Dosya: "Avrupa’da Müslüman Genç Olmak" Avrupa’daki Genç Müslümanlar: İstekli, İlgili ve Radikaller mi?

“Allah nesli”, “cihatçı gençlik”, “genç ve radikal Müslümanlar”… Tüm bu olumsuz ve asılsız ithamlar, aslında barışçıl bir arada yaşam için gerekli olan ön yargısız ortamı zedeliyor.

Burak Altaş 1 Eylül 2015

Toplumsal bilinç sadece dış bileşenlerin bir araya gelmesiyle oluşan bir yapı değildir, çünkü bilinç yalnızca hakikatteki koşulların bir toplamı değildir. “Bilinç” kelimesi sübjektif bir unsuru içinde barındırır ve tanımı gereği kişinin yanılgıya meyilli bakış açısında yanlışa sevk edici etkilere açıktır. Kişisel algı ile objektif koşulların örtüşmesi gibi bir ideal, berraklığını her zaman koruyamaz. Çoğu kez gerçekte var olan ile algılanan “şey”, duygusallık, korku, taraflılık ve peşin hüküm sahibi olma gibi unsurların etkisine maruz kalır.

İnsan veya kolektif olarak toplum, gözlemlediği nesneyi bire bir kaydedip tahrifte bulunmadan yansıtabilen teknik bir cihaz değildir. Bu nedenle çoğu kez realiteye ayna tutmaktan uzak, yanıltıcı ve çarpıtıcı bir tablo ortaya çıkar. Bu şekilde oluşan abartılı senaryolar toplumsal/siyasi tartışmaların döngüsüne kapılarak yeterince tekrarlandıkları takdirde bir ön yargının oluşması an meselesidir. Çoğu zaman son derece üretken birtakım argümanlar yardımıyla bu tür kalıplara rasyonel bir görünüm sağlanır. Bu dakikadan itibaren “yeni doğmuş ön yargının” zihinlerde sabitleşebilmesi için sadece birkaç ampirik veriye ya da “genç ve şiddet yanlısı Müslümanlar” hakkında skandal haberlere ihtiyaç duyulmaktadır. Medya korku ve tarafgirliğin yansıma alanı olmakla beraber bu tür ön yargıların kamu bilincinde sabitleşmesi için gerekli platformu sunar. Yalnızca medyanın üstlendiği bu rol sayesinde bile bu tür hislerin toplumun tüm katmanlarına ve en uzak köşelerine kadar taşınması mümkün hâle gelir. Tıpkı rüzgârlı havada uçuşan dirençli ve dayanıklı polenler gibi bu ön yargıları bertaraf etmek de kolay değildir.

Böyle işleyen bir sistemin ağlarından kurtulabilmek için akıntıya karşı kürek çekmek gerekir. Toplumda derin kökler salmış olan korku ve düşmanlık hisleriyle mücadele etmek için cesaret ve azim sahibi bireylere ihtiyaç vardır. Özellikle Müslüman toplum, “İslamlaşma korkusu”nun farklı derecelerinden açıkça gösterilen nefrete kadar uzanan ön yargılar yelpazesi karşısında Müslümanların ayrımcılığa uğraması ve İslam’ın damgalanması ile mücadele etme mesuliyeti taşır.

Müslüman gençlerin ise olağanüstü bir sorumluluğu bulunmaktadır. Onların Avrupa toplumlarında sosyalleşmiş olmaları, bilhassa dil ve eğitim engellerinin büyük ölçüde ortadan kalkmasına imkân sağlamıştır. Kendinden emin ve eğitimli bir neslin mevcudiyeti, Müslümanların gayrimüslim çoğunluk toplumu ile diyaloğa girmesine yönelik çağrıların birer altı boş temenni olmaktan çıkıp gerçekleştirilebilecek bir talep hâline gelmesinin yolunu açmıştır. Gökkuşağının renk çeşitliliğine eşdeğer zenginlikte yeteneklere sahip olan genç Müslümanlar, geniş ilgi alanları ile artık toplumsal hayatın her zerresinde kendilerine yer edindiler ve öz kültürlerini temsil etmekteler. Kendilerine özgü perspektifleri ile günlük hayatı zenginleştiriyorlar. Büyük oranda kendi çabalarıyla sağladıkları imkânlar sayesinde sahip oldukları kültür çeşitliliğinin ana akıma paralel bir varlık sürdürmesine müsaade etmeyip, tam aksine çeşitli kültürler arasında köprü kurarak insanların birbirleriyle iletişime geçmelerini ve tanışmalarını sağlayacak yeteneğe sahip bir nesilden bahsediyoruz. Bu başarı takdir görmeyi hak ediyor.

Görmezden Gelinen ve Hayal Edilen Gerçek Arasında Farklılık

Bilhassa Avrupa’da azınlık konumunda bulunan Müslüman gençliğin bu üstün profiline rağmen bütün bunların toplum bilincine intikal ettirilemiyor olması üzücüdür. Toplumsal bilinçte özellikle genç Müslümanların radikalleşme girdabına daha kolay kapıldıkları kanısı hâkim. Âdeta saf bir çocuğa benzetilen Müslüman genç, kolaylıkla “sakallı vaizlerin” tuzağına düşebilen ve büyülenmiş gibi “İslamcılığın” cazibesine karşı koyamayan bir birey gibi algılanıyor. Müslümanlara ön yargı ile yaklaşan bu düşünce kalıbı içerisinde şaşkınca etrafta dolaşan ve yönünü şaşırmış bu “Müslüman çocuk”, zamanla ideolojisini sabitleştirerek “cihatçı” olarak yetişiyor. Böyle bir resim çizdikten sonra çözüm yolları arayan bir takım analizler çoğunlukla ezber bozmadan aynı şemayı takip ederek aile ocağını, cami cemaatini, yanlış arkadaşları ve bilhassa interneti bu tarz raydan çıkmalar için olası sebepler olarak gösteriyorlar. Bu analizlere karşı yöneltilmesi muhtemel “genelleme” ithamına karşı önlem almak için de Müslümanların aslında genelde “İslamcılığı” ve şiddeti reddettikleri, fakat bu reddedişin genç insanlarda daha zayıf olduğu söylemi üretiliyor.

Bu durum Federal İçişleri Bakanlığı’nın 2012 yılında sunduğu “Almanya’daki Genç Müslümanların Yaşam Dünyaları” adlı araştırmasında daha da açıklık kazandı. Mezkûr araştırmada olumlu manada “Almanya’da yaşayan Müslüman nesillerin çoğunlukla İslamcı terörden uzak durduğu” tespit edildikten sonra genç yaş grubu yakından incelenmektedir. Araştırmada genç Müslümanlara bakıldığında radikal bir grubun Batı’yı hor gördüğü, şiddet uyguladığı ve uyumun her türlüsünü reddettiğinin ortaya çıktığı savunulmaktaydı. Nitekim Bild gazetesi de “şok araştırma” başlığı ile verdiği araştırmada radikal olarak nitelendirilen genç Müslümanların yüzde 20’sini ön plana çıkarmış ve şu ifadeye yer vermiştir: “Bilhassa Alman pasaportu olmayan genç Müslümanlar radikaldir.” Bunun üzerine dönemin Federal İçişleri Bakanı Hans-Peter Friedrich (CSU) de oluşan çatışma sahasına destek vermiştir: “Barış ve demokrasiyle mücadele edenin burada bir geleceği olamaz.” Araştırmada gerçekten de yer alan olumlu sonuçlardan ise hiçbir şekilde söz edilmemiştir.

Bu şekilde ortaya konulan ve desteklenen “sorun bilinci”nde bu “tehlikeli gençliğe” dair detaylar da eksik kalmamalıdır: Bu gençler nelerle ilgilenmekte, kimleri idol olarak benimsemektedirler? Nasıl radikalleşmektedirler? Gerçeği ortaya koymak yerine daha ziyade kamuoyunun merakını gidermek adına bu sorulara titiz bir şekilde bulunan cevaplar genelde asılsızdır, fakat yine de kabul görürler.

Örneğin “Kölner Stadt-Anzeiger” isimli gazetenin Olivier Roy ile yaptığı ve “Şiddet Genç Müslümanları Cezbediyor” başlığını taşıyan söyleşide “Scarface” rolünde Al Pacino’nun fotoğrafı kullanılmıştır. Oyuncunun bu karede üstü başı kan içindedir ve elindeki tüfekle düşmanlarına ateş açmaktadır. Resmin altyazısı ise şu şekildedir: “Cihatçıların örnek aldığı bir kişi. İlginç olan, filmin 65 milyon Amerikan Doları hasılatla 1984 yılında Altın Küre Film Ödüllerinde 3 dalda aday gösterilmesi, yani filmin açıkça Müslüman gençler haricinde de beğeni kazanmış olmasıdır. Bu durumda Breaking Bad dizisinin yüksek popülaritesi karşısında Walter White ya da diğer adı ile Heisenberg resimleri ile basılı tişört giyen gençlerin uyuşturucu imalatı şüphesi ile gözaltına alınmaları da akla yatkın olacaktır.

Şüpheli Açıklama Çabaları, Belirsiz Radikalleşme Kriterleri

Gençlerin radikalleşmesine dair açıklamalarda perspektif ve eğitim eksikliği sebep gösterilmemektedir. İslam’ın ve İslam dünyasının medyada daima olumsuz bir bağlamda yansıtılması nedeniyle gençlerde filizlenen hayal kırıklığı ve uzaklaşma tutumu da gündeme gelmemektedir. Hayır, sebep dinden, daha doğrusu genç Müslümanlara nefret ve şiddet yanlılığı için ilham veren İslam dininden kaynaklanmak zorundadır! Bu düşünme biçimi içerisinde de radikalleşmiş genç Müslümanlara “Allah nesli” (Alm. “Generation Allah”) ibaresiyle hitap etmek “tutarlı” bir yaklaşım olarak gözükmektedir. Her türlü kötülüğün kışkırtıcısı olarak –hâşâ- Allah’ın gösterilmesi bu bağlamda beklentileri karşılamakta ve yüksek bir rant sağlamaktadır. Kanlı ve silahlı bilgisayar oyunları tutkunu olan genç nesil artık kamuoyu ilgisinin kendilerinden uzaklaşmış olmasına minnettardır.

Oysa İslam’ın inanç içeriklerinin, temel değerlerinin ve farz ibadetlerinin daima olumsuz bir bağlamda damgalanmasının gençler üzerinde dışlayıcı bir etki oluşturduğunu anlamak pek de zor olmasa gerektir. Kınanması gereken bir düşünce dinî içeriklerle bağdaştırıldığında, insanların zihinlerine demirlenmiş ön yargılar da bir din üzerine yansıtılır. İslam’ın bu denli kötülenmesine en iyi hâlde verilecek tepki ise hayal kırıklığı olacaktır. Dindarlığın yaşanmasının kabul edilmesiyle yapıcı bir çözüm oluşturmaktansa tam tersine radikalliğin ve şiddet yanlılığın kavramsal olarak Allah’a atfedilmesi (“Allah nesli”) sorunu daha da derinleştirecektir.

En büyük ihtar ise kendilerini “İslam uzmanı” ilan eden ve kendi görüşlerinden farklı olan her türlü İslam anlayışını tehlikeli olarak göstermeye çalışan sözde uzmanlara yapılmalıdır. Aksi takdirde radikalleşmeye karşı yürütülen her türlü önlem ve rehabilitasyon çabası, İslam’ın yaşanması ve uygulanması ile mücadele hâline gelme tehlikesi taşımaktadır. Bu durum İslam dininin temel farzlarından biri olan beş vakit namazını kılan genç bir bireyin şüpheli bir radikalizme evrilebileceği imasında kendisini göstermektedir.

İşbirliği, Takdir, Kabul

Bilhassa önem taşıyan husus, dindar değil, yönünü şaşırmış gençlerin tehlike altında olduklarıdır. Dinî bilgiye vakıf olmak gençler için tehlike arz etmenin tam tersine insanlık dışı fikirlere karşı kişinin âdeta siper olmasını sağlar. Dinî hikmete sahip olmak ne yazık ki takdir edilmemekte; bilakis kamufle edilmiş İslam karşıtı bir polemik toplumda bölünmüş bir iklimin oluşmasına ve dışlanan gençlerin toplumdan uzaklaşmalarına yol açmaktadır. İhtiyacımız olan, dindarlığı marjinalleştirmeyen, tam aksine dindarlığı açık görüşlülük altında kabul eden bir tartışma kültürüdür.

Bir yandan eksik toplumsal desteğin ve gençlerin yönünü kaybetmelerinin radikalliğe katkı sağladığı kabul edilirken, diğer taraftan Müslüman cemiyetlerdeki gençlik çalışmalarının göz ardı edilmesi anlaşılmazdır. Müslüman kurumlarla temaslarda birtakım yaklaşımlar kökten değişmelidir: Güvenlik politikası ekseninde gerçekleştirilen diyalogdan uzaklaşılarak Müslüman cemaatlerin toplumun merkezindeki konumlarını dikkate alan bir yaklaşım benimsenmelidir. Güvenlik odaklı yaklaşımlar Müslümanları tehlike olarak algılayıp dışlarken, onları toplumun ayrılmaz birer parçası olarak gören söylem Müslüman gençlere kendilerini tam anlamıyla geliştirebilecekleri alanlar açacaktır.

Müslümanlar hiçbir yaş grubunda kapsamlı bir radikalleşme sorununa sahip değildir. Böyle bir zannı yaygınlaştırmak ne barış içinde bir birlikte yaşam için faydalıdır, ne de tutarlıdır. Bu gerçeğin kabul edilmesine kadar geçen zamanı ciddi bir kaybın yaşandığı ve birçok değerli imkânın ıskalandığı anlar olarak değerlendirmeliyiz.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar