Dosya: "Almanya'da Devlet Anlaşmaları" “Devlet Müslümanlara Eşit Muamelede Zorlanıyor.”

Nisan ayında Aşağı Saksonya Şurası Başkanlığına seçilen Recep Bilgen, Bremen ve Hamburg’daki müzakerelere göre Aşağı Saksonya’da oldukça zor geçen devlet anlaşması müzakerelerine Şura adına katılıyor. Bilgen ile müzakerelerin seyrini ve taslağa dair eleştirileri konuştuk.

Elif Zehra Kandemir 1 Kasım 2016

Aşağı Saksonya’da DİTİB, Şura ve Alevi cemaati ile yapılması planlanan devlet anlaşmaları ile ilgili süreci özetleyebilir misiniz?
2013 yılında başlayan devlet anlaşması müzakereleri önce kamuoyuna kapalı yürütüldü. 2015 yılının sonunda ortaya çıkan taslak metin ilk defa kamoyu ile paylaşılarak Bakanlar Kurulunda kabul gördü. Taslak kamuoyuyla paylaşıldığında Aşağı Saksonya Şurası’nın başkanlığını benim selefim yürütüyordu, bu nedenle o sıradaki müzakereler esnasında meydana gelen tartışmalar hakkında fikir belirtmem doğru olmaz.

Şura’daki yönetim değişikliğinin ardından eyalet parlamentosundaki muhalefet partileri olan CDU ve FDP de ilk defa devlet anlaşması taslağıyla ilgili fikir beyanında bulundular. Bunun üzerine muhalefetin katılımıyla haziran başında bir toplantı yaptık. Bu toplantıya dinî cemaatlerle eyalet parlamentosundaki bütün siyasi partiler katıldı.

Muhalefetin katılımından müzakereler olumsuz etkilendi mi?
Muhalefetin de müzakerelere müdahil olmasıyla birlikte onların da arzuları dikkate alınmaya başlandı. Genel anlamda sözleşmenin şekli FDP’nin isteği üzerine değişti, CDU devlet anlaşmasında “entegrasyon”, “Selefiler ve İslamcılar ile mücadele” gibi başlıkların öne çıkarılmasını arzu ediyordu. Kabul edilemez nitelikte olanlar hariç CDU’nun taleplerinden bir kısmı sözleşmeye eklendi.

İlk görüşmede aldığımız karar gereği ağustos başında bütün parti grupları kendi içlerinde istişarelerini tamamlayacak ve ağustosta yeniden bir araya geleceklerdi. Fakat Türkiye’deki darbe girişiminin ardından Türkiye’deki gelişmeleri ve bunların Almanya’ya etkilerini öne süren CDU “DİTİB’i uygun bir müzakere tarafı olarak görmediğini” belirterek bir sonraki seçimlere kadar görüşmelerden çekildiğini açıkladı. Dolayısıyla “yurt dışındaki gelişmeler” tamamen Almanya’nın iç meselesi olan ve senelerdir emek verilerek belli bir noktaya getirilen müzakereleri olumsuz etkilemiş oldu. Biz de son görüşmemizi CDU olmadan gerçekleştirmiş olduk. Biz CDU’nun hâlâ ikna edilebileceğini düşünüyor ve müzakerelere yeniden dâhil olmasını arzu ediyoruz.

Nisan ayında Aşağı Saksonya Şurası’nın başkanlığına seçilmenizin ardından imza aşamasında olan devlet anlaşması ile ilgili şüpheler de dile getirildi. Bu tartışmalar esnasında neler düşündünüz?
Şura başkanlığına seçildiğimde bizzat eyalet hükûmetinin soğuk ve reddedici açıklamaları oldu. Dile getirilen eleştiriler arasında Şura’nın Türk hükûmetine yakın kişiler tarafından devralındığı ve IGMG kökenli birinin başkan olduğu gibi hususlar vardı. Bunun dışında müzakerelerin son virajında nasıl olur da böyle bir değişiklik yapılabilir gibi rahatsızlıklar basına yansıdı. Meselenin şahsi bir linç kampanyasına dönüşmesinden ve böylece müzakerelerin akamete uğramasından endişe ettiğim zamanlar yaşadık. Hatta işyerine geldiğimde bir iş arkadaşım, “Recep basında bahsedilen kişi sen misin?” diyerek medyada şahsımdan müzakere edilemez biri gibi bahsedildiğine atıfta bulunmuştu.

Biz bu eleştirilere daha çok tanışma ve daha çok bir araya gelme ile cevap verdik. Hemen tüm partilerle, başbakanlık ve bakanlıkla görüşme talebinde bulunduk. Böylece birebir görüşmelerimizde haksız olan bu endişeleri bertaraf ettik. Sözleşme taslağında sorunlu bulduğumuz yanlar olmasına rağmen temel tutumumuzun önceki yönetimin almış olduğu karar neticesinde devlet anlaşmasını başarılı bir şekilde nihayete erdirmek olduğunu buluştuğumuz siyasilere anlattık. Neticede kilise ile yapılan anlaşmada din görevlileri değiştiğinde Konkordate’nin değiştirilmesi gibi bir tartışma söz konusu değilken, Şura’da yapılan demokratik bir seçimin sonuçlarının hoşnutsuzluk doğurması kabul edilemezdi. Bunları anlatmamızın ardından birçok yetkiliden Şura’daki yönetim değişikliğiyle birlikte “yeni bir dinamiğin oluştuğu” yönünde olumlu geri dönüşler almak beni eleştirilerin ardından kısmen de olsa mutlu etti.

Öte yandan bu eleştiriler aynı zamanda daha büyük bir sorunu da ortaya çıkarttı: Demek ki devlet 4 sene boyunca karşısında oturduğu, müzakere ettiği bir kurumla ilişkilerini hâlâ güven üzerine kuramamıştı. Demek ki devletin ortak bir hedef doğrultusunda buluştuğu bir kurumda meydana gelen demokratik seçimler sonrasında şüphe ve endişeye düşebilecek kadar pamuk ipliğine bağlı bir ilişki söz konusuydu. Bu düşünceler elbette hayal kırıklığı üretiyor. Fakat biz bu hayal kırıklığına odaklanmaktansa bu güven ilişkisini uzun vadede tesis edebilmenin ve böylece Müslümanlarla devlet arasında meydana gelen uçurumları aşmanın yollarını aramakla mükellefiz.

Hâlihazırdaki devlet anlaşması taslağının Müslümanlara yönelik genel şüpheden etkilendiği ve ön yargılar üzerine bina edildiği söyleniyor. Siz taslağı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bizim müzakerelerle hedefimiz devlet anlaşmasının bir oldu bitti neticesinde değil, eyaletteki bütün siyasi aktörlerin uzlaşısıyla imzalanması. Bu durumda sadece 1 milletvekili fazlalığı olan SPD ve Yeşiller koalisyonunun kararıyla değil, tüm siyasi partilerin desteğiyle anlaşmanın eyalet parlamentosundan geçmesini istiyoruz. Taslaktaki değişiklikler de muhalefet partilerinin görüşmelere sonradan dâhil olmasıyla ve taleplerini iletmeleriyle kaçınılmaz olarak meydana geldi.

Taslakta sorunlu olan noktalar var, evet. Şu anda kadın-erkek eşitliğiyle ilgili sanki Müslüman cemaat bu eşitliği kabul etmiyormuş gibi, aslında bir devlet anlaşmasının yapısına da uygun olmayan maddeler var. Aşırılığı önleyici çalışmalar, bir dinî cemaatin yetkinlik alanını aşması sebebiyle yine anlaşma kapsamında konuşulmaması gereken konular. Bunun dışında hakların daha da teyit edilmesi gerekirken mevcut taslakta oldukça muğlak kelimeler kullanılıyor.

Biz bu konulardaki rahatsızlığımızı açık bir şekilde ifade ettik ve ediyoruz. Fakat bu eleştirilerin havada kalmaması için bazı şeyleri bilmemiz gerek: Hükûmetin 2015 yılı sonunda taslak metni kamuoyuyla paylaşmasının ardından doğrudan hükûmete ağır eleştiriler geldi. Dolayısıyla bu “sorunlu” maddeler, hükûmete, “Siz kadın-erkek eşitliğini tanımayan bir dinin mensuplarıyla nasıl anlaşma yaparsınız?” gibi haksız ve ön yargılı eleştirilere bir nevi cevap olarak ortaya çıktı. Bu maddeler toplumun baskısı neticesi, biraz da CDU’nun bastırmasıyla taslağa alınmış maddeler. Bunu görüyor ve bu maddelerin çıkması talebimizi sürdürüyoruz.

Peki ama şunu sormak gerekmiyor mu: Neden İslam düşmanı çevrelerin dile getirdiği talepler esas alınarak müzakerelerde bu argümanların sahiplerine kulak verilmiş olunuyor? Bu tarz maddelerle Müslümanlara yönelik ön yargılar tasdiklenmiş ve hatta yasallaşmış olmuyor mu?
Ne yazık ki bu haklı bir eleştiri. Fakat yine ne yazık ki Müslümanlar olarak bizim hareket alanımız oldukça dar, çünkü konjonktür buna müsait değil. Bugün bir kamuoyu yoklaması yapılsa eyaletteki insanların çok büyük bir kısmı Müslüman cemaatlerle devlet anlaşması imzalanmasına karşı çıkıyor. Bu durum bizim manevra alanımızı oldukça kısıtlıyor.

Peki CDU görüşmeden çekilebiliyor, hükûmet imzaları erteleyebiliyor. Bu durumda Müslümanlar da, “Ben bu olumsuz çerçevede müzakere etmeyi reddediyorum. Konjonktür bu konuları daha sağlıklı tartışmaya elverişli hâle gelene kadar da müzakerelere katılmıyorum.” diyemez mi?
Bizim böyle bir adım atmamız demek zaten zor durumda olan bir görüşmeyi ilelebet askıya almak demek olur. Müslümanların temsilcileri olarak anlık değil, temkinli hareket etmek zorundayız, çünkü bizim bu bağlamdaki girişimlerimiz sadece bizim eyaleti değil, diğer eyaletleri de etkileyecek nitelikte. Müzakerelerden çekilmek Müslümanların “uzlaşıdan yoksun” olarak algılanmasına yol açabilir. Yeniden devlet anlaşması imzalanması meselesi çok uzun yıllar gündeme gelmeyebilir. Öbür yandan müzakerelerden çekilmek gibi bir adım İslam düşmanları için de büyük bir fırsat olur. Zira onlar da “kim oyun bozanlık yapacak” diye ellerini ovuşturarak bekliyorlar aslında.

Müslümanların, “Ben sivil bir organizasyon olarak buradaki Müslümanların hayatını uzun vadede olumsuz etkileyecek maddelerin hiçbir şekilde devlet anlaşmasında yer almasını istemiyorum.” gibi kararlı bir pozisyon sergilemeleri neden uzlaşmadan kaçmak olsun ki? Bu tam aksine daha güçlü bir pozisyonun göstergesi olmaz mı?
Olması gereken kararlı bir pozisyon göstermek, evet. Ama bu kararlılığı müzakerelerden çekilerek gösteremeyiz, bu Müslümanların aleyhine olur. Biz müzakerelerde Müslümanların onuruna yakışan maddelerin yer alması gerektiğini, tabanımızda itirazla karşılaşacak bir taslağı kabul etmeyeceğimizi kararlılıkla dile getirdik. Biz diğer dinî cemaatlerle yapılan devlet anlaşmalarında belirtilenlerden daha fazlasını da, daha azını da istemiyoruz; istediğimiz bu ülkenin saygın birer parçası olarak eşit muamele görmek. Müzakerelerde karşımızdaki taraflar taleplerini getiriyorlar, biz de bunları değerlendiriyoruz. İlk gelen ve kabul edilemeyecek derecede kötü olan taslak yaptığımız müzakerelerle bugünkü duruma gelebildi. Görüşmeler devam edecek ve biz takipçisi olduğumuz konulardaki ısrarımızı sürdüreceğiz. Sayın Başbakan Stephan Weil de devlet anlaşması imzalanması konusunda kararlı, ama kamuoyunda mevcut kaygılara ikna edici argümanlar sunmak istiyor. Tam da bu nedenle önümüzdeki dönemde devlet anlaşmalarıyla ilgili kamuoyuna açık bilgi seminerleri düzenlenecek.

Müzakerelerin kamuya açılması da usul olarak yanlış değil mi? Devlet anlaşmasıyla Müslümanların zaten var olan hakları detaylandırılacak ve bu konu aslında kamusal tartışmaya açık bir mesele değil. Kiliselerde bu söz konusu olmazken neden Müslümanlarla yapılan müzakereler “halka” açılıyor?
Bizim bu meseleye yaklaşımımız açık: Bizim cevabını veremeyeceğimiz pozisyonlarımız yok ve her türlü eleştiriye göğüs gerebilecek özgüvene sahibiz. Bu nedenle halka açık tartışma önerisinden de kaçmadık.

O zaman yeniden soracağım: Müslümanların eşit muamele görmediği, muhalefetin kabul edilemez talepleriyle sıkıntıya soktuğu, toplumdaki İslam düşmanı trendin damga vurmasına izin verildiği müzakereler varken, “Oyunbozan taraf biz olmayalım.” demek ne kadar doğru bir tutum? Yani çerçeve bu kadar olumsuzken diretmek ve devlet anlaşması imzalamak zorunda mısınız?
Hayır, Müslümanlar elbette devlet anlaşması imzalamak zorunda değiller. Biz 50 yıldır Almanya’da devlet anlaşması olmadan yaşıyoruz, gerekirse bir 50 yıl daha yaşarız. Fakat bu devlet anlaşmasıyla biz Müslümanların Aşağı Saksonya’da sembolik de olsa tanınmasını istiyoruz. Yoksa devlet anlaşmasıyla dile getirilenler zaten sahip olduğumuz haklar, bunlar “deklare edici” özellikte maddeler. Fakat böyle bir sözleşmenin yapılması Müslümanların kabulü manasına gelecek ve mevcut haklarımızı garanti altına alarak bize manevi rehberlik, İslam din dersi gibi alanlarda belli avantajlar getirecek.

Şunu anlamak lazım: Sorunuzda bahsettiğiniz sorunlar gerçekler, varlar. Fakat bu sorunlar çok daha büyük bir sorunun semptomları. Müzakereden, görüşmeden, buluşmalardan kaçtığımızda Müslümanlara yönelik çarpık algının yansıması olan bu sorunu bitirmiş olmayacağız, bilakis sorun orada dururken sadece ona arkamızı dönmüş olacağız. “Hakkımızı siz ister kabul edin, ister etmeyin, alırız; almazsak da sizinle münasebeti keseriz” gibi kaba ve toplumsal uzlaşıdan uzak bir söylemi benimseme lüksümüz yok. Böyle bir yaklaşım ne verimli, ne de Müslümanlar olarak bizim hayata bakışımızla uyumlu değil.

Devlet anlaşmasıyla Müslümanların “tanınması” sizin isabetle bahsettiğiniz bu sorunları besleyen “konjonktürü” etkileyebilecek, bu çerçeveyi olumlu değiştirecek bir adım. Müslümanların tanınması ve onların bu ülkenin saygın birer parçası olarak devletin muhatabı olarak görülmesi onlara yönelik olumsuz algıyı değiştirebilecek güçte. Bu nedenle müzakerelere yapıcı bir üslupla devam edip, müzakerelerde Aşağı Saksonya’daki Müslümanların isteklerinin muhatabımız tarafından anlaşılması ve kabul edilmesine çaba sarf ediyoruz. Evet, devlet Müslüman cemaatlere eşit bir muamele sergilemekte zorlanıyor. Evet, taslakta “ayrıcalık” bir yana tam anlamıyla dezavantajlı konum anlamına gelebilecek sorunlu maddeler vardı. Ama müzakereler işte tam da bu nedenle devam ediyor. Bu konuları çözene kadar da devam edecek.

 

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar