Almanya -Türkiye İlişkileri Alman Kamuoyunda Erdoğan Eleştirileri

Almanya’da Jan Böhmermann’ın Erdoğan’a yönelik hakaretlerinin ardından ifade özgürlüğü tartışmaları Türkiye-Almanya ilişkilerinde değişen güç asimetrisine odaklandı. İkili ilişkilerin gerginleşme nedenlerine yakından bakmakta fayda var.

Yaşar Aydın 2 Mayıs 2016

Alman komedyen Jan Böhmermann’ın Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında okuduğu küfürlü şiir sonrasındaki tartışma ve tepkileri ve bu bağlamda Erdoğan’a yöneltilen eleştirileri nasıl değerlendirmeli? Bunların ne kadarı haklı, kendi içinde tutarlı, ne kadarı çifte standart, Erdoğan’ı şeytanileştirme ve gayri meşrulaştırma amacını içeriyor?

“Hiciv” Krizi ve Düşündürdükleri

Böhmermann’ın ZDF kanalındaki programında Erdoğan hakkında okuduğu “hiciv şiiri” ortak bir görüşe göre “Schmähkritik”, yani “hakaret” ve “küfür” içeren ve “küçük düşürücü” eleştiri olarak nitelendirilebilir. Bir başka görüşe göre ise söz konusu şiir tamamen “hiciv” kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Böhmermann’ın tartışmalara konu olan 31 Mart’taki programında şiiri okumadan önce “hiciv ile Almanya’da yasak olan hakarete varan eleştiri” arasındaki farkı göstermek istediğini söylemiş olması iki zıt görüş arasında nesnel bir sonuca varmayı oldukça zorlaştırıyor.

Hiciv krizinde Erdoğan’ın tamamen hatasız olduğunu söylemek zor. NDR kanalında Extra 3 mizah programındaki son derece eleştirel, ama mizah sınırları içerisindeki hiciv videosuna tepki gösterilmeseydi, muhtemelen Böhmermann olayı yaşanmayacaktı. Ancak bu şu gerçeği ortadan kaldırmaz: Böhmermann şiiriyle sadece hicvin sınırlarını göstermek istemiş olsaydı bunu dakikalarca oryantalist-ırkçı klişeler ve hakaretler sıralayarak yapmaz, bir-iki örnekle yetinebilirdi.

Olayla ve sonrasındaki hukuki süreçle ilgili tartışmalarda ise çifte standart uygulandığı ileri sürülebilir. Örneğin Şansölye Merkel’in Alman Ceza Yasasının 104. maddesi (a) bendi uyarınca Böhmermann’a 103. maddeden, yani yabancı devlet başkanlarına hakaretten dava açılmasına izin vermesi kendisinin de eleştiri oklarına hedef olmasına yol açtı. Alman medyasının önemli bir kısmı Merkel’in bu kararını onun Ankara hükûmeti önünde yere kapaklanması” veya “Erdoğan önünde diz çökmesi” gibi olumsuz imgelerle eleştirdi. Koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti’nin Meclis Grup Başkanı Thomas Oppermann “Türk hükûmetinin bu denli olaya müdahil olması ve Almanya’da da yargıyı harekete geçirmeye çalışması kabul edilemez.” derken, Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir federal hükûmetin utanç verici bir manevra yaptığını ileri sürdü. Asıl sert eleştiri ise Sol Parti’den geldi. Avrupa Parlamentosu Milletvekili Fabio de Masi Alman gazetesi Neues Deutschland’a verdiği demeçte Merkel’in kararını “terörün vaftiz babasıyla kirli dans” olarak tanımlarken, Federal Parlamento Sol Parti Meclis İkinci Grup Başkanı Jan Korte ise Merkel’in kararını Şansölye’nin “sınır dışı ortağı”nın tarafını tutması olarak değerlendirdi.

Ancak asıl çifte standart geçmişte benzeri olayların yaşanmış olmasına rağmen Böhmermann olayının yargıya intikal ettirilmesinin “fikir özgürlüğüne yönelik bir eylem” olarak tartışılması. Örneğin daha önce bir karikatürist, Bavyera Başbakanı Strauss’u domuzla çiftleşirken çizdiği için para cezasına çarptırılmış, mizah dergisi Titanic ise karikatür ve hiciv resimlerinden dolayı birçok kez kovuşturmaya uğramıştı. Bu ve benzeri örneklerin hiçbiri fikir özgürlüğüne kısıtlama olarak değerlendirilmemişti.

Bir başka çifte standart örneği olarak ise Erdoğan’ın Böhmermann’a karşı hukuki girişimde bulunmasının ve Türk hükûmetinin Almanya’dan Alman Ceza Yasasının 103’üncü maddesi gereğince hukuki işlemlerin başlatılmasına izin vermesini talep etmesinin Almanya’nın içişlerine karışmak olarak eleştirilmesidir. Örneğin bir televizyon programında bunu dile getiren Türk kökenli kabareci Serdar Somuncu konuşmasının devamında Alman federal hükûmetinden Türkiye’deki insan hakları ve basın özgürlüğü ihlallerine karşı tavır almasını beklediğini ifade etmiştir.

Alman medyasının bir kısmında ve Almanya’daki Türkiyeliler arasında zaman zaman başvurulan bir gayri meşrulaştırma taktiği ise Erdoğan’ın İslamcı geçmişine vurgu yapmak, onun ve partisinin seçim başarılarını aslında seçim rüşvetiyle ve hatta kapsamlı seçim hileleriyle elde ettiğini iddia etmek şeklinde kendini göstermektedir. Başlıca şeytanileştirme taktikleri arasında Erdoğan’ı Suriye’deki iç savaşın başlıca sorumlusu olarak göstermek, IŞİD terör örgütüyle aynı kefeye koymak hatta Hitler’e benzetmek olarak sıralayabiliriz.

Ötekileştirme ve Nedenleri

Kuşkusuz Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yöneltilen her eleştirinin haksız olduğu söylenemez. Bunların başında yargıyı ve yasama organı olan meclisi, yürütme karşısında zayıflatmaya yönelik beyan ve davranışlarını, hukuk devleti ve güçler ayrımı ilkelerine ters ve daha birçok demokratik teamülleri zorlayıcı tavırlarını sayabiliriz. Suriye ve şu anki Kürt politikasına yöneltilen eleştiriler de anlaşılabilir.

Erdoğan’ın başbakanlığının ilk yıllarında attığı reformist adımlardan, Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yakınlaştırmaya ve Kıbrıs’ta siyasi bir çözümün önünü açmaya yönelik çabalarından dolayı özellikle ana akım Alman medyasında ve kamuoyunda övgüler almış olduğu unutulmamalı. Hatta Erdoğan hem Alman hem de başka birçok Avrupa ülkesinin medyasında Türkiye’de laik-ulusalcı generallerin askerî vesayetine son veren lider olarak da takdim ve takdir edilmişti. Ancak iktidarını pekiştirdikçe reformların hızını kesmesi, içeride otoriter tavırlar sergilemesi ve Suriye ile Mısır gibi konularda Batı’yla ayrışması sonucu Erdoğan’la ilgili olumlu tasvirler yerini eleştirilere bırakmaya başladı. Fakat Erdoğan’a yönelik algının değişmesinde asıl kırılma noktasının 2013 yılındaki Gezi Parkı protestolarında protestocuların üzerine sertlikle gidilmesinin olduğunu söyleyebiliriz. İkinci önemli kırılma noktası olarak Kuzey Suriye’deki PYD’ye karşı aldığı tutumu sayabiliriz. Bölgesel Kürt aktörlerin Kuzey Irak’ta IŞİD’e karşı Yezidilerin yanında yer alması, onları IŞİD teröründen koruması, Suriyeli Kürtlerin ve Kürt örgütlerinin Avrupa’nın “asıl ve gerçek müttefikleri” olarak algılanmasına yol açtı. Sonrasındaki olaylar ve Türkiye’nin 2014 yazındaki Kobane krizinde Suriye’ye müdahale etmemesi, Avrupa’da ve özellikle de Almanya’da güçlü bir Erdoğan karşıtı havanın oluşmasına neden oldu.

2011 öncesi Türkiye söz konusu olunca Türk ekonomisin yakaladığı gelişme dinamizmi, Türkiye’nin Orta Doğu’nun başlıca bölgesel gücü olduğu ve benzeri konular işlenirken ve bu başarı büyük ölçüde Erdoğan’a mal edilirken, özellikle 2013 sonrasında basında tekrar olumsuz bir Türkiye imgesi oluştu. Özellikle bulvar basınında Türkiye ile ilgili haberlerde Erdoğan “despot” ya da Boğaz’daki “Sultan” gibi olumsuz sıfatlarla anılmaya başlandı.

Ancak haklı, kendi içinde tutarlı, nesnel eleştirilerin yanında tahkir içeren, çifte standart içeren ve Erdoğan’ı ötekileştirmeye, gayri meşrulaştırmaya ve şeytanileştirmeye yönelik eleştirilerin olduğu da gözden kaçmıyor. Bu durumun sadece Türkiye’deki demokrasi, insan hakları ve basın özgürlüğü ihlalleri ve güçler ayrımı ve hukuk devleti gibi konulardaki sorunlar ve Türk dış politikasındaki hatalardan kaynaklandığını söylemek hayli imkânsız. Örneğin benzeri sorunların Rusya, İran ve Mısır gibi ülkelerde de yaşanmasına rağmen, bu ülkelerin devlet ya da hükûmet başkanları Alman medyasında ve kamuoyunda aynı yoğun eleştirilere maruz kalmıyorlar.

Bu durumun bir açıklaması, Türkiye’nin Rusya, Mısır ve İran’ın aksine, AB’ye aday ülke olması ve dolayısıyla Türkiye’den AB standartlarına uymasının beklenmesidir. Bir başka neden ise Erdoğan’ın Almanya’da son derece kendinden emin ve ofansif bir biçimde ortaya çıkması, kalabalık kapalı salon toplantılarında Alman karar vericilerini de eleştirmekten çekinmemesidir. Gerek Alman siyasetçileri gerekse medyası böylesi bir duruma alışık olmadıklarından Erdoğan’ın Almanya’daki Türkiyelilere yönelik ilgisinden tedirgin olmaktadırlar. Unutulmamalı ki Türk-Alman ilişkileri son yıllara kadar asimetrik bir biçimde yürümüştür, ancak son dönemde güç dengeleri tamamen eşit bir biçime bürünmeseler de Türkiye lehine daha simetrik bir hâl almıştır.

Bir başka neden ise Almanya’da Türkiye’ye kuşkuyla yaklaşan bir siyasi kamuoyunun olması ve bu kamuoyunun hem Türkiye ile AB arasındaki yakınlaşmaya hem de Almanya’nın yeni Türkiye politikasına tepki duymasıdır. Buna Kürt milliyetçisi çevreleri ve örgütlerini de dâhil edebiliriz. Bunlar etkin bir lobicilikle bir taraftan haklı olarak Türkiye’de Kürtlerin maruz kaldığı sorunlara dikkat çekmeye çalışırken, diğer taraftan da abartılı bir propagandayla Türk hükûmetinin PKK’yla mücadelesini kötülemeye çalışmaktadırlar. Bunda amaç Alman hükûmetini Türk hükûmetine baskı yapmaya zorlamaktır.

Tüm bunlar Türkiye söz konusu olunca Almanya’da dış politika ile iç politika arasındaki sınırların muğlaklaştığını göstermektedir. Bazı siyasi çevreler Erdoğan’a sadece demokrasi ihlallerinden dolayı değil, tabanlarının böyle bir beklenti içinde olduğu için sert eleştiriler yöneltmek zorundalar. Bundan başka Almanya’da muhtemelen bir Türk-Alman yakınlaşmasını istemeyen başka ülkelerin lobi gruplarının da aktif olduğu ve Erdoğan eleştirisi, ötekileştirmesi üzerinden Türk-Alman ilişkilerine zarar vermeye çalıştığı gerçeği de gözden kaçırılmamalı. Kısaca Erdoğan artık Almanya’da üzerinden temsilî savaş yürütülen bir siyasetçi ve devlet adamı.

Fotoğraf: ©Anadolu Agency

Yaşar Aydın

Göç araştırmaları ve Türkiye uzmanı olan Dr. Yaşar Aydın Protestan Yüksekokulu’nda görev yapmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar