerde ürettiği kapsamlı bir yeniden yapılanmaya işaret ediyor. (P)

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler