El-Tayyib'in Almanya Ziyareti Yanlış Barış Elçisi

Münster Üniversitesi’nin davetlisi olarak Almanya’ya gelen Ezher Üniversitesi Rektörü Muhammed el-Tayyip aynı zamanda Alman Federal Meclisi’nde de bir konuşma yaptı. El-Tayyib’in Mısır’daki rejimle ilişkisi onun neden barış elçisi olarak nitelendirilemeyeceğinin de bir kanıtı.

Fagr Eladly 1 Nisan 2016

Mısır’da bulunan El Ezher Üniversitesi rektörü Şeyh Al Tayyip mart ayında bir Avrupa gezisi gerçekleştirdi. Almanya’da Federal Parlamentoyu ve Münster’deki İslam Merkezi’ni ziyaret eden Al Tayyip daha sonra Papa Franziskus’la görüşmek için Roma’ya gitti.

2010 yılında El Ezher Şeyhi ünvanını alan Al Tayyip burada felsefe ve teoloji dersleri veriyor. Kendisinin geçmişi, tutumu ve şu anki fonksiyonu göz önüne alındığında onu barış ve merhamet elçisi olarak tanımlamanın ve Almanya’daki ilahiyat eğitimi bağlamında uygun bir diyalog partneri olarak görmenin yanlış bir tutum olacağı ortada.

El Ezher Üniversitesi’nin Mısır ve İslam âlemindeki ünü inkâr edilemez. Bugünse El Ezher Mısır’da büyük ölçüde devletin bir kolu olarak görülüyor ve bu da El Ezher’in güvenilirliği ile saygın konumunu belirgin ölçüde kaybetmesine neden oluyor. Birçok Mısırlı ve aynı zamanda diğer ülkelerdeki çok sayıdaki Müslüman El Ezher’in Mısır hükûmetine bağımlılığı ve devletin de üniversiteye mutlak desteğini biliyor. Bu destekle birlikte El Ezher ülkedeki endişelere, anlaşmazlıklara ve adaletsizliklere değinen ya da Mısır ve Arap âlemindeki insanların “acılarına“ yönelik çaba gösteren bir kurum değil. Mısır’daki kurumların birçoğu gibi El Ezher’e de otoriter bir yapı, şeffaflıktan uzak ve yolsuzluğun hâkim olduğu bir yönetim hâkim.

“Büyük Şeyh” olarak nitelendirilen Al Tayyip Alman Federal Parlamentosu’ndaki konuşmasında siyasi bir tutum içinde olmadığını, tarafsız olduğunu iddia etti. Ancak Al Tayyip’in geçmişi göz önüne alındığında bunun doğru olmadığı ortada: Al Tayyip 1978 yılından beri otoriter rejimler tarafından taşınarak egemenliğini dayattıktan, seçimlerde sahtecilik yaptıktan, güvenlik gücünü kendine araç hâline getirdikten ve sonunda sadece Mübarek’in ve ekonomik elit tabakanın maşası olarak işlev gördükten sonra 2011 devrimiyle dağılan Mısır Ulusal Demokratik Partisi’nin Merkez Komitesi üyesiydi. Kendisine ancak partiye üye olduktan ve parti içinde gerekli gayretleri gösterdikten sonra Hüsnü Mübarek tarafından “Büyük Şeyh” unvanı verilmiş ve böylece El Ezher’in direktörlüğüne atanmıştır.

Ahmed Al Tayyip Mübarek döneminden beri diktatörlük rejimini temsil etmektedir ve kendi menfaatine olan diktatörlüğün sadık bir destekçisidir. Mübarek’in ve onun elit tabakasının çıkarlarını savunan Şeyh bugün de Sisi tarafından temsil edilen ve eski otorite ilişkilerinin hâlâ geçerli olduğu askerî rejimi desteklemektedir. Şeyh manipülatif dinî bir rota geliştirmiştir ve Mısır güvenlik organının acımasız suç ve ihlallerini meşrulaştırmıştır. Ayrıca El Ezher kurumu içinde geçmişte kendisinin de yükselişini ve liderlik konumunu elde etmesini sağlayan rüşvetçiliği ve iktidarın kötüye kullanılmasını teşvik etmektedir.

Al Tayyip ve diğer idari şahsiyetler arasında demokratikleşme sürecini ve halkın egemenlik, onur ve adalet talebini 25 Ocak 2011 tarihinden beri yok sayan ruhani-askerî bir ittifak söz konusu. Şeyh halkın ezilmesini, suçu ve ekonomik adaletsizliği meşrulaştırma aracı olarak dini kullanıyor. Yine kendisi devrim döneminin ortasında 2011 Ocak ayında Mübarek karşıtı eylemleri “haram” olarak nitelendirdi. Halkı rüşvetçi ve acımasız Mısır yönetimine itaat etmeye çağırdı ve bu itaatkârlığı, yerine getirilmemesi günah olan dinî bir yükümlülük olarak nitelendirdi. Mısır’da insan haklarına ilişkin işleyiş 2013 yılından itibaren dramatik bir şekilde kötüleşirken ve hukuk devleti ayaklar altına alınırken kendisi bu ihlallere ilişkin hiçbir açıklama yapmadı.

İlginç olan kimsenin Almanya ziyareti sırasında Al Tayyip’e 2011 devrimi, şu anda Mısır halkının yarısından daha fazlasının insan onuruna yakışmayan koşullarda yaşıyor olması, askerî yönetim ve ekonomik üst tabaka zenginleşmeye devam ederken halkın yüzde 80’inin “ihtiyaç sahibi” statüsünde olması hakkında ne düşündüğünü sormamasıdır. Şeyh’e Ocak 2011 tarihinde göstericilere yönelik işlenen suçlar, Maspero katliamı, bizzat Sisi’nin savunduğu bekâret testleri, Rabia katliamı, Al Nahda protestosunda insanların yakılması, yüzlerce idam mahkûmu ve 50.000 siyasi tutuklu hakkında ne düşündüğü sorulmalıdır.

Ona neden 12 ay içinde yaklaşık 2000 genç Mısırlının “kaybolduğu”, neden tüm bu ailelerin Guilio Regeni’nin kaderine ortak olmaktan endişe duymak zorunda oldukları sorulmalıdır. Şeyh Mısır emniyet organları tarafından El Ezher Üniversitesi öğrencilerine, yani kendi öğrencilerine uygulanan baskı, tutuklama ve kötü muameleyi bile kınamamıştır.

Tüm bu sorulamayan sorular nedeniyle Şeyh’in Almanya Federal Parlamentosu’nda dinin başka şeylere alet edilmesini eleştiren ve dindarlar arası diyaloğu teşvik eden bir barış elçisi olarak lanse edilmesi yanlış bir sinyaldir. Zira Şeyh bizzat kendisi dini menfaatlerine alet ederek, onu suiistimal ederek ve aynı zamanda İslam’ın temel prensiplerini ihlal ederek sadece “Büyük Şeyh” olarak başarısız olmakla kalmamış, aynı zamanda insanlık sınavında da başarısız olmuştur.

Fotoğraf: ©©Deutscher Bunderstag / Achim Melde

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar