Filistin Kudüs Olayları Mescid-i Aksa’nın Ötesinde Bir Sorun

Geçtiğimiz ay Nasıra’nın yakınlarındaki Kefr Kanna bölgesinde Filistinli bir gencin öldürülmesi ve ilhak edilmiş Doğu Kudüs’ün içerisinde ve çevresinde aylar süren çatışmaların doğurduğu şiddetli gerilim, İsrail’de Filistinlilerin yaşadığı şehir ve köylerde yeni bir isyan dalgasının fitilini ateşledi. İsrail’in baskıcı politikaları karşısında Filistinlilerin artan öfkesi kutsal şehrin dışına taşarken, olaylar Kudüs’teki gelişmelerin İsrail-Filistin sorunuyla ne derece bağlantılı olduğunu bir kere daha ortaya koydu.

Alessandra Bajec 1 Aralık 2014

Geçen aylarda Yahudilerce “Tapınak Tepesi” olarak bilinen Kudüs’ün Mescid-i Aksa Camii Külliyesi (Harem-i Şerif) şiddetli çatışmalara sahne oldu. Çatışmalar Filistinlilerin İsrail’in söz konusu alanı Yahudilerin ibadetine açacağı endişesi ile tetiklenirken, İsrail yetkili makamlarının bu teklifi geri çevirdiği biliniyor.

Mevcut düzenlemeye göre Yahudiler söz konusu alanı ziyaret edebilirken, hem Müslümanlar hem de Yahudiler için mukaddes sayılan Mescid alanında herhangi bir sürtüşmeye neden olabileceği endişesi ile Yahudilerin orada ibadet etmelerine izin verilmiyor. İsrail’in Mescid-i Aksa’ya girişleri denetlemesi on yıllardır Yahudiler ve Filistinliler arasındaki ilişkilere hâkim olan gerginliğinin başlıca nedenlerinden biri.

Geçtiğimiz ay İsrail güvenlik güçleri, fanatik Yahudi milliyetçilerinin, Mescid-i Aksa’nın Yahudilerin ibadetine ve önemli parlementerlerin ziyaretine açılması için başlattıkları kampanyayı protesto eden Filistinlilerle çatıştı. İsrail’in devam eden çatışmaları gerekçe göstererek Müslümanların camiye girişlerini engellemesi, Kudüs’ün en mukaddes mekânı olan Mescid-i Aksa’nın şiddetli çatışmalara sahne olmasını beraberinde getirdi.

Filistin’in eski lideri Yasser Arafat’ın 10. ölüm yıldönümünde konuşan Filistin Devlet Başkanı Abbas, İsrail’i Mescid-i Aksa’yı bölmeye yönelik herhangi bir girişime karşı uyardı. Abbas, Yahudilerin Mescid-i Aksa’da ibadet etmelerine izin verilmesinin dünya çapında bir din savaşını tetikleyebilecek çok tehlikeli bir adım olacağını ifade ederken, Müslümanların kendilerini ve mukaddes beldelerini savunma haklarının olduğunu belirtti.

Bununla birlikte Kudüs’teki gelişmeler Mescid-i Aksa’nın etrafında cereyan eden çatışmalardan çok daha ciddi bir sorun teşkil ediyor. Zira tırmanan gerilim, dinî hassasiyetlerin yanı sıra, İsrail’in Kudüs’ün batısında işgal ettiği bölgelerdeki Yahudi yerleşimci varlığını artırmaya yönelik yürüttüğü çalışmalar ve Doğu Kudüs’ün genel anlamda içerisinde bulunduğu ihmal edilmişlik gerçeğiyle yakından alakalı. Tüm bu gerginliklerin arka planında yatan neden ise on yıllardır süregelen İsrail işgali.

Birkaç aydır, aşırı sağcı Yahudi yerleşimciler Doğu Kudüs’te Arap halkın yaşadığı semtlere gelerek çevredeki hassas bölgelere taşınacakları tehditleriyle ya da bazı semt sakinlerinin evlerini satın aldıkları iddiasıyla işgal ediyor, veya bunlara benzer provokasyonlarla bölge halkını tahrik etmeye yönelik davranışlar sergiliyordu.

Arapların yaşadığı işgal altındaki Doğu Kudüs’te devam eden İsrail yerleşim alanlarının inşası Kudüs’ün Yahudileştirilme politikasının ve geniş anlamda Filistin’in etnik temizlik sürecinin bir parçası. İsrail en son Doğu Kudüs’te bir Yahudi yerleşim yerine 200 yeni evin inşa planını onayladı.

Siyonizm karşıtı aktivist Michel Warschawski meselenin bu derece tahrip edici noktaya ulaşmasında iki hususun önemli rol oynadığını belirtiyor. Birincisi, İsrail yöneticileri, aşırı sağcı gruplar ve Kudüs’ün İsrailli belediyesi öncülüğünde gerçekleştirilen saldırılar, ikincisi ise Filistinli nüfusun bu politikalar karşısında duyduğu derin öfke ve çaresizlik.

Warschawski’ye göre İsrail’in Mescid-i Aksa’ya yönelik devam eden saldırılarının ardında çeşitli aşırı sağcı partilerin Kudüs’ü Yahudileştirmek konusunda daha kararlı olduğunu göstermek için birbirleriyle girdikleri bir tür rekabet yatıyor. “Dinî partinin lideri Bennett Mescid-i Aksa’ya gidiyorsa, Likud Partisi’nden de biri gitmeli” gibi bir anlayışın var olduğunu belirten Warschawski, bunun “kimsenin meselenin politik riskleri üzerine kafa yormadığı ucuz ve tamamen sorumsuzca bir siyaset anlayışı” olduğunu savunuyor.

Ariel Sharon’un İkinci İntifada’yı başlatan 2000 yılında Mescid-i Aksa’ya yaptığı ziyaret ile şu anki durumun bir karşılaştırmasını yapan Warshawski, bugünkü gelişmelerin de benzer bir provakasyon olabileceğinin altını çiziyor.

İsrail Mescid-i Aksa’ya saldırmakla Filistinlilerin, Arap ve İslam dünyasının kimliğinin en belirleyici bileşenlerinden biri olan bir mekâna oldukça sembolik bir vuruş gerçekleştirmiş oldu.

Amany Khalefa, Grassroots Jerusalem isimli farklı toplumsal grupların bir araya gelmesini destekleyen, ülke gerçeklerinin daha doğru bir portresini çıkarmak amacıyla haritalar oluşturan, İsrail’in ayrılıkçı resmî politikalarına karşı Filistin’in bakış açısını yansıtan çalışmalar yürüten bir sivil toplum kuruluşunda çalışıyor.

“Kudüs’teki durum Mescid-i Aksa’nın çevresinde olup bitenlerden çok daha vahim.” diyen Khalefa, Kudüslülerin bugün İsrail tarafından uygulanan toplu bir cezalandırmaya maruz kaldığını vurguluyor.

İsrailli iktisatçı Shir Hever, The Real News ile 9 Kasım’da gerçekleştirdiği söyleşide söz konusu ayaklanma ve isyanların İsrail’in 1967’den beri işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs’te yaşayan, bununla birlikte İsrail’in vatandaş olarak tanımaya yanaşmadığı Filistinlilerin her gün tecrübe ettikleri zorluk ve çelişkilerden kaynaklandığını ifade ediyor. Her ne kadar uluslararası medya Kudüs’teki olayları dinî çatışmalar olarak yansıtsa da, ayaklanmada ekonomik nedenlerin oldukça büyük payı var.

Batı Şeria’da üç İsrailli gencin kaçırılıp öldürülmesinin ardından Kudüs’te Muhammed Ebu Hudayr adlı Filistinli bir gencin radikal bir grup Yahudi tarafından canlı canlı yakılarak katledilmesi ve İsrail’in Gazze’ye yaz boyu sürdürdüğü saldırılarla birlikte temmuz ayının başından itibaren devam eden gerginlik Filistinli gençler ve İsrail polisi arasında her gün yaşanan çatışmalarla bölgedeki tansiyonu yükseltmeye devam etti.

Temmuz ayından beri ayaklanmalarla ilgili yüzde 40’ını reşit olmayan çocukların oluşturduğu binden fazla Filistinli tutuklandı.

Muhammed Ebu Hudayr’ın katledilmesi Doğu Kudüs’te günlerce süren bir öfke dalgasına neden olduysa da bu öfke kısa zamanda yerini şehrin Arap sakinlerinin yaşadıkları bölgelerin maruz bırakıldığı ihmal ve bakımsızlık karşısında alevlenen isyan hareketlerine bıraktı.

Şehirde Filistinlilerin yaşadıkları bölgelerde hüküm süren kronikleşmiş fakirlik ve yüksek işsizlik oranı, polisin görev yapmaması, altyapı eksiklikleri, çöp toplama ve temizlik gibi en temel hizmetlerin yeterli derecede veya hiç verilmemesi gibi nedenlerle hayat şartları oldukça zor.

İsrail işgali altında yaşamak Filistinlilerin sadece en basit hizmetlerden ve Yahudilerle eşit şartlardan mahrum bırakılmaları anlamına gelmiyor, aynı zamanda haklarını geri almak için mevcut düzene karşı çıkanların da cezalandırılması anlamına geliyor.

Mescid-i Aksa’nın Müslümanların kullanımına kapatılması, arama ve tutuklama operasyonları ve ev yıkımları Doğu Kudüs’te günlük yaşamın bir parçası. Bu durum bölge sakinleri ile polis arasındaki sert çatışmaları tetikliyor. Bu bakımdan şehirlerdeki ayaklanmaların Silvan, İsaviye, Tur, Vadi el-Cevz gibi, sakinleri uzun süredir çeşitli baskılar altında yaşamak zorunda bırakılan semtlerde patlak vermesi hiç tesadüf değil.

Filistinliler ve İsrail kuvvetleri arasında süregelen çartışmalarda dozunu arttıran şiddetin ardında her iki tarafta da sivilleri hedef alan ölümcül nefret ve intikam saldırıları yatıyor.

İsrail’in ayaklanmaklar karşısında verdiği cevap tahmin edilebileceği gibi oldukça sert oldu. Başbakan Netanyahu protesto ve şiddet olaylarını bastırmak için Kudüs ve Batı Şeria’daki güvenlik güçlerinin sayılarını arttırmak ve şüphelilerin evlerini yerle bir etmek de dâhil mümkün olan her yolu deneyeceklerinin sözünü verirken Filistinli aktivist Khalefa, İsrail’in Kudüs’te sergilediği politikaların kendisini şaşırtmadığını, zira politikalarını siyonist projeler doğrultusunda belirleyen İsrail’in zaten hiçbir zaman Filistinlilere haklarını teslim etme gibi bir niyet beslemediğini savunuyor. Pek çok Filistinli gibi Khalefa da Netahyahu ve diğer önde gelen İsrailli politikacıların Mescid-i Aksa’daki mevcut düzenin değiştirilmeyeceğine yönelik sarfettikleri sözlere itimat etmiyor.

Bununla birlikte İsrail’in saldırılarına gerekçe üretmek adına uluslararası yasaları ve insan haklarını açıkça ihlal eden politikalarında ısrar etmesi son yıllarda dünya kamuoyunda daha fazla farkındalık yaratarak tepki almaya başladı.

Devam eden gerginlikler sonucu on yıllardan beri ilk defa Mescid-i Aksa İsrail polisi tarafından kapatılarak, cami İsrailli polislerin baskınına uğradı. Bu olay Müslüman toplumda derin bir öfkeye neden oldu. Bunu, Şufat Mülteci Kampı’nda yaşayan İbrahim El-Akari’nin Kudüs’te arabasını üzerlerine sürmek suretiyle gerçekleştirdiği ve iki İsrail askerinin ölümüyle sonuçlanan saldırı, ardından da bir sinagoga düzenlenen ve 4 kişinin hayatını kaybettiği saldırı takip etti.

Ayaklanma İsrail makamları ve Kudüs Belediyesinin şehirde yaşayan Filistinlileri hiçe sayarak dozunu gittikçe artıran işgal politikalarına bir tepki olarak ortaya çıktı.

Khalefa, Kudüs’te bir Filistin otoritesinin olmayışından kaynaklanan siyasi temsil eksikliğinin insanları gelişmeler karşısında bireysel olarak seslerini yükseltmeye sevk ettiğini belirterek, isyanın büyük bir direnç göstergesi olduğunu ve halk nezdinde büyük karşılığı olduğunu belirtiyor.

Warschawski, İsrail’in barış görüşmelerine hazır olmadığı ve Filistinlilerin de artık barış görüşmeleri gibi bir seçeneğe inançlarını yitirmiş görünmeleri gerçeğinden yola çıkarak Filistin yönetiminin bu konuda yeni bir değerlendirme yapması gerektiğini savunuyor.

Mescid-i Aksa’ya yapılacak başka bir saldırı, Kudüs’e yönlendirilecek polis takviye güçleri ve şehrin doğu bölgelerinde yaşayan Arap nüfusu taciz edici hareketlerde ısrar etmek İsrail’in olayları kontrol altına almasına yardımcı olmayacağı gibi, hâlihazırda yanmakta olan ateşe benzin dökecektir.

Fotoğraf: ©Flickr.com/Sarahtz

Alessandra Bajec

Alessandra Bajec Kahire merkezli serbest gazeteci. 2010-2011 yılları arasında Filistin’de yaşadı. Metinleri rt.com, CounterPunch ve Avrupa Gazetecilik Merkezi dergisinde yayımlandı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar