Avrupa'da Mülteci Krizi Bir Koltukta İki Karpuz

Avrupa kamuoyunun mültecilere yaklaşımı su altında kalan bir evde boru patlağını bulup kapatmak yerine kovalarla yerdeki suyu dışarıya taşımak gibi verimsiz bir çabaya benziyor. Patlak boru onarılmadıkça kriz çözümsüz bir yumağa dönmeye devam edecek.

Burak Altaş 1 Mart 2016

Son on senede Alman kamuoyunu mülteciler kadar ikiye bölen bir konu olmadı. Bu ilgi ve alaka şüphesiz ilticaya sebep olan unsurların çözülmek yerine gittikçe derinleşmesinden ve buna mukabil küresel etkilerin de katmanlanarak artmasından kaynaklanıyor. Günümüz dünyasında ulus devletçiliğin giderek önem kaybetmesi ve bilhassa Avrupa örneğinde olduğu gibi ulusal yetkilerin adım adım devlet üstü bir yapıya tevdi edilmesiyle beraber mesafelerin kısaldığı, sınırların sunileştiği, bununla beraber problemlerin de geçişkenlik kazandığı bir dünyada yaşıyoruz. İzolasyon rasyonel bir tercih değil artık. “Kendi yağında kavrulmak” düşüncesi nostaljiden de öte bir çağdışılık ifade ediyor.

Avrupa bu nedenden dolayı mülteciler konusunda bir yandan sorunun kaynağı için çözüm üretmeye yaklaşmazken, diğer yandan savaşın semptomlarını da -yani kıtaya akın eden milyonlarca mazlumu- görmezlikten gelemiyor. Bu şizofren tutum (tutarsızlığı sebebiyle dilim ”strateji” demeye varmıyor) aslında su altında kalan bir evde boru patlağını bulup kapatmak yerine kovalarla yerdeki suyu dışarıya taşıma gibi elzem ancak verimsiz bir çabaya benziyor. Yerdeki suyun taşınması, yani sözgelimi yolculuğa çıkmış olan muhacirlere yardım elinin uzatılması, kaçınılmaz bir görev. Ama suyun kaynağını onarmadıkça aynı zamanda sonu gelmez bir çaba. Mağdur ve mazluma omuz verirken yeni mağduriyetleri engelleme sorumluluğumuzun unutulduğu bir durum. Bir vazifenin ifasının daha elzem başka bir vazifeyi gölgelediği an.

Atalar bir koltukta iki karpuz taşımanın verimsizliğinden bahseder. Böylece eninde sonunda iki karpuzun da telef edileceğinin mesajı verilir. Bu savın şüphesiz geçerlilik kazandığı durumlar vakidir. Ancak bunu genelgeçer bir kural olarak addetmek, bizleri hep tek yönlü düşünmeye sevkeder ve olgular arasındaki nedensellik bağını görmemizi engeller. Rahatlatıcı bir tarafı da vardır bunun aslında. Kişi iki karpuz taşıyacak kapasitede olmasına rağmen zihinsel bir öz kısıtlama (self-limitation) nedeniyle tek karpuz taşıdığında bir memnuniyet ve sürur hâline bürünür. Oysa aynı zaman içerisinde daha yararlı olma fırsatını kaçırmıştır da haberi yoktur.

Avrupa yola revan olan mültecileri görmezden gelemiyor, doğru. Siyaset bu durumun üstesinden gelmeye odaklandı. Kutuplaşmalar bu konu üzerinden işler oldu. Lakin ilticanın kaynağı olan Suriye savaşında sorumluluk üstlenme iradesine sahip olmasa da savaşın neticelerini görmezlikten gelemeyen Avrupa, taşımaya kalkıştığı bu tek karpuzu da heder etti. Bütün Avrupa ülkelerinin mültecilere kapıları açma noktasında sınıfta kaldığı bir zamanda, Avrupa’da vicdanı temsil eden tek ülke Almanya olmasına rağmen, bu tutum maalesef yerini mülteci kabulünde üst sınır tartışmalarına ve sınırda mültecilere karşı polisin silah kullanması talebine kadar vardı. Bu talebi dillendiren parti son araştırmalara göre halkın yüzde 12’sinden teveccüh görüyor. Merkel’in iltica siyasetine eleştirel bakanların oranı çok daha yüksek. Hükûmet ortağı CSU geçtiğimiz yıl ülkesinin sınırlarını çit çekerek korumaya kalkışan Macaristan Başbakanı Orbán’ı bir parti toplantısında ağırlayarak şansölyeye açık ikaz mesajları gönderdi. Macaristan modeli diğer Avrupa ülkeleri arasında sadece söylem bazında yadırganıyor, zira Avrupa Birliği sınırlarına duvar çekmese de Türkiye’ye batı sınırlarını kapatması karşılığında maddi destek taahhüdünde bulunuyor. Frontex yapılanması Akdeniz’de yaşanan can pazarını “hayat” lehine neticelendirmek için değil, Avrupa sınırlarını ölüm pahasına korumak için işletiliyor. Zaten mültecileri kabul eden Merkel iktidarı da tarihe en katı iltica kanunlarını çıkaran hükûmet olarak geçiyor. Artık tren istasyonlarında düzenlenen cafcaflı “hoşgeldiniz” seremonileri yerine Clausnitz’de olduğu gibi mültecileri ürkütmeye yönelik şiddet nümayişlerine şahit olmaya başladık. Polis teşkilatı mülteci çocukları tartaklamakla gündeme gelir oldu. Mülteci yurtlarında güvenlikten sorumlu elemanların ilticacı bayanları taciz ettiği iddiası dolaşıyor.

Geçtiğimiz aylarda ajanslara kan donduran bir haber daha düştü. İsviçre ve Danimarka, ülkelerine giriş yapan ve belli bir miktarın üzerinde değerli eşyaya sahip olan mültecilerin eşyalarına veya nakit paralarına el koyacak ve sadece mültecinin ülkeyi yedi ay içerisinde terk etmesi durumunda iade edecek. Bu süre zarfında ülke terk edilmediği takdirde meblağ hazineye kalacak. Suriye’den yola çıkan bir mazlumu göz önüne getirelim: Üzerine yağan bombalardan canlı kurtulmak umuduyla bütün servetini insan kaçakçılarına vererek Avrupa’ya ayak basıyor. Ardından binbir çile ve perişanlıkla onca ülkenin topraklarını yaya şekilde katediyor. Netice itibariyle sözgelimi İsviçre’ye varıyor. Medeni addettiği (veya kendini medeni ve insan odaklı sunan) Avrupa ülkelerinden birinde hayatını idame etmek istiyor ya da ülkesinde sular durulana kadar güven içinde yaşamak derdinde. Zaten kaçakçılar tarafından iliğine kadar soyulmuşken bu defa devlet dikiyor gözünü cebine. Hangi gerekçe bunu aklayabilir ki?

Elbette dertleri mazlumun cebinde duran üç kuruş para değil. Ama zor günde o paranın o insana ne ifade ettiğini de çok iyi biliyorlar. Bu ihtiyacı kullanmak suretiyle ülkelerini mültecilerin gözünde cazibe merkezi olmaktan çıkarmak istiyorlar. Caydırıcılığın yollarını ararken insanlığın çıkışına yol alan bu sürecin kendisi bizatihi insani değerlerle çakışıyor. Avrupa ülkelerinin mülteciler konusunda takındıkları tavır Türkiye’ye karşı sınırların açılması yönündeyken, aynı yetkililer Yunanistan’a sınırları kapatması çağrısında bulunuyor. Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’in, “Mültecileri öldürmeyeceğiz elbette ama Avrupa Birliği’ni daha az cazibeli hâle getireceğiz.” sözlerinin ardında da zaten bu mantık yatmıyor mu?

Fotoğraf: ©Shutterstock.com/Nicolas Economou

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar