Filistin'e Savaş Gazze Savaşı’nın Beklenmeyen Sonuçları

İsrail’in Gazze’ye 2014 yazında düzenlediği saldırının üzerinden bir sene geçti. Savaşın acı bilançosunun yanında İsrail’in şiddeti, bu eylemleri yüksek sesle eleştirenlerin sesini de dünya genelinde oldukça arttırdı.

Seth Morrison 1 Eylül 2015

İsrail, Hamas’ın üç İsrailli genci kaçırıp öldürdüğü iddialarını bahane ederek geçtiğimiz yaz temmuz ayında Gazze’ye saldırılara başladığında bu ölüm ve dehşet dalgasının hiçbir şeyi çözmeyeceğini herkes biliyordu. 50 günlük vahşi savaşta, İsrail 2.251 Filistinliyi öldürdü. Bunların 1.462’sı sivil olup, ölen sivillerin 299’u kadın, 551’i çocuktu. Buna karşılık 6’sı sivil olmak üzere 67 İsrailli öldü. Saldırılarda 1.500’den fazla Filistinli çocuk öksüz, 17.500 tanesi evsiz kaldı. 370.000’den fazla çocuk ise posttravmatik stres bozukluğu (PTSB) ve psikolojik travmalara maruz kaldı. Bu çocuklardan birçoğu kısacık ve tehlikeyle dolu yaşamlarında hâlihazırda üç savaşa şahit olmuştu.

Şimdi saldırının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen İsrail ve Mısır’ın Filistin ablukası bölgenin yeniden inşasını hâlâ engelliyor. Bölge sakinleri her zamankinden daha kötü şartlarda yaşıyor ve işgal hâlâ devam ediyor. İsrailli ve Filistinlilerin çoğu geçtiğimiz sene yaşanan savaşın, bölgenin bitmeyen şiddet döngüsünde yalnızca korkunç bir aralık olduğunu düşünüyor. Birçoğu bir sonraki saldırı dalgasının önümüzdeki bir ya da iki yıl içinde gerçekleşeceğine inanıyor. Açıkçası İsrail hükûmeti de mevcut durumu muhafaza etmek ve hatta bundan çıkar sağlamak niyetinde.

Savaşın Acımasızlığı, Savaş Karşıtlarını Arttırdı

İsrail’in öngöremediği şey bu vahşi ve anlamsız savaşın Filistin’in işgaline karşı başta Amerikalı olmak üzere küresel düzeyde birçok muhalifi harekete geçirmiş olması. Örneğin Amerika’da “Barış İçin Yahudilerin Sesi” (İng. “Jewish Voice for Peace” – JVP) gibi organizasyonların giderek artması Amerikalı Yahudi cemaatindeki düş kırıklığını da gözler önüne seriyor. Zira bir yıl önce 40 şubesi bulunan bu organizasyonun şimdi 64 yerel şubesi var. 2011’deki aidatlı üye sayısı 600 iken bu sayı 9 bine çıkmış durumda. En önemlisi de İsrail hükûmetinin savaş politikasına karşı çıkan bu kurumun 200 binin üzerinde sosyal medya takipçisi var; bu sayı Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesinin (AIPAC) iki, kendisini İsrail taraftarı olarak tanımlayan J Street’in ise sekiz katı. Organizasyonun 2013 haziranında elde ettiği bağış tutarının (1.1 milyon dolar) bir sene içerisinde 2 milyon doları geçmesinin nedeni de geçtiğimiz sene gerçekleşen Gazze savaşındaki haksız şiddetin ve İsrail hükûmetinin Filistinlilerle barış niyetinin olmadığının sayısız insanca fark edilmesi.

ABD’de yapılan birçok çalışmaya göre Amerika’daki Yahudilerle Yahudi olmayanlardan oluşan ve sayıları sürekli artış gösteren halk grupları, Amerika’nın İsrail’e yaptığı 3.2 milyar dolarlık yardımın işgali devam ettirmeye ve barışı sağlamaktan çok baltalamaya yönelik olduğunu fark etmiş durumda.

Gallup ve Pew tarafından yürütülen parelel anketlerde genç Amerikalılar İsrail’in saldırılarının haksız olduğunu belirtiyorlar. Bu da siyasi ve askerî politikaların değişmesini isteyenler için gelecekten daha umutlu olabileceğimizi gösteriyor. 18-49 yaş aralığındakilerin yüzde 25’i İsrail’in geçtiğimiz yaz düzenlediği saldırıları onaylarken, yüzde 51’i onaylamadığını belirtiyor. Daha yaşlı kesimle karşılaştırıldığında da çarpıcı bir tezatlık var: 65 yaş ve üzerindekilerin yüzde 31’i İsrail’in faaliyetlerini haksız bulurken, yüzde 55’i saldırıları haklı ve gerekli buluyor.

Anketler ayrıca Amerika’daki Cumhuriyetçilerin yüzde 65’inin İsrail’in eylemlerini haklı bulduğunu söylerken, Demokratların yalnızca yüzde 31’i bu fikre katılıyor. Bu tür anketler Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC) ile konu İsrail-İran ilişkilerine gelince aşırı sağcı kesilen Amerikalı Yahudi Halk organizasyonları için endişe kaynağı.

Diaspora Yahudileri Saldırılardan Rahatsız

2015’in temmuz ayında Yahudi Halk Politikası Enstitüsü’nün (İng. “Jewish People Policy Institute” – JPPI) hazırladığı önemli bir rapor çoğu diaspora Yahudisinin mevcut İsrail hükûmetinin Filistinlilerle barışı sağlama konusunda samimi olduğuna artık inanmadığını ortaya koydu.

Bahsi geçen çalışmanın yazarı Shmuel Rosner’a göre, “Çoğu Yahudi’nin, İsrail’in Filistinlilerle bir barış anlaşmasına ulaşmak istediği konusunda şüpheleri var; yalnızca küçük bir kısım, İsrail’in barışın tesisi hususunda gereken çabayı gösterdiğine inanıyor.”

Aynı zamanda gazeteci yazar olan Yahudi Halk Politikası Enstitüsü yetkilisi Rosner’a göre, “İsraille ilişkileri konusunda pek çok Yahudi cemaatte bir nevi kriz algısı oluştu. Bununla birlikte bu tartışmaların ateşlediği sert siyasi çekişmeler nedeniyle İsrail’i tartışmak bu toplumlar için giderek zorlaşıyor. Bu zorluk, İsrail’in diasporadaki cemaatlerin gündeminden çıkarılmasına sebep olabilir ve İsrail’in askerî, siyasi faaliyet ve politikalarının Yahudi kamuoyuna olumlu bir şekilde aktarılmasına engel teşkil edebilir.”

AB, ABD’nin Müzakerelerdeki Rolü Konusunda Şüpheli

2015’in mayıs ayında eski Avrupa Birliği (AB) diplomat ve siyasi yetkililerinden oluşan seçkinler grubu İsrail’in işgali ile ilgili AB politikalarının yeniden değerlendirilmesi için AB’ye çağrıda bulundu ve eylemlerinden dolayı İsrail’in sorumlu tutulmasını istedi. Eski başbakanlar, dışişleri bakanları ve büyükelçilerden oluşan ve Avrupa Konseyi Seçkin Kişiler Grubu olarak bilinen bu grup, ABD’nin İsrail ve Filistinliler arasında bağımsız müzakerelere öncülük etme yeteneği konusundaki şüphelerini de ifade etti. Bu birçoğumuzun bildiği bir gerçek. Onlarca yıl süren ABD destekli barış görüşmeleri tam anlamıyla bir felaketti; hatta bu görüşmeler İsrail hükûmetinin sürekli artan işgalini bitirmek şöyle dursun, işgale daha da fazla olanak sağladı.

Yine de, geçtiğimiz yıl meydana gelen değişiklikler hayli umut verici. Şurası açık ki, savaşı bitirmek ve İsrail’i uluslararası hukuk karşısında sorumlu tutabilmek için önümüzde oldukça uzun bir yol var: Amerika İsrail’e hâlâ yıllık 3.2 milyar dolarlık askerî yardım sağlıyor, üstelik İran Nükleer Anlaşması çerçevesinde İsrail’in zararlarının telafi edileceğine dair bazı dedikodular da duyuluyor. Öte yandan ABD İsrail’i eleştiren her BM güvenlik kararını –bu kararlar Amerika’nın İsrail politikasıyla tamamen uyuşsa bile- veto etmekte kararlı.

Bu engellere rağmen savaş, işgale ve İsrail’in süregelen insan hakları ihlallerine karşı çıkanları harekete geçirdi. Birçok sivil toplum kuruluşu Filistinlerin İsrail’e karşı yaptığı boykot, tasfiye ve yaptırım çağrısını destekliyor. 10. yılına giren “Boykot, Tasfiye ve Yaptırım” (BDS) hareketi 2005 yılında Filistin sivil toplumu tarafından kuruldu ve günümüzde Filistinli BDS Komitesi tarafından koordine ediliyor. “Boykot, Tasfiye ve Yaptırım”, Filistinlilerin hak mücadelesinde vicdanlı insanların etkin rol oynamalarına olanak sağlayan bir strateji. Presbiteryen Kilisesi, Birleşik İsa Kilisesi, Amerikan Araştırmaları Derneği ve Kaliforniya Üniversitesi öğrenci çalışanlarının boykotu destekleme kararlarında “Barış İçin Yahudilerin Sesi” (JVP) üyeleri önemli bir rol oynadı. “Boykot, Tasfiye ve Yaptırım”a verilen her güvenoyu, tartışmaları örtbas etmek yerine İsrail politikalarının açıkça tartışmaya açılması anlamına geliyor; bu da adaletin tecelli etmesi için büyük bir kazanım.

Sheldon Adelson ve diğer Amerikalı Yahudi milyarderlerin desteklediği İsrail Başbakanı Netanyahu, geçtiğimiz aylarda “Boykot, Tasfiye ve Yaptırım” organizasyonuna savaş ilan etti. Çünkü boykot İsrail ekonomisine zarar veriyor. Financial Times’ta yer alan yeni bir rapora göre boykot İsrail ekonomisine yılda 1.4 milyon dolara mal olabilir. Bilhassa İsrail yerleşkelerinde imal edilen ürünlere menşe ülke etiketlemesi zorunluluğu getirecek AB kararları sonrasında bu zarar daha da olası. CNN verilerine göre Amerika’nın güvenlik güçlerine danışmanlık yapan Rand Corporation, boykot hareketinin İsrail ekonomisine verdiği zararın on yıl içerisinde 47 milyar doların üzerinde olabileceğini tahmin ediyor.

Adelson ve birkaç saz arkadaşı ise “Boykot, Tasfiye ve Yaptırım” ile mücadele etmek üzere 50 milyon dolar topladıklarını iddia ediyor. Peki bu durum adalet taraftarı sivil toplum kuruluşlarını korkutuyor mu? Hiç de değil! Mahatma Gandhi’nin de dediği gibi, “Önce seni görmezden gelirler, sonra seninle alay ederler, sonra seninle savaşırlar, ondan sonra sen kazanırsın.” Gerçeği söylemek her zaman yalan söylemekten daha masrafsızdır. İsrail’in adaletsiz eylemlerine karşı duran sivil toplum kuruluşlarında dünya üzerindeki her çeşit insandan oluşan muazzam ve giderek artan bir halk tabanı var: Bu grubun içinde Yahudiler, Müslümanlar, Hristiyanlar, ateistler, siyahlar ve beyazlar var. Bu insanları harekete geçiren şey para değil, tam aksine tüm insanlara adalet ve özgürlüğü sağlama konusundaki sağlam kararlılıkları. Sheldon Adelson’un milyonları elbette buna yetmez.

Amerika’da İsrail İlk Kez “Parti” Meselesi Hâline Geldi

İsrail’in adaletsizliklerini ve saldırılarını önlemek adına çaba gösteren “Barış İçin Yahudilerin Sesi” oluşumu, eğitim programlarının yanı sıra kaynaklarını önemli ölçüde Kongre’ye ulaşmaya harcadı: Böylece İsrail-Filistin konusunda başka bakış açılarının da olabileceğini ve Amerika Yahudileri de dâhil olmak üzere pek çok Amerikalının İsrail’e yapılan kitlesel yardımları desteklemediğini göstermeye çalıştı. Örneğin geçtiğimiz bahar, içlerinden yüzde 20’si Yahudi temsilcilerden oluşan 60 Demokrat Kongre üyesini Netanyahu’nun konuşmasına katılmamaları için ikna etme konusunda birleşti. Böylece Amerika’da ilk kez İsrail konusu kongredeki partiler arası bir mesele hâline geldi ki, bu durum Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC) açısından iyiye alamet değil.

Temmuz 2014’te İsrail Gazze’yi işgal ettiğinde şüphesiz Netanyahu ve tayfası köşeye sıkıştırılmış sivillere yapılan orantısız saldırıların dünya sahnesinde bu kadar tepki toplayacağını tahmin etmiyordu. Netanyahu saldırgan eylemlerini azaltsa da İsrail’in hedefinin barış değil işgal olduğunu tüm dünyanın gözleri önünde haykırmış oldu.

İşgali sona erdirmek ve Filistinliler ile İsrail’e temel özgürlükleri ve kendi kaderlerini tayin hakkını temin etme çabaları nihayetinde yaygınlaşıyor. Winston Churchill’in de dediği gibi: “Bu [zafer] son değildir. Sonun başlangıcı da değildir. Olsa olsa başlangıcın sonudur.”

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar