Sayı 253 Türkiye’nin Gündemini “Buraya” Taşımak

Alman Federal Meclisinin 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendirmesinin ardından 2016 yılında koca bir ramazan Almanya’daki Müslüman cemaatler açısından Alman siyaseti ile Türkiye siyaseti arasındaki gerginliğin yansıma alanı olmakla geçti. Bu kriz “Türkiye gündemi üzerinden ayrışmaları geride bırakmak” gibi bir idealden ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor.

Bekir Altaş 1 Temmuz 2016

Almanya’da 2016 yılının ramazanı iptal edilen iftar davetleri ve gerilen Türk-Alman ilişkileri ile sona erdi. Türkiye kökenli derneklerin dâhil edilmesiyle birlikte çok sesli bir nitelik kazanan bu tartışmanın temelini Alman Federal Meclisi’nin 2 Haziran 2016 tarihinde 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelemesi oluştursa da, mesele “soykırım mı, değil mi” sorusunu da aşarak oldukça farklı bir alana kaydı. Federal Meclis’te oylamaya destek veren Türkiye kökenli milletvekillerine yönelik Türkiye’den yükselen itidalden uzak sesler ve Almanya’da bu milletvekillerinin tehditlere maruz kalması meseleyi yine dönüp dolaştırıp bir noktada kilitledi: Türkiye kökenlilerin Almanya’daki kuruluşları.

Almanya Federal Meclis Başkanı Norbert Lammert Türkiye’den gelen tepkilere değindiği konuşmasında milletvekillerine tehditleri eleştiren Almanya Türk Toplumu ve Berlin-Brandenburg Türkiye Toplumu’na teşekkür ederken diğer dernekleri de benzer bir yaklaşımda bulunmaya çağırdı. Öte yandan Baden Württemberg Eyaleti Anayasayı Koruma Dairesi “Türkler arasındaki radikal güçlerin aktif olabileceği” konusunda “uyarı”larda bulundu. Federal İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Günter Krings ise Almanya’da “Erdoğan’ın kışkırtmalarına uyan Türklerin bu pozisyonlarının oturumlarıyla ilgili kararlarda da dikkate alınabileceğini” belirtti.

Bu söylemlerin garip yanı Türkiye kökenlilerin çift taraflı bir araçsallaştırma temayülü ile karşı karşıya kalmaları ve bu düzlemden kurtulmanın zorluğu. Türkiye senelerdir burada yaşayan, birçoğu Alman vatandaşı olmuş Türkiye kökenlileri kendi millî ilgileri doğrultusunda hareket etmesi gereken bir kitle olarak düşünürken Alman siyasiler de –tam tersi yönde- bundan farklı düşünmüyorlar aslında. Federal Meclisin Ermeni Kararı’nda da görüldüğü gibi Türkiye kökenliler bu tarz kriz zamanlarında çift taraflı bir sadakat testine maruz kalıyor, bu zamanlarda kendilerinden ya “Türklükleri”ni ya da “Almanlıkları” ispatlamaları bekleniyor. Bu testin sonucu ne olursun ve Türkiye kökenliler nasıl bir pozisyon ortaya koyarlarsa koysunlar her iki tarafı da aynı anda memnun etmeleri mümkün değil. Daha da kötüsü Türkiye kökenlilerden tartışmaya yapıcı bir katkı sağlamalarını bekleyen de yok.

Radikalliği önleyici tedbirlere benzer şekilde Türkiye kökenlilerin “katılım”ı yalnızca olumsuz bir bağlama hapsolmuş durumda. Türkiye kökenli derneklere “tehdit edenleri kınayın” talebinin iletilmesi bu olumsuz bağlamın bir parçası. Müslüman olduğu iddia edilen kişilerce yapılan şiddet saldırılarının ardından da benzer taleplerin yinelenmesi gibi Türkiye kökenlilerin her olumsuz olayda paylarının olmadığını belirtmeleri isteniyor. Sanki Türkiye kökenlilerin suç eylemlerini, şiddeti, tehditleri “doğru” bulması olağan bir şeymiş de zaten her vatandaşın karşı çıkması gereken suç eylemlerini kınamaları takdir edilesi bir olaymış gibi bir algıyı barındıran bu talepler Türkiye kökenli kuruluşları anlaşılması ve aşılması güç bir bağlama sıkıştırıyor.

Öte yandan Türkiye kökenli Müslümanların kendilerini içinde yaşadıkları toplumlarda konumlandırdıklarından hareketle Türkiye’nin gündelik siyasetinin “buraya” yansımasının ne kadar yıkıcı sonuçlarının olduğu senelerce ifade edilmesine rağmen “Türkiye gündemi üzerinden ayrışmaya” devam ediyoruz. Hem de bu sefer bir farkla: Bu sefer Alman siyasiler de Türkiye kökenlileri Türkiye’nin gündemi üzerinden ayrışmak konusunda teşvik ediyor, hatta çağrıda bulunuyor.

Oysa dinî cemaatler seneler boyu Orta Doğu ve Türkiye’deki sorunların Avrupa’daki asıl gündemimizin önüne geçmemesi için azami gayret sarf etti ve etmeye de devam ediyorlar. Siyasi görüş farklılıkların işbirliğimizi engellememesi, köken ülkelerdeki polemiklerin burada devam etmemesi, buradaki ortak sorunlarımıza ortak çözümler üretilmesi gibi hassasiyetler sürdürülürken Federal Alman Meclisi’nin 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıması buradaki Türkiye kökenlilere yeni bir kriz dayatması anlamına geldi. Bu yaklaşım hatalı ve sonuçları itibariyle de oldukça verimsiz. Zira buradaki dinî cemaatlerle devlet temsilcileri arasında senelerdir ama iyi, ama kötü ilmek ilmek kurulan güven ilişkisi, bu değişken gündem sayesinde oldukça sarsıldı. Karşılıklı gerçekleşen bu güven kaybının sadece kurumlar üzerinde değil, bir bütün olarak Almanya’daki Müslüman cemaatin üzerinde olumsuz etkileri var.

Burada senelerdir insanların barış ve huzur içerisinde yaşaması için çalışmalar yapan derneklerin ve dinî cemaatlerin kolektif bir şekilde tehdit/suç çağrısı yaptıklarını iddia etmek de, onları Türkiye devletinin lobi kuruluşu olarak görerek işlevsizleştirmek de aynı oranda yıkıcı. Oysa tartışmaya savunma pozisyonunda katıldığımız bu gündemden daha asli meselelerimiz var. NSU cinayetlerinin ardından kurumsal ırkçılık konusunda hâlâ ders alınamamış olması, İslam düşmanlığının giderek artması, camilerin saldırıya uğraması, entegrasyon politikalarının dinî kimliği giderek dışlayıcı bir bakış açısıyla devlet politikası hâline gelmesi gibi oldukça gerçek ve acil sorunlarımız var. Umulur ki tarihin sorunlarını tartışarak geçirdiğimiz zamanın çok daha fazlasını bugünün sorunlarını çözmek için harcayabiliriz.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar