Dosya: "Srebrenitsa" Bosna’da Geçmek Bilmeyen Geçmiş: Srebrenitsa

Nirha Efendić şöyle diyor: “Savaştan önce çok huzurlu ve sakin bir yaşam sürüyorduk. Srebrenitsa herkesin birbirini gözettiği küçük bir şehirdi. Evet, etnik gerginliklere karşı kör değildik ama entegre olmuş bir toplumduk. Bosnalı Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar olarak aynı okullarda okuyor, aynı ofislerde çalışıyor ve bir arada huzur içinde yaşıyorduk.”

Meltem Kural 1 Temmuz 2015

Soğuk savaşın sona ermesiyle altı federal cumhuriyetten oluşan Yugoslavya, kurucusu Tito’nun ölümünün ardından iktidar koltuğuna oturan Slobodan Milošević’in “Büyük Sırbistan” hayaliyle izlediği ırkçı politikalar neticesinde hızla dağılma sürecine girmiş, 1991’de Slovenya, Hırvatistan ve Makedonya’nın ardından Şubat 1992’de de Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan etmişti. Henüz bağımsızlık ilan edilmeden önce Boşnaklar ve Sırplar arasında çatışmalar başlamış, Belgrad’ın desteğini arkasına alan Sırp paramiliter gruplar tek taraflı saldırılarıyla şiddetin dozunu gün geçtikçe artırmaya başlamıştı. Boşnakların, Müslüman bir topluluk olarak varlıklarını ve kimliklerini tehdit eden Sırpların Büyük Sırbistan planına karşılık referandumla aldıkları bağımsızlık kararı sonrası Sırp birliklerinin Saraybosna’yı kuşatmasıyla üç buçuk sene sürecek olan kanlı savaş resmen başlamış oldu.

Bosna’nın doğusunda yer alan Srebrenitsa yüksek donanımlı ve devrin en güçlü ordularından kabul edilen Yugoslavya ordusunun kuşatmasına başarılı bir direniş sergiliyordu. Ne var ki 1993’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Bosnalı Müslümanları Sırp saldırılarına karşı koruyacak “güvenli bölgeler” oluşturma kararı ile içlerinde Srebrenitsa, Tuzla ve Saraybosna’nın da bulunduğu altı şehir silahsızlandırılacak, böylece direnişin merkezi Srebrenitsa kendiliğinden düşecekti. Bosnalı direnişçilerin zaten az sayıdaki silahları bu bahane ile BM Barış Gücü tarafından ellerinden alınırken, Sırplara hiçbir yaptırım uygulanmamıştı. Tamamen savunmasız hâle getirilen Boşnaklar Sırplar için açık hedef hâline gelmişti. BM’nin bölgeye gönderdiği Hollandalı askerlerden oluşan Thom Karremans komutasındaki 400 kişilik barış gücü ise güvenliği sağlamaktan çok uzak, olan bitene sadece seyirci hükmündeydi. Durumun vahametinin farkına varan Boşnaklar kendilerinden toplanan silahları komutan Karremans’tan geri isteseler de bu talep reddedildi. Sırpların kente saldırmaları hâlinde BM savaş uçaklarının devreye girerek Sırpları bombalayacağı sözü ise hiçbir zaman gerçekleşmedi.

Srebrenitsa’dan Kaçış ve “Ölüm Yürüyüşü”

Sırplar 6 Temmuz 1995 sabahı Srebrenitsa’ya iyice sokularak saldırılarına başladılar. Karremans’ın NATO’dan hava desteği talebine BM Barış Gücü komutanı Fransız General Bernard Janvier gerek olmadığı gerekçesiyle karşı çıktı. Yine aynı generalin bir gece yarısı talimatıyla Hollandalı askerler Srebrenitsa’yı boşalttılar. Sırp komutan Ratko Mladić 11 Temmuz sabahı tamamen savunmasız bırakılan şehre Barış Gücü’nün hiçbir direnişiyle karşılaşmadan girdi. Şehirde beraberindeki diğer Sırp generallerle zafer turu atan Mladić Boşnak-Sırp televizyonuna gururla şu açıklamayı yapıyordu: “11 Temmuz 1995 günü işte burada, Sırbistan Srebrenitsa’sında, büyük Sırp bayramının arefesindeyiz ve artık dünyanın bu kısmındaki Türklerden intikamımızı almanın zamanı geldi.”

Şehrin düşmesiyle birlikte 25 bin sivil Srebrenitsa’nın kuzeybatısındaki Potočari köyünde bulunan BM Hollanda askerî kampına sığınabilmek için kaçmaya başladı. 6 bin kişi kampa sığınmayı başarırken pek çok insan da kampın etrafında korku içinde olacakları bekliyordu.

BM askerî kampına sığındıkları takdirde kaderlerinin Srebrenitsa’daki gibi Sırplara teslim edilmek olmasından korkan bir kısım Boşnak ise Tuzla kentine gitmek üzere dağlara kaçtı. 12 bini aşkın Boşnak “ölüm yürüyüşü” olarak adlandırılan kaçış yolculuğunda güzergâh üzerindeki dağlara ve ormanlara pusu kuran Sırp keskin nişancıları tarafından kelimenin tam anlamıyla birer birer avlanıyordu. Günler süren korku ve acı dolu yürüyüş sonunda sadece 3 bin kişi Tuzla’ya sağ olarak ulaşabilmişti.

Sırp komutan Mladić işinin hiç bu kadar kolay olacağını tahmin etmemişti. Srebrenitsa’yı hiçbir mukavemet göstermeden teslim eden Barış Gücü’nden bu defa Potočari kampı ve çevresindeki Boşnakların kendisine teslim edilmesini istiyor, aksi takdirde kampı bombalayacağını söylüyordu. Kendilerine teslim edilen kadın ve çocuklara zarar vermeyeceklerini, erkeklerin ise adil bir yargılanmaya tabi tutulacağını vadediyordu. Bunun üzerine Hollandalı Barış Gücü askerleri kampa sığınan tüm Boşnakları silah zoruyla tek sıra hâlinde Sırplara teslim etti.

Birleşmiş Milletlerin “koruması” altındaki bir bölgede BM Barış Gücü’nden masum sivilleri teslim alan Sırplar ilk önce kadın ve çocukları erkeklerden ayırdılar. Beş gün içinde 12 yaş üstü 8 binden fazla genç ve yetişkin erkek sistematik bir şekilde katledildi. Yüzlerce kadın ve küçük yaştaki kız çocuğu tecavüze uğradı ve çeşitli işkencelerle öldürüldü. İnsanlar öldürülecekleri yerlere otobüslerle nakledilirken açılacak toplu mezarlar için buldozer ve kepçeler de ölüm konvoyuna eşlik ediyordu. Buldozerler öyle yoğun bir mesai yapmaktaydı ki Albay Milanoviç gibi bazı Sırp komutanlar yeterli sayıda kepçenin bulunmamasından yakınacaktı! Dünya ilk defa bu derece aleni ve pervasızca işlenen bir etnik temizliğe şahit oluyor, yine de sadece izlemeyi tercih ediyordu.

Soykırımın Canlı Tanıkları: Hasan Nuhonoviç

Savaşlar ve katliamların dehşetini şüphesiz o dehşetin içinden geçmiş olan insanlar anlatabilir. Hasan Nuhonoviç Srebrenitsa katliamına tanıklık eden ve hayatta kalabilen az sayıdaki Boşnaktan sadece biri.

Saraybosna’da mühendislik bölümünde okurken savaşın başlamasıyla okulu bırakıp Vlasenica kasabasında yaşayan ailesinin yanına giden Nuhanoviç, Sırp askerlerinin şehri işgalinin ardından ailesi ile 1992 yılında Srebrenitsa’ya kaçmış. Burada Birleşmiş Milletler Hollanda askerî birliklerinde 1992-1995 yılları arasında gönüllü olarak tercümanlık yapan Nuhonoviç 25 bin Boşnağın Sırplara teslim edildiği günü unutamıyor. Sırp komutan Ratko Mladić’in tehditlerine boyun eğen Hollandalı komutan Karremans kampta çalışan personel haricindeki herkesin Sırplara teslim edilmesini emrediyor. Nuhanoviç her ne kadar bu karara karşı çıksa da bir yararı olmuyor. Onun için en acı olanı ise bu kararı içinde ailesinin de bulunduğu mültecilere bildirme görevinin tercüman olarak kendisine verilmiş olması. Onlara Sırplara teslim edileceklerini söylediği anda yükselen feryatları hayatının hiçbir döneminde unutamadığını anlatan Nuhanoviç mesai arkadaşı olan Hollandalı komutanlara tüm yalvarmalarına rağmen ailesini de felaketten kurtaramadığını söyleyerek şu acı hatırasını aktarıyor:

“Bunun üzerine kardeşimi kurtarmak için bir formül aradım. Kamp komutanına verdiğim ‘kalacaklar’ listesine o zaman 19 yaşında olan kardeşim Muhammed’i de ekledim. Listeyi inceleyen Hollandalı komutan bu ismi bana sordu. ‘Yeni alınan temizlikçi’ dedim. ‘İki hafta önce alınmıştı, ama Sırp kuşatması nedeniyle işe giriş formaliteleri tamamlanamadı’ şeklinde sözlerimi sürdürdüm. Ancak, komutan, ‘Böyle birisi bizde çalışmıyor’ diyerek, listeden kardeşimin adını sildi. Bu kardeşimin ölümü anlamına geliyordu.”

Ailesini kurtaramayacağını anlayan Nuhanoviç onlarla birlikte kampı terk etmek istese de kardeşi ve babası buna karşı çıkarak ondan hayatta kalıp yaşananları tüm dünyaya anlatmasını istemiş. Gözlerinin önünde otobüslere bindirilerek ölüm yolculuğuna uğurladığı ailesini, Sırplara teslim edilen Boşnakların bakışlarını ve çığlıklarını unutamadığını belirten Nuhanoviç Bosna’da ateş dursa da Boşnakların hâlâ Doğu Bosna’daki memleketlerine dönemediklerini, zira savaş suçlarına bulaşanların oralarda hâlâ yaşadıklarını ve tespit edildikleri hâlde çok azının yargı önüne çıkarıldığını belirtiyor.

Hasan Hasanović

Soykırımın bir başka tanığı olan Hasan Hasanović ise savaş esnasında 19 yaşındaymış. Potočari kampına sığınmayıp Tuzla’ya gitmek üzere dağlara kaçan ve altı gün süren sonu belirsiz bir yürüyüşün ardından Tuzla’ya varabilen az sayıdaki Boşnaktan biri. Kaçışları sırasında ormanlar, nehirler ve hatta mayın tarlalarından geçmişler ve bu sırada üzerlerine Sırplar tarafından da sık sık ateş açılmış. Binlerce kişinin gözleri önünde öldürüldüğüne şahit olan Hasanović o anki hislerini şöyle özetliyor: “Silahsız olmamız onların umurunda değildi. Öncelikli dertleri bizim Müslüman olmamızdı ve ölmemizi istiyorlardı.”

Yola birlikte çıktığı amcası ve babasını Sırp askerlerinin grubun üzerlerine ateş açtığı bir anda oluşan kargaşada kaybeden ve bir daha da göremeyen Hasanović onların nasıl, nerede ve ne şekilde öldüklerini bilmemenin kendisi için dayanılamaz bir acı olduğunu ifade ediyor.

Sudbin Musić

Sudbin Musić 23 Temmuz 1995’te Sırp askerleri köylerine girdiğinde henüz 18 yaşındaymış. Beş gün içinde Sırplar ev ev dolaşarak insanları katletmiş, altı Müslüman ve bir Katolik köyünde soykırım yapmışlar. Babası öldürülmüş; annesi ve kız kardeşleri ise bilmediği bir yere götürülmüş. Abisi ile bir başına kalan Musić o gün gördüğü manzarayı şöyle anlatıyor: “Esir alınan insanları nakil için otobüsler ve kamyonlar vardı, ambulans hatta cesetlerin taşınması için soğuk hava depolu bir kamyonet bile vardı. Bu çok iyi planlanmış organize bir seri cinayetti.”

Musić ve abisinin hayatları bir Sırp kamyon şoförünün müdahalesi ile kurtulmuş. Aynı zamanda babalarının hayattayken iyi bir arkadaşı olan Sırp şoför, başka bir otobüse bindirilerek ölüm yolculuğuna gönderilmek istenen gençlerin kendi otobüsüne bindirilmesinde ısrarcı olunca bir şekilde razı etmiş askerleri. Musić diğer otobüse bindirilen herkesin aynı gün öldürüldüğünü söylüyor.

Abisi ile birlikte Trnopolje kampında korkunç şartlarda hayata tutunmaya çalışırken erkeklerden ayrı binalarda tutulan ve sistematik olarak tecavüze uğrayan kadınların korkunç çığlıkları karşısında hissettikleri çaresizliği unutmadığını, tepki gösteren erkeklerin ise gözleri önünde öldürülüp cesetlerinin öylece kokuşmaya ve çürümeye bırakıldığını anlatıyor.

Savaştan sonra 5 sene Almanya’da mülteci olarak yaşayan Musić 2000 yılında köyüne dönmenin ve doğup büyüdüğü yerde kendine yeniden bir hayat kurabilmiş olmanın mutluluğunu yaşıyor: “Yalnız yaşıyorum ve bundan memnunum. Bir başkasının ülkesinde mülteci istatistiğinde bir veri olmak istemiyorum. Burada kimseye hesap vermiyorum. Bu benim ülkem, benim evim, benim gül ağacım, benim köpeğim. Bir defa mülteci oldum ve bir defa olmamaya yemin ettim. Yine de 20 kilometre ötemizde bir Avrupa Birliği ülkesi olmasına rağmen Avrupa’nın ve dünyanın gözleri önünde en acımasız işkencelere maruz bırakıldığımıza inanamıyorum.”

Nirha Efendić

Nirha Efendić soykırım başladığında henüz 15 yaşındaymış. Babası öldürülmüş; annesi ve abisiyle birlikte hayatta kalmayı başarmışlar.

“Savaştan önce çok huzurlu ve sakin bir yaşam sürüyorduk. Srebrenitsa herkesin birbirini gözettiği küçük bir şehirdi. Evet etnik gerginliklere kör değildik ama entegre olmuş bir toplumduk. Bosnalı Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar olarak aynı okullarda okuyor, aynı ofislerde çalışıyor ve bir arada huzur içinde yaşıyorduk.” diyen Efendić savaştan sonra tüm bunların değiştiğini belirtiyor.

 

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar