Dosya: "Zor Zamanlarda Diyalog" İş Birliğinde Esas Soru: “Ben Kimim?”

DOSYA

Cemaatler arasındaki iş birlikleri için en temel soru, cemaatlerin kendilerini nasıl tanımladıkları ve hizmet sundukları kitlenin sosyoekonomik ve sosyokültürel ihtiyaçlarını ne denli yakından bildikleri sorusudur.

Murat Gümüş 2 Şubat 2016

Almanya’da yaşayan Müslümanların yaklaşık 2,5 milyonu Türkiye kökenli, 550 bini Güney Doğu Avrupalı, yaklaşık 600 bini Orta Doğu ve Kuzey Afrika menşeli ve yaklaşık 250 bini ise Orta Asya ve İran kökenli. Bu köken farklılıklarına göre Müslümanların göç sonrası kurmaya başladıkları ve bugüne kadar korudukları cemaat yapılanmaları bir vakıa olarak karşımızda duruyor: Almanya’daki toplam cami sayısının yaklaşık yüzde 75’i Türkiye kökenli insanların kurduğu derneklere bağlı. Bu oran ise Almanya’daki Türkiye kökenlilerin oranına yakın bir seviyede bulunuyor. Diğer camilerin sayısı buna benzer şekilde diğer etnik kökenden Müslümanların nüfusu ile orantısal olarak örtüşüyor.

Mezhepsel farklılıklara bakıldığında da benzer oranlarla karşı karşıya kalıyoruz: Almanya’da yaşayan Müslümanların yüzde 74,1’i Sünni, yüzde 12,7’si Alevi ve yüzde 7,1’i ise Şii. Etnik, mezhepsel ve kurumsal farklılıklara rağmen ümmet bilinci ve Müslümanların vahdet anlayışı bu cemaatler arasındaki iletişimi ve etkileşimi her zaman diri tutmuş. Zaman zaman beliren ve farklı sebeplerden kaynaklanan ayrışmalara rağmen (fıkhi, kurumsal, iç ve dış siyaset etkileri başta olmak üzere) aralarında ortak çalışmalar olagelmiş.

Göçmenlik perspektifinden yerellik konumuna doğru yaşanan evrimin bir sonucu olarak Almanya’da bulunan farklı sosyal-siyasi aktörler ve gayrimüslim cemaatlerle irtibat alanlarında gelişmeler müşahede edilmeye başlandı. 2000’li yılların başlarında yerel aktörlerle kurulan ilişkiler ağırlıklı olarak kişisel düzeyde gelişirken, özellikle 2000’li yılların başlarından sonra kurumsal dış irtibatlar ağırlık kazanmaya başladı. Bu süreçte aynı zamanda cemaatlerin kendi üyelerine sundukları hizmetlere dair zamanla belirmeye başlayan sosyoekonomik ve sosyal-psikolojik durumlar gereği hizmetlerde bir zenginleşme de kendisini gösteriyor. Bu durum ise dış aktörlerle olan irtibatın daha sıklaşmasına yönelik bir zorunluluğu beraberinde getiriyor. Aynı beklenti Müslüman cemaatler arası ilişkiler ve etkileşim için de geçerli. Fakat Müslüman cemaatler arası ilişkilere dair neşriyat ve münazara ortamları nicelik olarak maalesef yeterlilik arz etmiyor. Birbirileri arasında münasebetler var ve diri olsa da, bu durum bir vakıa olarak kabul edilmiş, fakat birlikteliklerin veya sorunların ele alınması nedense gerekli bulunmamış. Hâlbuki Almanya’daki cemaatlerin yapılarına ve çatı kuruluşlarının üye cemaatlerine baktığımızda Almanya Müslümanları Merkez Konseyi’nde (ZMD) olduğu gibi Sünni kuruluşların yanında Şii üyeler de bulunmakta. Yani teolojik farklılıklara rağmen birlikteliğin mümkün olabileceği kanaatinin var olduğu görülüyor. Benzer bir durum Almanya İslam Konseyi (Alm. “Islamrat”) için de geçerli: Sünni üyelerin yanı sıra Caferi üyeler de aynı çatı altında bulunuyorlar. Aleviler ve Ahmedilerle ilişkiler konusu ise şimdiye kadar en azından Almanya’da pek ele alınmadı. Fakat Müslüman cemaatler arasında var olan ilişkiler bağlamında gelinen noktada bazı soruların ve sorunların irdelenmesi gerekiyor.

Ümmet bilincinin beraberinde getirdiği birliktelik yanı sıra dinî bir amaç için bir başka Müslüman cemaat ile irtibatın oluşması sürecinde bir ön adım olarak “Kimlerle hangi sebepten dolayı irtibat kurmalıyım/kurabilirim?” sorusu kendisini gösteriyor. Yani sebebin kendisi ve bu sebep için bir cemaatin aranması akla ilk gelen meseleler oluyor genelde. Atılan ilk adım bu olduğu takdirde bunun farklı ve belki de büyük ölçüde aslında istenmeyen sonuçları beraberinde getirebileceğini kabul etmek gerek. Zira bu şekilde atılacak ilk adımda büyük ölçüde sebep veya dışardaki cemaate dair bir tanımın gerekliliği öncelenmiş ve rota büyük ölçüde buna göre belirlenmiş olur. Bu durumun farkında olmaksızın atılabilecek her adımın ilk baştaki hedeften daha fazla saptırmaya müsait olacağı muhtemeldir.

Böyle bir yanılsamanın önüne geçebilmek için belki de sorulması gereken ilk soru “Ben kimim?” sorusu olmalı. Başta bu, cevabı çok kolay verilebilecek bir soru olarak görülebilir. Müslüman cemaatlerin bu soruya verebilecek cevaplarının teolojik-ilkesel-normatif nitelikte olacağı tabiidir. Nitekim cemaatler bir veya birçok amaç için vardırlar (dünyevi ve uhrevi saadet) ve bu amacın kendisinin, bu amaç için gidilecek yolun ve bu amaç için kullanılabilecek yöntemlerin dinde bir temeli olmalıdır. Dinî kaynaklar ve bu kaynaklardan hareketle oluşan ilim geleneği, tarihî tecrübe ve içinde bulunduğumuz hukuk sistemi bu cemaatlerin hareket alanında yol ve yöntem için bir çerçeve olmalı; fakat bununla birlikte kaynak/ilim geleneği-usul/tarihî tecrübe üçlüsünden hareketle farklı sonuçlar verebilecek içtihatlar doğabileceğini, buna dayanarak farklı cemaatler tarafından farklı yöntemlerin tercih edilebileceği gerçekliği de kabul edilmelidir. Farklılıkların ana ekseni dinin çizdiği normatif sınırlardır. Cemaatler arasında farklılıklar olacaktır ve genel çerçeveye dair bir ihlali içinde barındırmadığı sürece bu farklılıklar kabul edilebilir. Diğer bazı cemaatler ise, “özel yorumlarından dolayı” diğer cemaatlerle münasebet kurmayı önemsemezler, gerekli bulmazlar veya hatta zararlı görürler.

Normatif sınırların yanında, içinde bulunduğumuz göçmenlik perspektifinden yerlilik perspektifine doğru yaşanan süreçte cemaatler tarafından temsil edilen veya cemaatlerin hizmet sunduğu insanların sosyoekonomik ve sosyo-psikolojik farklılaşma sürecinin çeşitli ve yeni birey profilleri oluşturduğunu ve bu farklılıkların temsil çalışmalarında gözetilmesi gerektiğini de kabul etmek gerek. Özellikle bu sürecin beraberinde getirdiği sorunlar cemaatlerin sorumluluk alanının tekrar gözden geçirebilmesi için yeterli gerekçeler sunuyor. Son yıllarda Müslümanlarda arttığı gözlemlenen boşanma vakıaları, bireyselcilik anlayışının yayılması, kumar ve genel olarak haksız kazancın giderek daha çok Müslüman tarafından kabul görmesi bu gelişmelere çözüm aramakla mükellef olan cemaatlerin karşı karşıya kaldığı sorunlardan sadece bazıları. Bunun yanında özellikle gençlere sunulan faaliyetler ve hizmetlerin onların şu anki ruhi-sosyal-kültürel-eğitimsel gereksinimlere cevap verip vermediği de “Ben kimim?” sorusunun cevabında kendisini bulabilmeli. Bunun için ilk ve doğrudan muhatap kitleye, onların dinî-sosyal-kültürel-eğitimsel durum ve ihtiyaçlarına dair veriler gerekmektedir. Ayrıca birlikte hareket edilebilecek cemaatin de aynı konu hakkında benzer tasalarının olması gerekmektedir.

Sonuç olarak “Ben kimim?” sorusu bir cemaat tarafından cevaplandırılırken ilk etapta batıni, normatif, ilkesel, demografik, sosyoekonomik ve sosyal-psikolojik faktörlerin ele alınması şart. Çünkü bu sorunun cevabı veya cevapları, diğer cemaatlerle irtibata geçmeden veya herhangi bir ilişki kurmadan önce çıkış noktalarının ve hedefin belirlenmesi için temel parametreleri oluşturuyor.

Bu sorunun cevabının aranmasına zahiri unsurların da ilave edilmesi gerek. Almanya’da bulunan Müslümanlar ve onların üyesi oldukları cemaatler her şeyden önce dinî açıdan azınlık konumundalar. Bu durum genel olarak Müslümanları ve özelde Müslüman cemaatleri karşılaştıkları problemleri çözmede, hizmetlerini yaymada, medya ile iletişimde ve toplumsal tartışmalarda edilgen kılmakta, maddi kaynak ve yeterli personel konusunda ise zayıf bırakmaktadır. Almanya’daki Müslüman cemaatlerin benzer sorunlarla ayrı ayrı mücadele ediyor olmaları zaten az olan kaynakların verimsiz bir şekilde kullanılmasına neden olmaktadır.

“Ben kimim?” sorusunun ikinci zahiri unsuru ise, Almanya’daki Müslüman cemaatlerin göç münasebetiyle varoluş sürecinde köken ülkeye olan bağlılıklarıdır. Müslüman cemaatlerin niteliklerine göz atıldığında, Türkiyeli, Faslı, Boşnak, Kuzey Afrikalı, Arap ve İranlı gibi ulusal veya Sünni, Şii gibi mezhepsel kimlikleri de Almanyalı olmanın yanında korudukları görünmektedir. Hatta cemaat üyelerinde köken ülkeye olan aidiyet bazen daha ağır basmaktadır. Fakat özellikle son yıllarda Orta Doğu’da ve yakın çevresinde cereyan eden, “mezhep çatışması” olarak adlandırılan fakat enerji ve tabii kaynaklar için olup olmadığı irdelenmesi gereken olumsuz gelişmelerin Almanya’daki cemaatler arasındaki münasebeti zedelemediği de bir vakıadır. Hatta Almanya’daki Müslümanlarda ümmet bilinci ve vahdet anlayışının köken ülkelerde olduğundan çok daha diri olduğuna dair bir izlenim vardır. İslam’da ümmet bilincinin vaz edilmesi yanı sıra, bu diriliğin aynı zamanda Müslümanların azınlık olduklarından dolayı da meydana geldiği kuvvetle muhtemeldir.

Cemaatler arasındaki ortak çalışmalar, ancak ümmet bilincinin yanı sıra “Ben kimim?” sorusuna doyurucu bir cevap verebildikten sonra ve bu cevap cemaat içinde de kabul gördükten sonra, aynı, benzer veya birbirine zıt olmayan dinî ilkeleri (akide, kaynak, inanç kaideleri) ve amaçları paylaşan gruplar arasında fıkhi farklılıklara rağmen ve bu farklılıkları gözeterek verimli olabilecektir.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar