Dosya: "Fundamentalizm" “İslam Kültüründen Kopuk Okumalar Şiddet Doğurmaya Müsait”

DOSYA

“İslami fundamentalizm” tartışmalarını, İslam tarihinin ilk dönem siyasi tarihi konusunda uzman olan Prof. Dr. Adnan Demircan ile konuştuk.

1 Haziran 2015

Temel bir soruyla başlayalım: Fundamentalizm nedir?

Fundamentalizm, Batı kültür alanında oluşan, “dinin özüne, asli ilkelerine dönüş” anlamında kullanılan bir kavramdır. Dinin özüne dönüş talepleri İslam dünyasındaki hareketler için kullanılsa da kavram esas itibariyle Batı kültür ve zihin dünyasına ait bir kavramdır. Bu sebeple İslam dünyasındaki hareketler için kullanılmasının uygun olmadığı kanaatindeyim. Zira -Batılılaşma dönemini dışarıda tutacak olursak İslam tarihinde dinin kuralları her zaman hayata hâkim olmuştur. Dinî kuralların uygulanması taleplerinde, dinin özüne dönüşten ziyade Müslümanlar arasındaki siyasi görüş farklılıkları temel tartışma konusu olmuştur. Zaman zaman bu görüş farklılıkları siyasi bir konunun ya da icraatın dinî perspektiften ele alınmasını da gerekli kılmıştır. Örneğin Haricîler Hz. Ali’ye karşı çıktıkları zaman tahkimi kabul ettiği için onu tekfir etmişlerdir. Aynı şekilde hilafet görevini ifa ederken Allah’ın emirlerini bihakkın yerine etirmediğini ve bundan dolayı büyük günah işlediğini iddia ettikleri Hz. Osman’ı da halifeliğinin son altı yılındaki icraatları sebebiyle tekfir etmişlerdir. Son dönemlerde ortaya çıkan ve fundamentalist olarak nitelendirilen hareketlerin talepleri modern dönemin sorunlarına karşı oluşturulmuş modern bir okuma ve tepkidir.

Bugün Müslümanlar arasında da görülen fundamentalizmin izlerini Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatının ardından gelen dönemde görebiliyor muyuz?

Günümüzde fundamentalist olarak nitelendirilen İslami hareketlerle İslam tarihinin ilk dönemlerindeki hareketler arasında tarihsel ilişki kurmak mümkün değil. Öte yandan günümüz hareketleriyle İslam tarihinin ilk dönemlerinde ortaya çıkan hareketlerin ortaya çıktıkları koşullar arasında önemli farklılıklar olduğu açık.

Müslümanlar arasındaki ilk siyasi tartışmalar, Hz. Peygamber’in vefatından sonra meydana geldi. Hz. Peygamber’in vefatının ardından Müslümanlar arasında halifenin kim olacağı hususunda görüşmeler oldu. İlk üç halifenin seçimindeki siyasi görüş farklılıkları bir krize dönüşmeden çözüldü. Ancak üçüncü halife Hz. Osman döneminde bazı valilerin icraatlarına karşı çıkan eyaletlerdeki bazı kişiler, Hz. Osman’ın evinde kuşatılarak öldürülmesine sebep olan olayları başlattılar. Hz. Osman’ın öldürülmesi, sonraki günlerde bazı insanların sahiplendikleri ve gerekçelerini oluşturdukları bir gelişmeydi. Biraz önce de söylediğim gibi Hz. Osman, işlediği günahlardan tövbe etmediği için “kâfir” olmuş; dolayısıyla da “öldürülmeyi hak etmişti”. Söz konusu anlayışı savunanlar, daha sonra aynı tutumu Hz. Ali’ye karşı da kullanmışlardır.

Hz. Ali’nin bir Haricî olan Abdurrahman b. Mülcem tarafından suikasta maruz kalarak hayatını kaybetmesinin ardından Hz. Hasan’ın hilafetinde muhalif pozisyonlarını sürdüren, ancak hemen isyana başlamayan Haricîler, Muâviye’nin iktidara gelişinden sonra kuşku duyulan bir durumun kalmadığını söyleyerek isyana kalkıştılar. Bu isyanlar, sonraki yıllarda büyük destekçi sağlamadıysa da devam etti. İsyanlarda dinin özüne dönüşten ziyade siyasi otoritenin meşru olmadığı fikri işlendi. Sözünü ettiğimiz dönem Hz. Peygamber’den yarım asır sonrası olup bu dönemde öze dönüş hareketinden bahsetmek doğru olmaz.

Haricîler olarak anılan hareket mensuplarının temel yaklaşımı, ilahi mesajı kendi bağlamı içerisinde okuyarak anlamına ulaşmak yerine literal bir okumaya tabi tutarak ve genellikle nassı bağlamından kopararak anlamak şeklinde tezahür etmiştir. Nassa yaklaşımları oldukça yüzeyseldir. Anlayışlarını Allah’ın mutlak muradı olarak nitelendirip hayata geçirmeye çalışmışlardır. Bu dönemde ortaya çıkan harekete mensup insanların ortak özellikleri göçebelikten hadariliğe geçmiş kabileler arasından çıkmalarıdır. Bir anlamda şehirleşme sürecinde yaşadıkları kimi sorunlar onların siyasî taleplerini şekillendirmiş; bu taleplerin dinî bir refleksle gündeme getirilmesini sağlamıştır.

Dinin özüne dönme çağrısı İslam’ın özünde var. Bu öze dönüş çağrısı hangi safhada meşruiyetini kaybeder?

Kur’an’ı hayata hakim kılma ve Allah Elçisi’nin pratiğini yeniden ihya çağrıları dışında şiddet, zorla değiştirme ve dönüştürme, insanların gönlüne girmek yerine baskıyla şeklî bir değişiklik isteme meşru kabul edilemez. Hz. Peygamber döneminden beri, Şari olan Allah tarafından belirlenen ilkelerin yanı sıra insana bırakılan bir alan mevcuttur. Bu alan oldukça geniş olup Müslümanların pratikleri arasında bazı farklılıkları meşru kılmaktadır. Esasen bu farklılıklar zenginlik olmasının yanı sıra Müslümanlar içinkolaylıktır da… Bunları yok farz etmek, tek tipleştirmek ve bütün insanların kendilerine ait olan alanı reddederek birbirlerinin aynısı olmaları talebiyle ortaya çıkmak sorunlu bir yaklaşımdır.

Bugün “öze dönme” çağrısı yapan Müslüman fundamentalistlerin gayrimüslimlerle genellikle şiddet ve ret üzerine inşa edilen ilişkileri hangi referansa dayanmaktadır?

İslam, ister Müslümanın dindaşı olsun, ister başka bir dine mensup olsun insana karşı şiddet kullanmayı meşru görmez. Kur’an’da buyrulduğu üzere haksız yere bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir.

Hz. Peygamber döneminde zaman zaman gayrimüslimlerle çatışma yaşandığı bilinmektedir. Bu süreçlerde insan hayatını önemseyen, öldürme ve yok etmeyi hedeflemeyen savaş hukuku çerçevesinde çatışmalar yaşanmıştır. Ancak Müslümanların kendileriyle bizzat savaşmayanlarla savaşmaları meşru görülmediği gibi, insanı yok etmeyi hedefleyen bir savaş anlayışı da meşru görülmemiştir. Müslümanlar karşı karşıya kaldıkları insanlara önce İslam’a girme önerisinde bulunmuşlardır. Bu öneri asla din değiştirmeye zorlama anlamında değildir. Zira din değiştirmeye zorlamak İslam’a göre gayrimeşrudur. Tebliğ yapmak, Müslüman olmayana İslam’ı anlatmak, Müslümandan beklenen ve Allah katında değeri olan bir davranıştır. Müslüman olmayı kabul etmeyen düşmana ikinci olarak Müslümanların siyasi hâkimiyeti altında yaşama teklifinde bulunulur. Bunu kabul edenler inanç ve kültürlerini özgürce yaşayabilecekleri güven ortamına kavuşurlar. Bunu da kabul etmeyen düşmanla savaş durumu meydana geldiğinde düşmanın teslim olmasını sağlayacak bir strateji tercih edilir. Yok etmeye endekslenmiş bir savaş anlayışı yoktur. Savaş vukuunda düşmanların ölülerine dahi saygı gösterilmesi istenir. Cahiliye döneminde Araplar düşmanın ölü askerlerinin uzuvlarını keserek kolye ya da gerdanlık yaparlardı. Vücutlarını parçalayarak kinlerini ifade ederlerdi. Müsle denen bu uygulama İslam’a göre haramdır. Dirinin değil, ölünün dahi uzvu kesilemez.

Günümüzde ortaya çıkan hareketler meşruiyetlerini Kur’an’dan, hadislerden ve âlimlerin görüşlerinden aldıklarını söyleseler de gerçekte İslam medeniyetinin ana omurgasından ve vasat yol dediğimiz sevad-ı azamın anlayışından uzaktırlar. Günümüzde birer siyasi hareket olarak ortaya çıkan ve şiddeti çözüm yolu olarak gören grupların çıkış sebeplerine baktığımız zaman özellikle Batılı ülkelerin İslam dünyasıyla ilgili hesapları ve bu bölgelerdeki çıkarlarını korumak amacıyla siyasete müdahaleleri sonucu oluşan iktidarların muhaliflere hayat hakkı tanımayan tavırlarının en önemli etkenlerden biri olduğunu görüyoruz. İnsanların kutsallarını ve temel haklarını hiçe sayan yaklaşımlar şiddeti besleyen ana etkenler arasında zikredilmelidir. Kuşkusuz sistematik şiddet her şey yolunda giderken ortaya çıkan bir olgu değildir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, yetmişli yıllarda Mısır’da faaliyet gösteren, devletle kurulan her türlü ilişkiyi küfür addederek toplumdan hicret etmeyi isteyen ve 1977 yılında Ezher Hocalarından olup o sırada Evka Bakanı olan Dr. Muhammed Hüseyin ez-Zehebî’yi evinden kaçırıp öldüren Tekfir ve Hicret Cemaati’dir. Bu örgütün lideri Şükrü Mustafa Müslüman Kardeşler grubundayken tutuklanmış ve zindanlarda maruz kaldığı ağır işkencelerin etkisiyle şiddet yanlısı bir konuma sürüklenmiştir. Bu şiddet anlayışı öyle bir aşamaya gelmiştir ki bir âlimi öldürmeyi kendi anlayışlarına aykırı görmez olmuşlardır.

İnsan haklarına yapılan saldırılar, siyasi hakların kullandırılmaması, zalim diktatörlerin iktidarlarına seçim yoluyla son verme imkânının olmadığı ortamlarda şiddet insanlara bir çözüm yöntemi olarak görünmeye başlar. İslam dünyasında şiddet kullanan örgütleri içinde bulundukları koşulları, yapılan baskıları, hak ihlallerini görmeden değerlendirmek eksik olur.

Bugün karşılaştığımız şiddeti besleyen unsurların başında şiddeti mücadele yöntemi olarak benimsemiş olanların karşılaştıkları kurumsal şiddet gelmektedir. Örneğin yıllardır yargılanmadan Guantanamo kampında insanlık dışı muameleye tabi tutulan yüzlerce kişi olduğunu biliyoruz. En temel haklardan mahrum bir şekilde esir olarak tutuluyorlar. Şiddet ve işkence uygulayan kurumsal yapı ile şiddeti bir mücadele aracı olarak gören kişiler arasındaki en önemli fark, şiddeti kurumsal kimlikle yapanın orantısız güç kullanmasıdır. İkisi de gayrimeşrudur ve kabul edilemezdir. Devlet şiddeti ve terörü, yeni şiddet ve terör hareketleri doğurmakta ve beslemektedir.

Şiddetin gayrimüslimlere de -şiddeti uygulayanların görüşünden olmayan diğerMüslümanlara da yönelmesi bir cinnet hâlidir. Hz. Peygamber Müslümanı, “Müslümanların elinden ve dilinden güven içinde olduğu kişi” olarak tanımlar. Ancak günümüzde şiddet tablosunda dikkat çeken önemli bir taraf da Müslümanlar hakkında oluşturulmaya çalışılan olumsuz algıdır. Dikkat edilirse canice katliamlar yapmak ve işkence uygulamak son dönemlerde daha sık gündeme getirilmektedir. Sık sık karşılaştığımız görüntülerde Müslümanlarla ilgili olumsuz bir imaj oluşturma çabası olduğunu da düşünüyorum.

Sorunuza bir soruyla cevap vereyim: Düşmanın ölüsünü dahi aziz kabul eden bir Peygamber’in ümmeti, işkence ve tecavüzü nasıl meşru görebilir? Oluşturulan mevcut algı üzerinden konuşmanın uygun olmadığını ifade ettikten sonra, İslam medeniyetinden ve kültüründen kopuk, literal okumanın bu sorunları doğurmaya müsait olduğunu da söylemek gerekir. Ayet ya da hadis, bağlamı dikkate alınmadan okunup uygulamaya konulduğunda bazı sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Hz. Peygamber’in vefatının ardından gelen dönemde şiddete tevessül etmemiş, fakat Selef’e dönme çağrısı yapan gruplar olmuş mudur?

Dinî emirlerin uygulanması Allah’ın rızasını uman bütün Müslümanların hedefidir. Hz. Peygamber döneminden sonraki asırlarda görüş farklılıklarına rağmen bütün Müslümanların Kur’an’a ve İslami naslara bağlılığı vardı. Mezhepler şekillendikten sonra dahi bilinçli olarak İslami nasları göz ardı eden bir siyasi yapı oluşmadığı için bahsettiğiniz şekilde öze dönüş hareketlerinin şekillenmesi söz konusu olmamıştır. Bununla birlikte Kur’an ve Sünnet’e bağlılık olarak ifade edebileceğimiz uyarı ve çağrılar her zaman ve her dönemde söz konusu olmuştur.

Öze dönüş hareketleri ise modernizmle birlikte İslami ilkelerden uzaklaşan İslam devletlerindeki yöneticilerin tutumları ve din dışı, hatta dine karşı yönetimlerin oluşumuyla gündeme gelmiştir. Selef’e çağrı da modern bir çağrıdır. Esasen İslam dünyasında “selef” kavramı bir hareketten çok bir dönemi ve bu dönemde yaşayan âlimleri ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Selef tabiri özellikle itikadî konularda tevili kabul etmeyen, Kur’an ve Sünnet’in lafzına bağlı âlimleri ifade etmek üzere ilk üç asırda yaşamış âlimler için kullanılmıştır.

Günümüzde Selefiyye kavramıyla ideolojik bir grup kastedilmektedir. Bu grup, İslam dünyasında azınlıkta olan Şia ve benzeri mezhepleri eleştirdikleri gibi İslam dünyasının kahir ekseriyetini oluşturan Ehl-i Sünnet’i de eleştirmektedirler. Hatta kendi düşüncelerini desteklemeyen kişileri pekala tekfir edebilmektedirler.

Modern asrın önemli sorunlarından biri İslam dünyasının geleneksel toplum yapısının çözülmeye başlaması ve devletlerin din algısına sistematik müdahaleleridir. Bu müdahaleler dinî kavramların gelişigüzel bir şekilde kullanılmasına sebep olmuştur. Son dönemlerde kafir, müşrik, münafık, fasık gibi kavramların olmadık yerlerde Müslümanlar tarafından birbirlerine silah olarak kullanıldığına şahit oluyoruz.

Teknolojik ve ekonomik güçsüzlükle siyasi başarısızlıkların ancak köklere dönmekle çözülebileceği fikri hakkında ne düşünüyorsunuz?

İslam’a dönüşün bireysel ve toplumsal tercihlerle, ahlak, ibadet ve muamelatla olabileceğini, bu dönüşümün toplumsal dönüşümün altyapısını da sağlayacağını ve bunun bir süreç gerektirdiğini düşünüyorum. Sadece siyasi bir argüman olarak İslam’ın köklerine dönüş çağrılarının İslam toplumlarında beklenen karşılığı bulamayacağını, günümüzdeki gelişmelerin bunu gösterdiğini söyleyebiliriz. Bugün Müslümanların en önemli sorunlarından biri, bir Müslüman gibi düşünüp bir Müslüman gibi yaşama hususunda zaaf göstermeleridir. Buna sahip olan Müslümanların sayısının artması, İslam dünyasının içinde bulunduğu krizi aşmasına katkıda bulunacak gelişmelerden biri olacaktır.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar