Dosya: "Tepkiselliği Aşmak" Nefretin Belirleyiciliğini Nasıl Aşarız?

DOSYA

Azınlık durumundaki Müslümanlara yönelik nefret Müslümanların gündemini de doğrudan belirliyor. Böylece nefret, Müslümanlara şekil, profil ve kimlik veren bir şeye dönüşmüş oluyor.

Rümeysa Aydın 11 Nisan 2017

Almanya’da yaşayan gazeteci Kübra Gümüşay, “Organize Olmuş Sevgi” başlıklı TED konuşmasında internette hızla yayılan nefretten bahseder. Hayatlarımızın, sosyal medyada ırkçıların, popülistlerin ya da “diğerleri”ne düşman olanların sergilediği “nefret” tarafından yönlendirildiğini söyler ve ekler: “Hayatımın çok büyük bir kısmı, bu nefreti temizlemeye, onlara laf yetiştirmeye çalışmakla geçti.” Bu nedenle de bir gazeteci, blogger ve aktivist olarak asıl uzmanlık alanının aslında “entelektüel temizlikçilik” olduğunu belirtir.

Son senelerde Müslümanlara yönelik tartışmaları bir hatırlayalım. İslam’ın kadınları aşağıladığı, İslam’ın ilerlemeye mani olduğu, Müslümanların bir şiddet sorunu olduğu, İslam’ın demokrasiyle uyuşmaz olduğu, radikalleşme, entegrasyon, çifte vatandaşlık tartışmaları, Türkiye ile ilişkiler… Liste daha çok uzayabilir. On yıllara dağılan ve ülke sınırlarını aşan bu tartışmalara maruz kalmanın Müslümanlar üzerinde oluşturduğu uzun vadeli etkiye dair henüz bir araştırma yayınlanmasa da Müslümanların tüm bu tartışmalarla o ya da bu şekilde meşgul olmak zorunda kaldıkları kesin.

Bütün bu tartışmaya bir de Avrupa’da şaşılacak bir hızla yükselen sağ popülizmin merkez siyasi partilerinin eksenlerini kaydırması eklendiğinde Müslümanlar, her türlü toplumsal aktörün bir şekilde değinerek profil kazandığı bir “şey” oluyorlar. Yine tam da bu esnada Müslümanlar vakitlerinin çoğunu, sürmekte olan tartışmada “aslında mevzunun öyle olmadığını” açıklamakla ya da tepki göstermekle harcıyorlar. Peki, bu tepkisellik bizi daha iyi bir yere taşıyabilir mi?

Tepki, Asıl Sorumluluklarımızın Yerini Alıyor

Avrupa’da yaşayan Müslüman cemaatin, İslam ve Müslümanlara dair olumsuz söylemleri kınamak, eleştirmek, bunlara üzülmek ve tepki vermek dışında “olumlu” bir var oluş ortaya koymaları mümkün değil mi? Müslümanlar olarak bize yöneltilen ithamların yanlışlığını, bize yöneltilen eleştirilerin tutarsızlığını, bize yöneltilen hakaretlerin kırıcılığını, bize yapılan saldırıların hukuksuzluğunu anlatmaktan “kim” olduğumuzu unutuyoruz çoğu zaman. Nefretle o kadar hemhâliz ki günlerimiz olumsuz haberlere, söylemlere, iddialara cevap yetiştirmeye çalışmakla geçiyor. “Biz” çoğu zaman tam olarak bize yöneltilen tüm o ithamların belirlediği, yani Müslümanlara yönelik düşmanlığın doğrudan şekil, profil ve kimlik verdiği bir heyulaya dönüşüyoruz. Ya “öyle olmadığını” ya da “aslında şöyle olduğunu” anlatmaktan asli meselelerimize; bir tepkiyle başlamayan, “biz” eleştirilmesek de, ortada İslam düşmanlığı hiç olmasa da yapmamız gerekenlere dönemiyoruz. “Nasıl bir toplumsal birlikteliğin hayalini kuruyoruz?” sorusunun cevabını verirken bile, “böyle olmayan” modellerimizle, iddialarımızı tepki üzerinden gerekçelendirir hâldeyiz. Tepkisellik iliklerimize işlemiş, tüm melekelerimizi ele geçirmiş durumda.

Oysa bir tepkiyle başlamayan eylemlerimiz, olumlu, tepkisellikten uzak bir varoluşumuz olmalı. Neden asli sorumluluklarımızı yerine getirmeyi, sıralı krizlerin boğuculuğunun biraz da olsa hafiflediği o kısa zaman dilimlerine sıkıştırmak zorunda kalalım ki?

Tepkisellik Müslüman Kimliğini Etkiliyor

Öte yandan tepkisellik Müslümanların kimliğini uzun vadede değiştiriyor. Bu paradigma içinde İslam bir argüman nesnesi olarak görülüyor. Sosyal tartışmalara, siyasi diskura “Hayır, İslam aslında kadınlara geniş haklar vermiştir. Hayır, İslam aslında orta yolu tavsiye eder. Hayır, aslında Müslümanlar gerici değiller.” şeklinde tepki verenlerin ortak yanı “aslında” kelimesinde gizli. Ortada yaşanmayan, bunun yerine sadece bir tartışma esnasında argüman olarak kullanılan bir “şey” var; İslam.

Bir insanın, düşünsel dünyası ve eylemleri kadınlara yönelik tahfif eğilimleri ile doluyken İslam’ın kadınlara verdiği haklardan bahsetmesi oldukça çelişkili oysa. Bu durumda din, bu çelişkili pozisyonu içselleştiren kişinin yaşadığı değil, tartıştığı bir şey. Oysa söz konusu idealleri belli bağlamlarda “savunmak”la “yaşamak” arasında fark var. Burada sorgulanması gereken, Müslüman cemaatin iddialarıyla yaşadıkları arasındaki farkın ne denli açık olduğu.

Bunun için bir büyüğün sorduğu soru manidar: “Bir uzaylı dünyaya gelse ve ondan dünyadaki mevcut durumla ilgili bir durum tespiti yapması istense… Elinde dinlerin idealleri, iddiaları olsa ve bu uzaylı da dünya üzerindeki insanların yaşama, yeme, giyinme, eğlenme, uyuma şekillerinden hareketle kimin hangi inanca sahip olduğunu oldukça makineleşmiş bir şekilde tespit etse… Müslümanlar olarak eğitim anlayışlarımız, mimari anlayışlarımız, yemek alışkanlıklarımız, insanlar arası ilişkilerimiz, toplumsal pozisyonlarımız itibariyle İslam’ın idealleriyle ne kadar bağdaşık bir şekilde çıkabiliriz bu testten?”

İslam ilerlemeye mani ya da değil, İslam merhamet dini ya da değil, İslam adil ya da değil; bütün bu ilkelerde meselenin “olur”unu göstermek konusunda genel bir tembelliğimiz olduğu açık. Oysa değişmesi gereken küresel piyasalar, oryantalizm, Batı -ya da adına ne dersek diyelim- dışında bizim dini tartışma programlarında bir argümana indiren yaklaşımımız. Büyük resme bakmaktan, yanıbaşımızda “ufak ama önemsiz” ilkeleri ıskalayıp durmamız değişmeli. Dini bir tepki malzemesi olmaktan kurtarıp, eylemlerimizi bilinçli bir şekilde belirleyen bir dinamizm içerisinde algılamak zorundayız.

Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında whatsapp gruplarında bildiriler, deklarasyonlar ve “hashtag” aksiyonları havada uçuyordu. Bir grupta yine bir meslek grubu üyelerinin sosyal medyada desteklemesi için bir “hashtag” aksiyonu paylaşıldı. Aksiyonda “demokrasi” kelimesi geçiyordu. Aksiyonu paylaşan kişi, bu paylaşımın ardından “aksiyon Avrupa’ya yönelik olduğu için mecburen demokrasi kelimesinin kullanıldığını” yazdı. İslam’a onu sadece savunmak ve tepki vermek amacıyla sığınan Müslümanların da aslında “İslami ilkelerle” ilişkileri, bu örnekteki “demokrasi” bağına benziyor. Bu hastalıklı bakışı ancak nefretin bizi belirlemesini aşıp, tepkiselliğin ideallerimizi argümana indiren yanını törpülediğimiz oranda aşabiliriz.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar