Hollanda Hollanda’daki Türkiye Kökenliler İçin Zor Zamanlar

Hollanda’da Türkiye kökenli toplum 15 Temmuz darbe girişimine Hollanda’da verilen tepkiler bahane edilerek bir aidiyet ve sadakat sınavına maruz bırakılıyor. 15 Mart 2017 seçimleri öncesinde popülist ve sağcı tutumun artmasıyla birlikte “bir taraf tutmaya” zorlanan Türkiye kökenlilere yönelik temel hak ve özgürlükleri tehdit eden katı önlemler söz konusu.

Meryem Özdemir 1 Ocak 2017

Bugün sayısı 400 bini aşan Hollanda Türk toplumu üzerinde son zamanlarda artan siyasi baskının daha iyi anlaşılabilmesi için ülke siyasetinde göçmenlere yönelik politikaların tarihçesine kısaca değinmekte fayda var. Hollanda’nın göçmenlere ve azınlıklara yönelik politikası zaman içinde ciddi anlamda değişti. 80’li yılların başında karşılıklı uyum ve katılımı hedefleyen entegrasyon politikası, göçmenlere anadil, kültür, dernek ve cami gibi birçok alanda hak ve özgürlükler tanımaktaydı. Hollanda yürüttüğü hoşgörülü entegrasyon politikası ile üstelik diğer Avrupa ülkelerine kıyasla özel kurullar oluşturarak azınlık grupların temsilcilerinin görüşünü almakta ve bu grupları politika yapımına dâhil etmekteydi.

Ancak bu çokkültürlü entegrasyon politikası 90’lı yılların başında yerini tek yanlı uyumu öngören entegrasyon politikalarına bıraktı. Göçmenlerin kendi dil ve kültürlerine bağlı kalmalarının entegrasyona engel olacağı söylenmeye başlandı. 11 Eylül saldırıları ve 2000’li yıllardan itibaren sağcı siyasi partilerin güçlenmesiyle birlikte Hollanda’da özellikle Müslüman göçmenlere yönelik ırkçı tutum arttı.

Göçmenlerin ve özellikle Müslümanların basın ve siyaset arenasında olumsuz vasıflarla bağdaştırılması, bu göçmenlerin dışlanmasına ve sürekli kendilerini ifade etmeye zorlanmalarına yol açtı. Yaşadıkları ve hatta doğup büyüdükleri ülkede zanlı durumuna düşürülerek psikolojik ve sosyal baskıya maruz bırakılmaları, göçmenlerin Hollanda’yı iki vatanlarından biri olarak benimsemelerini zorlaştırmaktadır. Müslüman göçmenlerin aidiyetini baltalayan bir diğer sebep ise güncel akademik araştırmaların da ortaya koyduğu Müslümanlara yönelik ayrımcılık oranlarındaki artıştır. Zaman içerisinde üniversiteye katılım oranını toplumda en fazla artırarak eğitim alanında gözle görülür bir başarı elde eden Türkler ise bekledikleri kabulü göremediklerinden dolayı hayal kırıklığına uğramaktadır. Öyle ki en son yapılan araştırmalarda Türklerin yüzde 43’ünün kesin dönüş yapmak istediği bulgusu, azınlıkların âdeta göçe zorlandığını göstermektedir. Hollanda 15 Mart 2017 seçimlerine doğru bazı siyasi partilerin ulusal değer ve normlara atıf yaparak yeni yurttaşlara “sadakat beyannamesi” imzalattırmak istemesi de kültürel farklılıkların nasıl sorun hâline getirildiğini ve siyasetçilerdeki bu asimilasyoncu tutumun ulaştığı boyutu gözler önüne sermektedir.

Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında tekrar alevlenen söz konusu entegrasyon tartışmaları bu sefer Türkler üzerinden yürütülerek darbe girişiminin Hollanda Türk toplumu üzerindeki etkisi problematize edildi. Dünyanın her yerinde yaşayan Türkleri derinden sarsan darbe girişimine hâliyle Hollanda’da yaşayan Türkler de kayıtsız kalmadı. Darbe gecesi sokağa dökülen Hollandalı Türkler bu zor durum karşında Hollandalı siyasiler tarafından yalnız bırakıldıkları hissine kapıldı.

Öyle ki darbe gecesi Rotterdam’da sokağa inen binlerce Türk arasında bir gencin Hollandalı bir gazeteciye öfkeli tepkisine karşılık Hollanda Başbakanı Mark Rutte, “Defol git!” sözlerini sarf etmekten çekinmedi.

Yüzlerce insanın hayatına mal olan darbe girişiminin Hollanda’nın iç işlerinde siyasi bir malzeme olarak kullanılması ve darbe girişimine karşı olduklarını ifade eden Türklerin “Erdoğancı” olarak yaftalanması da Hollanda Türk toplumunu hayal kırıklığına uğrattı. Daha da ileri gidilerek “Erdoğancıların” Türk hükûmetinin etkisinde kaldıkları ve Hollanda’daki Gülencilere tacizde bulundukları iddia edildi. Türk siyasetçilerinin de baskı altına alındığı bu süreçte, Erdoğancı olarak nitelendirilen belediye meclis üyesi İlhan Tekir Yeşil Sol Parti’den ihraç edildi.

Fazla gecikmeden parlamento da Eylül ayında “darbe girişimi sonrasında Hollanda Türk toplumunda yaşanan gerginlikler” konulu bir oturum düzenleyerek tartışmaları gündemine taşıdı. Türkiye’deki gerginliklerin Hollanda’ya taşınmasında, “hâlâ” Türkiye ile bağlarını korumakta direnen Türkler ve Türk hükûmetinin “propaganda aracı olarak kullandığı” Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı camiler sorumlu tutuldu.

Türklerin bu tartışmalarda sorun hâline getirildiğine ve Türkiye’nin içinden geçtiği duruma karşı parlamenterlerin duyarsızlığına vurgu yaparak diğer siyasetçilerin ortaya attığı suçlamaları eleştiren ender kişilerden biri ise Türkiye asıllı bağımsız milletvekili Tunahan Kuzu’ydu. Kuzu bu fikir ayrılığı yüzünden Erdoğan’ın Hollanda parlamentosundaki “uzun kolu” olmakla suçlandı. Tartışmalarda fazla söz almasına ihtiyaç kalmayan Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders ise Türklere sınırların tamamen kapatılmasını istedi ve darbe girişiminin başarılı olmamasına üzüldüğünü ifade ederek demokratik bir sistemi savunmadığını tekrar ispatlamış oldu.

Entegrasyondan sorumlu Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Lodewijk Asscher’in, Hollanda’daki Türk kuruluşlardan, darbe girişimi sonrası “Türk hükûmeti ve sempatizanları tarafından kendisi gibi düşünmeyenlere yönelik uyguladığı tehdit ve tacizlere” mesafe koymasını ve Hollanda hukuk devleti ilkelerini benimsemesini istemesi, bazı temsilciler tarafından tepkiyle karşılandı. Temsilciler zanlı durumuna düşürüldüklerini ve talebin kabul edilemez olduğunu söyledi. Ertesi gün darbe girişiminin Hollanda Türk toplumu üzerindeki etkisini anlamak amacıyla çeşitli Türk kuruluş temsilcilerini meclise davet eden Sosyal İşler ve Çalışma Komisyonunun salonda toplantı biçiminde bir oturma düzeni yerine ifade verme şeklinde bir düzen kurması ve bu doğrultuda sorular yöneltmesi hoş olmayan bir tabloya sebep oldu. Bununla yetinmeyen Hollanda Parlamentosu daha sonraki süreçte Hollanda’daki mevcut Türkiye kökenli dinî cemaatlerin de entegrasyona katkı sağlamadığını söyleyerek artık hükûmet tarafından muhatap alınmamasını istedi. Parlamentonun bu grupları tartışmanın dışına atması, 80’li yıllarda göçmenlerin politikalara dâhil edilmesinin aksine demokratik olmayan bir azınlık politikasına geçiş yapıldığının açık bir göstergesi.

Parlamento tartışmalarında Diyanet İşleri Başkanlığının, sözde “kutuplaştırıcı tutumuyla tanınan” Türk hükûmetine bağlı bir organizasyon olduğu ve yurt dışına gönderilen imamların hükûmetin propaganda araçları olduğu iddia edilmesiyle birlikte Hollanda’da yaklaşık 140 camide görev yapan Diyanet imamları şüpheli konumuna düşürüldü. Hollanda Parlamentosu Diyanet imamlarının Türkiye’den finansmanının engellenmesini ve ülkeden gönderilmelerini istedi.

Hollanda’daki Türklerin inanç ve ibadet özgürlüğüne yönelik ciddi tehdit oluşturan bu talebin parlamentoya üç Hristiyan parti tarafından sunulması ise dikkat çeken çelişkili bir durum. Müslümanların inanç ve ibadet özgürlüğü gibi temel haklarının hukuk alanından siyasi alana taşınması bu aşamada kaygı verici. Bakan Asscher ise parlamento tarafından verilen bu telkine yönelik imkânları araştırmaya devam ediyor.

Yurt dışında İslamofobiyi tetikleyen lobi kuruluşlarından özellikle geçtiğimiz sene yüklü miktarda finansal destek alan Özgürlük Partisi’nin bu süreçte gölgede kalması ise siyasetteki çifte standardı gözler önüne seriyor. Hollanda İstihbarat ve Güvenlik Dairesinin (AIVD) araştırması kaynak gösterilerek Wilders’in siyasette gücünü arttırdığı 2010’lu yıllarda etkin İsraillilerle irtibatta olduğu ve düzenli olarak Hollanda’daki İsrail Büyükelçiliğini ziyaret ettiği ortaya çıkmıştı.

Hollandalı siyasilerin bu duruma dair bugün Diyanet konusundaki gibi “yurt dışından içişlerine müdahale” paniğine kapılmaması ilginçtir.

Geçtiğimiz haftalarda ise siyasi gerilime yol açan en çarpıcı olay Lahey Din Hizmetleri Müşaviri ve Hollanda Diyanet Vakfı Başkanı Yusuf Acar’ın Hollanda’da FETÖ sempatizanları hakkında istihbarat çalışması yaptığı iddiasıydı. Basın ve siyasetin, “içişlerine kabul edilemez bir müdahale” başlıklı haberleri sonucu Acar âdeta ülkeyi terk etmeye mecbur bırakıldı. Dışişleri Bakanı Koenders devlet temsilcisi olan bir diplomatın Hollanda Türk toplumuna böyle bir müdahalede bulunmasını kabul etmediğini açıkladı. Bundan sonra Hollanda Diyanet Vakfı’nda dinî ve siyasi görevleri birbirinden ayırmak isteyen Koenders, diğer Avrupa ülkelerinin de bu yönde tutum alacağını ifade etti. Bu uygulamanın ülkedeki diğer dinî cemaatler için de geçerli olup olmayacağı şimdilik merak konusu.

Alanında uzman din görevlilerini yabancı ülkelere göndererek Müslümanlara yönelik kapsamlı dinî hizmetler sunan ve bu sayede ilgili ülkenin radikal akımlarla mücadelesine de bir açıdan destek veren Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sağladığı katkıya gözlerin kapatılması üzücü. Hâlbuki Türkiye ve Hollanda arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi gittikçe küreselleşen bir dünyada özellikle Hollanda’nın kendi menfaatine olabilir.

15 Mart 2017 tarihinde gerçekleşecek olan Parlamento Seçimlerine aylar kala Türklerin aidiyet sorgusuna tabi tutularak hedef alınmasına şahitlik ediyoruz. Ayrıca özellikle Müslümanlara yönelik bu tartışmalarda inanç ve ibadet özgürlüğü gibi temel hakların siyasi bir eksene taşındığını görüyoruz. Son dönem anketlerinde Özgürlük Partisi’nin birinci sırada yer alması ve toplumda aşırı sağcı olayların artması siyasette ve toplumda artan göçmen karşıtlığının endişe verici bir yansımasıdır. Azınlıkların ötekileştirildiği ve ayrımcılığa meşru bir zemin hazırlandığı toplumların tarihte büyük yaralar aldığını biliyoruz. Bu yüzden bünyesinde yüzde 20’yi aşkın bir göçmen nüfusu barındıran Hollanda’daki siyasetçiler Müslüman ve göçmen karşıtlığından kendilerini kurtarmalı. Hollanda’nın Türkiye tartışmalarının ileriki zaman içerisinde nasıl şekilleneceği seçimlerle birlikte oluşacak yeni dengelere de bağlı. Bu konuda Türkleri nelerin beklediğini zaman içerisinde birlikte göreceğiz.

Fotoğraf:©Flickr.com/Partij van de Arbeid (PvdA)

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar