Avusturya'da İslamofobi Müslüman Öğretmenin Güncesi: “Artık Çalışmıyor Olmamın Nedeni…”

“Viyana’da beşinci senemde lise son sınıflara İslam din dersi veren bir öğretmen olarak çalışmaktayım. Aslında ‘çalışmaktaydım’ demem daha doğru olacak.” Murat Hirsekorn, öğretmenliği bırakmasına neden olan olayları anlattı.

Murat Hirsekorn 1 Nisan 2015

Yaz aylarında göreve yeni geldiğim okulda diğer meslektaşlarımla tanıştım. Okul psikoloğu ile tanıştığımda bana hemen yeni İslam din dersi öğretmeni olup olmadığımı sordu ve benimle mutlaka görüşmek zorunda olduğunu belirtti. “Hangi konu hakkında?” diye sorduğumda şu cevabı verdi: “Aile içi şiddetle alakalı.” “Peki.” diye düşündüm; ama ben sadece İslam din dersi öğretmeniyim, sosyal pedagog veya psikolog değil. İl Okul Meclisi yazın verdiği bir talimat ile okullarda radikalizm eğilimi gösteren öğrencilerin ihbar edilmesini ve bilhassa Müslümanlarda aile içi şiddete (Hristiyanlarda aile içi şiddet olacak değil ya!) dikkat edilmesini istemişti. Elbette bu talimat muhtemelen okul psikoloğunun benimle görüşmek istediği konunun da temelini oluşturmaktaydı.

Okulda yeni olduğum yayıldığında sayısız yorumla karşılaşmak zorunda kaldım. Örneğin bir bayan meslektaşım birden bire bana yönelerek prensip olarak üniformalara, bu nedenle başörtüsüne de karşı olduğunu anlatıyordu. Bir gün masada oturup peynirli sandeviçimi yiyordum. Başka bir bayan meslektaşım yine birden bire başörtüsünü gamalı haç ile kıyasladığı kısa bir konuşmayı benden esirgemiyordu. Detayları oldukça rahatsızlık verici olan bu konuşmanın sonunda ise şöyle diyordu: “Her ikisine de ihtiyacımız yok!”

İsterseniz bana naif deyin ama bu durum ile nasıl baş edeceğimi bilemedim. Bu nedenle başta hiçbir şey demedim. Haftalar geçiyordu ve meslektaşlarım bana bazı öğrencilerin radikal görüşlere sahip olup olmadığı hakkında sorular yöneltiyordu. Oysa ben din dersi öğretmeniydim, kültürel antropoloji uzmanı değil. Öğrenci hangi ülkeden gelirse gelsin, Fas’tan tutun, Arnavutluk, Çeçenistan ve Afganistan’a kadar, bana yöneltilen soru her zaman aynıydı: “Bu öğrencinin nesi var?” Ben nereden bilebilirim! Meslektaşlarım bu öğrencileri benden daha uzun süredir ve daha yakından tanımalarına rağmen bana hâlâ aynı soruları yöneltiyorlardı.

Öğrencilerin Yaşadıkları

Öğrenciler ile görüşmelerimde de ilginç bilgiler edindim. Bir bayan meslektaşım başörtülü bir öğrenciyi hayalet olarak tabir etmişti. Başka bir öğrenci bana öğretmenin sınıfa gelip onlara bir fıkra anlatmayı teklif ettiğini anlattı. Bu öğretmenin normalde mizah anlayışı kıt olduğu için öğrenciler tabii olarak çok heyecanmıştı. Fıkra ise şuydu: “Yahudiler ile Türkler arasındaki fark ne biliyor musunuz? Yahudiler soykırımı çoktan yaşadılar.” Hem dindarlararası, hem de kültürlerarası mevcut durum açısından tam da zamana uygun bir espri… Bir keresinde bir öğrenci sıcaktan bunalıp camı açmak istediğinde bayan öğretmen öğrencinin başörtüsünü çıkarmasını istemişti. Başka bir öğretmen, Mısır’da kadınların yüzde ellisinin mutilasyona uğrayıp sakat bırakıldığını Mısır kökenli bir öğrenciye tebliğ etmişti. Mısır’daki kadınlara muamelenin suçlusu herhâlde o öğrenciydi!

Okul müdiresine bu olaylar hakkında bilgi verdim. O da benim bulunmadığım bir konferansta bu konuya değindiğini belirtti.

“İslam Uzmanları”

Okulda başörtüsü tekrar tekrar konu oluyor ve belli hocalar hangi alanda uzman olursa olsunlar bu konuyu durmadan gündeme taşımaktan hiç çekinmiyorlardı. Başlıca sorun öğretmenlerin Kur’an’daki ayetler hakkında sanki El-Ezher Üniversitesinde tefsir okumuşlar gibi çene çalmalarıydı. (Halk Eğitim Merkezinde bu konu hakkında bir kurs bitirmiş bile olabilirler, zira İslam artık en güncel konulardan biri.) Bazı öğrenciler durmadan bu konuya değinilmesinden ve öğretmenlerin başörtüsünün dinî bir vecibe olmadığını, Kur’an’ın bunu talep etmediğini anlatmalarından rahatsız oldukları için bir seferinde bu “başörtüsü uzmanları”ndan biriyle konuştum. Öğretmenle görüşmemde başörtüsünün bir sembol olduğunu ve başörtüsü takanların, bilhassa lise son sınıflardaki öğrencilerin bu konuyu açıklamaya muktedir olmaları gerektiğini söyledi. Oysa ben burada din özgürlüğünün olduğunu ve insanların kendilerini açıklamak zorunda olmadıklarını sanıyordum.

“Radikaller Her Yerde”

Başka bir gün öğretmenlerden biri bir öğrencisinin radikal olup olmadığını bana sordu. Öğrenci Paris’teki saldırılar ve başörtüsü hakkında kendisine yöneltilen soruya şu cevabı vermişti: “Gazze’de 2.000 Filistinli öldüğü zaman dayanışma gösterilmiyor ve bazı Müslüman kadınlar çarşafı kendi istekleri doğrultusunda giyiyorlar.” Bu açıklamalar tabii ki tartışılabilir ama sadece bu görüş yüzünden bahsi geçen öğrenci radikal olamazdı.

Daha sonra konferans odasında bir bayan ve erkek meslektaşımla yalnız kaldığımda yine bir öğrencinin kullandığı bazı ifadelerden bahsediyorlardı. Öğretmenlerden kimse bu ifadeyi şahsen duymamıştı ama buna rağmen meslektaşlarımdan biri içinde biriken kini birden bire patlattı: “Kur’an’daki bu şiddeti öven kısımlar… Öğrencilerin kafalarında ne olup bittiğini bilemiyoruz… Camilerde radikalleşiyorlar.” Bunları anlatırken duyduğu nefret beni korkuttu. Diğer meslektaşım kaynak vermeden şunları ekledi: “Evet, Batı İstasyonu tarafında bir cami var. Orada sakallı ve takkeli bir adam var, kesin Selefi!” Bahsi geçen camiyi şahsen bilmiyordum ve onun bu ayrıntılı bilgileri nasıl edindiğine şaşırıyordum. Çünkü bir Türk sufi ile bir Afganlı veya Pakistanlı arasındaki fark dışarıdan ayırt edilir gibi değildi.

Bunun dışında bir de domuz etinin İslam’da neden haram olduğu hakkında uzun bir açıklama dinlemek zorunda kaldım. “Domuz eti uzun süre saklanamıyordu, Müslümanların da o zamanlar buzdolapları yoktu.” Aklımdan, “Balık da kısa zamanda bozuluyor ama haram değil.” demek geçti. Bu esnada “İslam tartışmasının” en hararetli dekoru da bu konuşmalara ekleniyordu: “İslam artık kendisini modernleştirmelidir ve Müslümanların bir papaya ihtiyaçları vardır.”

İl Okul Meclisinin Tutumu

Okullardaki herhangi bir şikâyetin ilgili makamı muhtemelen İl Okul Meclisi’dir. Ama bu kuruluş aynı zamanda “radikal eğilimli” öğrencilerin bildirilmesi talimatını veren ve organize ettiği kurslar sayesinde neyin radikal olduğu hakkında öğretmenleri bilgilendirmeyi amaçlayan bir kuruluştu. Bu kurslarda bir uzman radikallerin “inşallah, maşallah, subhanallah, estağfirullah, yani” gibi kelimeleri sıkça kullandığını belirtiyordu. Hakikatte ilk dört kelime bütün Müslümanlar tarafından günde birkaç kere kullanılıyor, son kelime ise “açıkçası, kısaca” anlamına geliyor ve Arap olmayan çeşitli Müslüman kültürlerde, Türkiye’den tutun Pakistan’a kadar yaygın. Bu kelimeleri kullanan her öğrenci ihbar edilseydi öğretmenlerin çok büyük bir kısmı öğrenci yokluğundan işsiz kalırdı.

Başka bir gün konferans odasında aşırılığa karşı önlem amaçlı bir kurs için liste asılmıştı ve hocalar bu listeye isimlerini yazabiliyorlardı. Bir meslektaşım listeyi gözüme doğru sallayarak, “Baksana, bu tam senlik bir şey.” dedi. Kursun ilgimi çekmediğini söylediğimde, “Ama sen ve senin dersin tam da buna uyuyorsunuz.” dedi. Kursun ilgimi çekmediğini yinelediğimde, “Niye bu konuyu hep savuşturuyorsun?” diye sordu. Ne demek istiyordu? En çok benim öğrencilerim, yani Müslüman öğrenciler mi tehlike altında? Onları potansiyel saldırganlar olarak göstermelerini kırıcı buluyorum. Öte yandan kimse Almanca öğretmenine gidip şunu demiyor: “Sen Alman Dili ve Edebiyatı okudun, Almanları biliyorsun. Neden Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU)* o kadar yabancıyı öldürdü?”

Eğer Müslüman gençlerin radikalleştikleri yerler varsa bunlar camiler değil, okullardır. Gençlere durmadan farklı olduklarını söyleyip onlara buraya ait olmadıkları hissini verirseniz, bunun adına uyum denemez. Aşırılığı önleyici kurslar yerine İslam ve Müslümanları hedef alan ön yargılara karşı kurslar verilmelidir.

Okulun Zehirli Atmosferi

Paris’teki saldırılar sonrasında okulun koridorlarına karikatürler asıldı. O resimlerden biri yere düştüğünde asılan çerçevelerden sorumlu öğretmen, “Yaralanan var mı?” diye değil, “Kim yaptı bunu?” diye sordu. Görünüşe göre Müslüman bir öğrencinin sanat eserlerini yok etmek istediğini sanmıştı. Bütün atmosfer o denli zehirlenmişti ki, öğrenciler okulun önündeki çöp kutusuna bir havai fişek attıklarında ilgili öğretmen bunun okulda sergilenen karikatürlerden kaynaklandığını düşünerek polisi çağırabiliyordu.

Neticede okuldaki bütün meslektaşlarımın böyle olduklarını söylemiyorum. Sadece böyle tecrübeler yaşamak zorunda olan öğrenciler için üzülüyorum.

Not: Bütün bunlar bana o kadar sıkıntı verdi ki, şu an hastanedeyim. Durumum tükenmişlik sendromu ve panik atak ile birlikte gözlenen bir stres reaksiyonu. Teşekkür ederim!

*NSU, Almanya’da 2011 yılında gün yüzüne çıkan ve 9’u Türk 10 kişiyi öldüren aşırı sağ terör örgütü.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar