Dosya: "Almanya'da Devlet Anlaşmaları" Devlet Anlaşmaları Amaçlarına Ne Denli Uygun?

Dinî cemaatlerle yapılan devlet anlaşmalarının Almanya’da köklü bir geleneği var. Bugün geçerli olan anlaşmalardan bazılarının tarihi Weimar Cumhuriyeti’ne kadar uzanıyor. Almanya’da Hamburg ve Bremen öncülüğünde İslami cemaatlerle yapılan devlet anlaşmaları da bu tarihsel devamlılığın birer parçası.

Bekir Altaş 1 Kasım 2016

İslami cemaatlerin Almanya’da kökleşmesi ve kalıcı hâle gelmesiyle birlikte devlet anlaşmalarında da yeni bir safha başladı. Her şeyden önce kamu tüzel kişiliğine sahip olmayan (yani genellikle yanlış ifade edildiği üzere devlet tarafından “tanınmamış”) İslami cemaatlerin anlaşma tarafı olarak kabul edilmesi onların devlet nezdinde aslında de facto “İslami cemaat” olarak tanınmaları gibi olumlu bir gelişmeyi ortaya çıkarttı. Bu gelişmeyi takiben Hamburg ve Bremen’in ardından Aşağı Saksonya ve Rheinland-Pfalz eyaletleri de Müslüman cemaatlerle devlet anlaşması için müzakerelere başladı.

Peki, Almanya gündemini meşgul eden, bazı siyasilerin Müslüman cemaatlerle müzakerelerin sonlandırılması çağrısında bulunmasıyla tartışmalı bir hâl alan bu devlet anlaşmaları ne işe yarıyorlar?

Devlet Anlaşmalarının Amacı

Laik bir devlet olmayan Almanya’da dinî cemaatlerle devletin ilişkisi daha çok iş birliği esasına dayanır. Alman devleti din ve dünya görüşü konusunda tarafsız olmakla ve kilise/dinî cemaatlerin kendi işlerini kendilerinin tayin etme haklarına saygı duymakla mükelleftir. Öte yandan devlet ve dinî cemaatler arasında birçok alanda koordinasyon ihtiyacı da bulunmaktadır. Okullar, yüksek okullar ve manevi rehberlik sunulacak kurumlar gibi konularda anayasal düzlemde devletle dinî cemaatler karşılıklı etkileşime muhtaçtırlar. Devlet hem din ve dünya görüşleri açısından tarafsız kalıp hem de dinî cemaatlerin iç meselelerine müdahale etmezken öbür yandan da ortak konulara bir çerçeve çizilmesi ve var olan yasal düzenlemelerin detaylandırılıp vurgulanması için devlet anlaşmaları imzalanmaktadır. İki tarafın bir araya geldiği müzakereler anlaşmanın taraflarınca aynı göz hizasında sürdürülür. Ya da “bu müzakerelerin aynı göz hizasında sürdürülmesi beklenir”, demek daha uygun olur.

Devlet anlaşmaları noktasal hukuki normları daha derli toplu bir yapıda özetler, birçok alanda hukuki güvence sağlayarak Anayasal Din Hukuku’nun sunduğu garantilerin günlük hayata pratik yansımalarını kolaylaştırır. Bu anlamda devlet anlaşmaları dinî cemaatlere yeni haklar vermese de her şeyden önce bir iyi niyet göstergesi, daha açık bir tabirle inançlı Müslümanlar ve onların kurumlarının Almanya’nın eşit haklara sahip vatandaşları olduğuna dair güçlü bir mesaj verirler. Bu nedenle de Müslümanlarla imzalanacak devlet anlaşmalarının ilk hedefi İslam’ın mensuplarına saygı ve İslam’ın bir inanç olarak devlet tarafından tanınması gibi noktalardır.

Özellikle bugüne kadar geçerli olan ve bilhassa Hristiyan cemaatle imzalanan devlet anlaşmalarına bakıldığında bunların oldukça köklü olduğu görülmekte, çok ufak noktasal değişiklikler dışında esasın değişmediği gözlenmektedir. Bu açıdan bakıldığında devlet anlaşmalarının on yıllara yayılan güçlü bir etkiye sahip olduğu anlaşılmaktadır, tam da bu nedenle ilk imzadan önce devlet anlaşmasının hedeflerine uygun bir içeriğe sahip olmasına dikkat edilmelidir.

Müslümanlarla Anlaşmalarda Eşitlik İlkesinin İhlali

Almanya’da devletin İslami cemaatlere kiliselerle eşit muamelede bulunması konusunda ciddi zorluklar yaşadığını söyleyebiliriz. Oysa Alman Anayasal Din Hukuku’nun en temel prensiplerinden bir tanesi “eşitlik ilkesi” (Alm. “Paritätsgrundsatz”). Devletin din ve dünya görüşü açısından tarafsızlığından hareketle bu ilke devletin farklı dinî cemaatlere karşı eşit davranması gerekliliğini öngörüyor. Bu ilkeye göre Almanya’nın herhangi bir eyaletinde bir İslami cemaatle eyalet hükûmeti arasında yapılan anlaşma, diğer dinî cemaatlerle yapılanlardan daha aşağıda/geride bir pozisyonda olamaz.

İslami cemaatler söz konusu olduğunda bu eşitlik ilkesine pratikte riayet edilip edilmediği ise şüpheli. Özellikle Aşağı Saksonya’da devam eden devlet anlaşması müzakereleri Müslüman cemaatlerin kiliselerle eşit muamele görmesinin söz konusu bile olmadığını tüm açıklığıyla gösterdi. Müzakerelere Eyalet Parlamentosundaki bütün siyasi fraksiyonlar ve –müzakereleri çoğu zaman bloke eden- muhalefet de katıldıktan sonra bir de ekim ayında kamuoyunun devlet anlaşmaları görüşmesine müdahil olması söz konusu oldu. Bu kapsamda Aşağı Saksonya’da aralık ayında devlet anlaşmasıyla ilgili kamuya açık bir tartışma programının düzenlenmesi planlanıyor. Oysa bu tarz bir uygulama kiliselerle yapılan devlet anlaşmaları müzakerelerinde söz konusu bile değildi. Kiliselerle olan görüşmelerde bakanlık bürokratları ve kilise idaresi müzakereleri yoğun bir şekilde yürüttü ve kamuoyu bu müzakerelere dâhil edilmedi. Ayrıca burada parlamenter sistemin öngörmediği bir yönteme de başvurulmuş durumda.

Eşitlik ilkesiyle çelişen bu usul hatasının yanında devlet anlaşmalarının içeriği de eşitlik ilkesinden sapmalar gösteriyor. Hamburg ve Bremen’de Müslümanlarla yapılan devlet anlaşmaları esasen diğer dinî cemaatlerle yapılan devlet anlaşmaları örnek alınarak yapılsa da aralarında birçok fark var. Örneğin Hamburg’daki devlet anlaşmasının 2. maddesinde “özgürlükçü demokratik temel düzene teslimiyet” ve “kadın erkek eşitliğine saygı” gibi belli şartlar yer alıyor. Oysa bu tarz maddeler diğer hiçbir dinî cemaatle yapılan anlaşmada yer almamış. Bu durum Müslüman tarafların diğer dinî cemaatlerle aynı muameleyi görmediğini ortaya koyuyor. Kiliselerde anayasanın temel değerlerine uymak “tabii bir durum” olarak görülüp anlaşma metnine alınmazken İslami cemaatlerden anayasaya uymak gibi zaten bütün vatandaşlar için tabii olan bir ifadeyi -sanki bundan başka bir alternatif mümkünmüş gibi ve sanki anayasaya uymak müzakere konusu yapılabilirmiş gibi- “kabul etmeleri” isteniyor. Böylece sanki Müslüman cemaatler ancak böyle bir anlaşma aracılığıyla anayasal değerlere saygı gösterme mertebesine ulaşabileceklermiş, sanki şimdiye dek anayasaya saygı duymuyorlarmış gibi bir intiba oluşuyor. Aynı eleştiri Hamburg Anlaşması’nın 1. maddesinde geçen “devletin tarafsızlığına teslimiyet ve devlet yasalarına saygı” ifadeleri için de geçerli. Bu ifadeler eşitlik prensibiyle çelişmelerinin yanında aynı zamanda devlet eliyle Müslümanlara yönelik şüpheleri, söz gelimi Müslümanların anayasaya uymadıkları, kadın-erkek eşitliğini tanımadıkları gibi on yıllardır İslam düşmanı çevrelerin de argüman olarak kullandığı vehimleri destekleyip yazılı hâle getiriyor. Bu nedenle bu ifadeler aslında Anayasal Din Hukuku uyarınca imzalanan devlet anlaşmalarında yeri olmayan ifadeler.

Hakların Kısıtlanması

Devlet anlaşmalarında eşitlik ilkesiyle çelişen bir diğer husus da şudur: Normalde Anayasal Din Hukuku kapsamındaki anlaşmalar anayasal açıdan garanti edilen hakları tekrarlarlar. Oysa İslami cemaatler söz konusu olduğunda bu tekrarlara ancak “kısıtlamalar”la yer verilmektedir. Örneğin Hamburg Devlet Anlaşması’nda “Anlaşma tarafları dinî inanca saygının diğer din ve dünya görüşlerine ve kendi dininden ayrılan diğer görüş ve yönelişlere saygı ve toleransla bağlantılı olduğunda hemfikirdirler.” şeklinde bir ibare yer almaktadır.

Hamburg Devlet Anlaşması’nda yine “devlet okullarını, zorunlu eğitimi, devlet okullarının derslerine kapsamlı katılımı kabul etmek” gibi bir ifade yer almaktadır. Burada bilhassa Müslüman cemaatin neden bu tarz bir kabul göstermesi gerektiğini anlamak zordur. Diğer dinî cemaatlerle yapılan anlaşmalarda bu tarz bir talep yer almamaktadır. Bu nedenle sadece eşitlik ilkesi kapsamında düşünüldüğünde bile aslında Müslüman cemaatlerden bu tarz bir inanç beyanı istenmemesi gerekir.

Aşağı Saksonya’da ise bu talepler o kadar ileri gitmiştir ki dinî cemaatlerin “velilerin okul tüzüğü kapsamında etkili olmalarının desteklenmesi” gibi maddeler dile getirilmiştir. Bu durumda hem Müslüman cemaatlerin hem de Müslüman velilerin zorunlu eğitime bilhassa uymaları istenmekte ve şimdiye dek sorunlu bir bakışa sahip oldukları şeklinde bir intiba uyanmaktadır.
Bu bağlamda Almanya’da eyaletler arası bir etki ağından bahsetmek de doğru olacaktır. Hamburg ve Bremen’de “ortak değerler düzlemi”ne dair ifadeler aynı taleplerin Aşağı Saksonya’da da dile getirilmesine etki etmiştir. Aşağı Saksonya’da bu talepler bir adım daha ileri gitmiş, devlet anlaşması taslağında aşırılıkla mücadelede iş birliği hakkında bir madde yer almıştır. Oysa aşırılığa yönelik önleyici tedbirler içerik itibarıyla Anayasal Din Hukuku uyarınca hazırlanan bir anlaşmanın parçası olamazlar. Belki farklı bir çerçevede aşırılıkla ilgili sorular konusunda fikir teatisi gerçekleşmesi mümkün olsa da bu konu bir devlet anlaşması çerçevesinde müzakere edilebilecek bir konu değildir.

Aynı Göz Hizasında Müzakere

Diğer bir eleştirel nokta ise İslami cemaatlerle devlet anlaşmaları müzakerelerinde “aynı göz hizası”nda bir iletişimden ne derece bahsedilebileceğidir. Son gelişmelerin de gösterdiği gibi Müslümanlar müzakerelerde genellikle aslında bu tarz anlaşmalarda yeri olmayan içeriklere gündelik siyasi gelişmeler, kamuoyu ve konjonktür gerekçe gösterilerek zorlanmaktadırlar. Oysa bu tarz bir diretme bu anlaşmaların asıl amacı olan “Müslüman cemaatlerin sembolik açıdan tanınması” hedefiyle ters düşmektedir. Tam tersine bu anlaşmalarla Müslüman cemaatin güvenlik politikaları açısından özel bir durumu olduğu zannı pekiştirilmektedir. Bu yönüyle devlet anlaşmaları Alman kamuoyu tarafından da sanki Anayasal Din Hukuku kapsamındaki bir anlaşmadan daha çok bir “güvenlik” ya da “entegrasyon” anlaşması olarak görülmektedir.

Tüm bu gelişmeler ışığında cevap bekleyen en önemli sorulardan biri ise şudur: Aşağı Saksonya’da devletin Müslüman cemaatlere kiliselerle eşit muamelede bulunması çok açık bir şekilde ıskalanırken ve devlet anlaşmaları Müslüman cemaatlerin zaten tabi oldukları yasalara itaat etmeleri gibi garip taleplerle olumsuz bir özel konuma itilirken, yine diğer cemaatlerden beklenmeyen taleplerle eşitlik ilkesi zedelenirken bu anlaşmalar alternatifsiz midir? Devlet anlaşmaları sorunlu içeriklerine rağmen İslami cemaatlerin sembolik açıdan tanınması adına yegâne yol mudur? Bu sorunun cevabını ararken Müslüman cemaatin mezarlıklar, bayram tatilleri ve kamu kurumlarında manevi rehberlik gibi konularda sadece devlet anlaşmalarıyla değil, diğer yasal düzenlemelerle de sorunlarını aşabilmesinin mümkün olduğunu belirtmekte fayda var.

Fakat her şeyden önemlisi Müslümanların devlet anlaşmalarıyla ya da diğer yasal düzenlemelerle “ayrıcalıklı” bir konum edinmediklerini görmek gerek. Zaten Müslüman cemaatin temel talebi devletin lütfetmesiyle ekstra haklara kavuşmak değil, eşitlik. Anayasal hakların gündelik siyaset gerekçe gösterilerek ertelenmesinin özgürlükçü demokratik düzen için nasıl bir tehlike olduğunu anlamak istemeyen siyasiler yaklaşan seçimleri on binlerce Müslüman’ın kurumsal hakkına tercih ettiği sürece bu eşitliğin sağlanması zor.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar