Avrupa'da Terörle Mücadele Lisanslı Ayrımcılıktan Kucaklayıcı Siyasete Doğru

Avrupa genelinde terörle mücadele kapsamında yürürlüğe giren önlemler daha büyük eşitsizlik ve dışlanmalara kapı aralıyor. Bu önlemler mevcut “sorunu” çözmeyeceği gibi sorunu daha da büyütecek gibi görünüyor. Çözüm ise ayrımcılıkla mücadele ederek kucaklayıcı bir siyaset takip etmek.

Claire Fernandez 1 Nisan 2015

Ocak ayında Paris’te yaşanan terör saldırıları sonrası Avrupa Birliği (AB) ve ulusal karar mercileri Avrupa’da terörle mücadelenin geliştirilmesine dair bir dizi tedbir hazırlayıp sundu. 12 Şubat’ta Riga’da üye ülkelerin Adalet ve İçişleri Bakanları terörizm ve radikalleşmeyi önlemeye ilişkin dağınık hâlde bulunan öneriler üzerine başlatılan çalışmaları hızlandırma ve genişletme kararı verdi.

Avrupa’daki kurumlarla üye devletlerin bu olaylara cevabı, ilgili kesimler üzerindeki etkisi açısından uzun vadeli planlama veya değerlendirmelerden yoksun, siyaseten kolay pazarlanacak hızlı çözümlere odaklanıyor. Değerlere saygıyı teşvik etmek radikalleşmeye karşı siyasilerce sihirli bir değnek gibi kullanılırken AB’nin temel hak ve hukukun üstünlüğüne dair prensibi aceleci ve mütecaviz politikalarla tehlikeye atılıyor. Oysa güvenlik tehditleri insan haklarına saygılı bir biçimde yönlendirilmelidir. Bunlar arasında ayrımcılığa uğramama hakkı, din, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, işkenceye uğramama hakkı, adil yargılanma hakkı, keyfî gözaltının yasaklanması, ülkeyi terk etme hakkı ve mahremiyet hakkı da bulunmaktadır.

Terörizm ve Radikalleşmeyi Önleyici Tedbirler: Sınırlı Etki, Sahici Risk

Önleyici denetlemelerin bazı genel profillere uyan etnik ve dinî azınlıklar üzerinde orantısız bir etkiye sahip olması muhtemeldir. Örneğin genç Müslüman erkekler daha geniş bir incelemeye maruz kalmaktadır ki bu da onların netice olarak kamuoyu tarafından damgalanması ihtimalini artırmaktadır. Oysa terörizmi alt etmek için ortaya konan daha önceki girişimlerden ders çıkarılması gerekmektedir. ENAR’ın Avrupa’daki ırkçılığa dair hazırladığı gölge raporlarından ve Avrupa Temel Haklar Ajansı’nın (FRA) bulgularından anlaşıldığı üzere 11 Eylül sonrası uygulamalar Müslüman cemaatler üzerinde orantısız etkiler göstermektedir. Örneğin terör tehlikesinin oldukça az olduğu ülkelerde bile camilerde kimlik kontrolü yapıldığı bildirilmiştir.

Bu nedenle terörle mücadele tedbirlerinin ayrımcı bir yapı almamasına ve eldeki verilerin istismar edilmemesine dikkat edilmelidir. PNR (Yolcu İsim Kaydı) ve diğer verilerin incelenmesi, gözetim uygulamaları, proxy kullanımı yoluyla ırk, etnik köken ya da dinle ilgili bilgilerin ırkçı bir şekilde fişlenmesi ve bunların kanunsuz şekilde işlenmesine sebep olabilmektedir. Otel ve uçaklarda yer alan, mesela yemek tercihleri gibi ilave kategoriler dine dair bu tür bilgileri sağlamaktadır. İsimler de çoğunlukla yanlış göstergeler olmalarına rağmen ırk, etnik köken veya din ile ilgili veriler olarak kullanılmaktadır. İkametgâh durumu, ev adresi, uyruk, doğum yeri, belli ülkelerle yapılan telefon konuşmaları, banka işlemlerinin yapıldığı tarihler ya da fiziksel görünüm de (sakal, başörtüsü vs.) bireylerin etnik/ırksal profillerini çıkarmak için kullanılmaktadır.

Irkçı fişleme bu noktada oldukça faydasız, hatta suç ve terörle mücadelede tam da desteğine ihtiyaç duyulan kesimleri yabancılaştırdığı için zararlıdır. Oysa polisin görev alanı suçu rapor etmekle sınırlıdır. Araştırmalar göstermektedir ki polis-vatandaş arasındaki zayıf ilişkiler ve kolluk kuvvetlerinin kötü muameleleri, halkın kanunun uygulanmasına olan güveni üzerinde menfi etkiler oluşturmakta ve kamuoyunun güvenlik güçleriyle iş birliğinden uzaklaşmasına neden olmaktadır.

Öte yandan terörle mücadele kapsamında yürürlüğe konulan bazı planlar AB içinde hareket özgürlüğü üzerinde olumsuz etkilere sebep olabilir. Kendi ülkesi dâhil olmak üzere kişinin ülkeyi terk etme hakkı varsayımlarla değil, yalnızca özel ve meşru durumlar için ve uygun yöntemlerle sınırlandırılabilir. Adalet ve İçişleri Bakanlığınca üzerinde uzlaşılan ilave sınır denetimleri, ırkçı fişlemenin risklerinden kaçınmak amacıyla netlik taşımayan ve keyfî “müşterek risk göstergeleri”ne dayandırılmamalıdır. Radikalleşmeyi engelleyecek öneriler cezaevleri, okullar ve camilere odaklanmaktadır. Basit ve işlevsiz çözümlere düşmeden bu kurumları ele almanın bir yolu olmalıdır. Örneğin hiçbir AB ülkesi radikalleşme konusunda güvenilir ve ayrımcı olmayan bir gösterge listesi oluşturmamış olduğundan “radikal” tutukluları geri kalanlardan din özgürlüğünü çiğnemeden ayırt etmek zor görünmektedir. Okul ya da camilerde anaakım değerlerin anlatılmasına dair planlar, dışlanma ve ayrımcılığın tespit edilmesi ve radikalleşmeye karşı sahici bir karşı anlatı sunmada yetersiz kalmaktadır. Bunlar yerine uzun vadeli uğraşlar gerekmektedir. Bu uğraşların temelini ise geniş kesimlere ulaşma, ayrımcılık yapmama ve toplumu kucaklama oluşturmaktadır.

Terörizm ve radikalleşme karşıtı politikaların etkinliğini temin etmek için bu politikaların etnik ve dinî azınlıklarla sahici temaslar kurularak geliştirilmesi gerekmektedir. Pek çok AB ülkesinde karar mercileri Avrupalı Müslüman cemiyetler içerisindeki bileşenlerle temasa geçmede başarısız olmakta ve o cemaatin katılımı olmadan çoğunluğun bakış açısıyla denetim politikaları geliştirmektedir. Bununla beraber cemaatlerin katılımı gönüllü olmalı ve finansal teşviklerle oluşturulmamalıdır. Müslüman cemaatlere verilen destek onların gözetim, terörizm ya da radikalleşme karşıtı faaliyetlere katılımına doğrudan veya dolaylı olarak bağlı olmamalıdır. Bu çabalar etnik ve dinî azınlıkların kanunu uygulayan mercilere olan güvenini onarmak ve toplumla güvenlik kurumlarının ortaklaşa çalışmasını teşvik etmek için de gösterilmelidir. Şu anda Prevent programını uygulayan İngiltere’de gözlemlendiği gibi memur, hemşire, genç çalışanlar ve üniversite personelinin gözetim ajanlarına dönüştürülmesi eğilimine tüm yetkililer karşı durmalıdır.

Toplumsal kapsayıcılığı sağlayan ve eşitsizliklere işaret ederek akıntıya karşı duran uzun vadeli tedbirlere ihtiyaç vardır. Genç Avrupalıları aşırılığa ya da şiddete çekmeyi amaçlayan IŞİD propagandasının temellerinden biri olmasına karşın finansal ve ekonomik krizin, etnik ve dinî azınlıklar üzerindeki etkisi gözden kaçırılmaktadır. Toplumsal eşitsizlikler dışlanma ve şiddete sevk eder. Dışlanmış, ayrımcılığa uğramış yahut aşağılanmış gençler toplumu reddeden ideoloji ve gruplara gittikçe daha fazla çekilmektedir. İşte bu yüzdendir ki eğitim, istihdam ve konut politikalarına yapılacak uzun vadeli yatırımlar hayati öneme sahiptir. Tek başına güvenlik, dışlanma, karşılıklı korku, şüphe ve terör bu kısır döngüyü kırmada yetersiz kalacaktır. Karar mercileri radikalleşme üzerinde gerçek bir etki elde etmek için denetlemeye alternatifler geliştirmeyi teşvik etmek ve Müslüman din görevlilerini istihdam etmek suretiyle cezaevlerindeki kaynakları eğitim ve faaliyet programlarına ayırmalıdır. Aynı şekilde ayrımcılık yapmama ve eşitlik hakkındaki yasalar, Yahudilik karşıtlığı ve İslamofobi de dâhil ırkçılığın tüm şekillerini tespit edecek özel politika stratejileriyle tamamlanmalıdır. Cemaatler arası diyalog ve azınlıkların topluma dâhil edilmesini teşvik eden cemaat ve STK girişimleri daha büyük kitlelere ulaşabilmeleri için gerekli desteği almalıdır.

Devletlerin terör saldırılarına karşı aceleci çözümleri, daha adil ve eşit toplumlar geliştirme yönünde gerçek bir çaba gösterilmediği takdirde yalnızca terörizmin ve radikalleşmenin artmasına daha elverişli bir zemin sağlayacaktır.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar