KÜLTÜR-SANAT Almanya’da Yaşayan Türk Yönetmenlerin Filmlerinde Göçmen Olgusu

Yrd.Doç.Dr Akil Fikret Tosun, Almanya'da yaşayan Türk yönetmenlerin filmlerinden örneklerle göç ve göçmen olgularını ele aldı.

Akil Fikret Tosun 14 Mart 2018

Sinema, Almanya’da yaşayan Türk göçmenlerin kendilerini ifade edebilecekleri en etkili iletişim ve kültür araçlarından birisi olmuştur. Türk göçmen yönetmenler Türk toplumu ve Alman toplumu içerisindeki deneyimlerini beyaz perdeye aktarırken gerek kimlik gerekse vatan algılamalarını da yansıtma olanağı bulmuşlardır. Ancak bunu yaparken Görev Sineması içerisinde konumlandırdığımız Tevfik Başer ile Üçüncü Alan / Metissage Sineması içerisinde konumlandırdığımız Fatih Akın, Ayşe Polat, Yüksel Yavuz, Yılmaz Arslan, Thomas Arslan, Kutluğ Ataman, Neco Çelik, Yasemin Samdereli, Buket Alakuş, Sinan Akkuş gibi yönetmenler farklı algılama biçimlerine sahip olduklarını göstermişlerdir.

Görev Sineması

Tevfik Başer’in 1986 yılı yapımı “40 Metrekare Almanya”, 1989 yılı yapımı “Sahte Cennete Elveda”  filmlerinde geleneksel muhafazakar kimlik yapısında ve gettolarda sunduğu birinci kuşak Türk göçmenler, Alman toplumu ile entegrasyon sürecini kapalı tutup kimlik ve vatan algılamalarını Türkiye üzerinden yapmışlardır. Kuşkusuz bu temsilde, göçmen Türk kadınının erkek egemen feodal zihniyet içerisinde kurban olarak sunulması erkek göçmen karakterlerin Türkiye eksenli kimliklerini daha da güçlendirmiştir.

Üçüncü Alan Sineması

Üçüncü Alan / Metissage Sineması yönetmenleri ise iki Almanya’nın birleşmesi, çok kültürlülük politikaları, küreselleşme gibi değişen dünya konjonktürünün etkisiyle kimliklerini Almanya üzerinden tanımlama eğilimine girmişler ve Türkiye ile kurdukları bağları sembolik düzeye indirgemişlerdir. Bu anlayış içerisinde özellikle Görev Sinemasında egemen olan birinci kuşak Türk göçmen erkeğin iktidarı yerini üçüncü kuşağın entegrasyona ve değişime açık, Almanya’nın kültürel kodları ile beslenmiş melez kimlikli karakterlerine bırakmıştır. Ancak Metissage Sinemasında da Türk göçmenler yaşanan kültürel ve kimliksel dönüşümlere rağmen Almanya’nın içinde bulunduğu işsizlik, sosyal güvenlik gibi sosyo-ekonomik tabanlı sorunların yansıması olarak ortaya çıkan dışlama, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık hareketleri karşısında toplumsal güvenlik alanı olarak görebileceğimiz gettolarda resmedilmiştir.

Üçüncü Alan Sineması, Üçüncü Kültür olarak ta adlandırılan kültürel zeminden beslenmiş olup 1990’lı yılların ortalarından itibaren yürütülen çok kültürlülük politikalarının etkisiyle güçlenen ikinci ve üçüncü kuşak Türk göçmenlerin etnik ve melez kimliklerinin yanı sıra göçmenlik deneyimlerinin sinemadaki yansımasını da ifade etmiştir. Sözü edilen bu üçüncü alan, özellikle kültürel çalışmalar disiplini içerisinde yer alan ve bir tür kültürel alaşımı (cultural bricolage) ifade eden farklı bir kavramsallaştırma olarak değerlendirilebilir. Üçüncü kültür şeklindeki bu tür oluşumlar, aktif özneler tarafından farklı kültürel geleneklerden, kaynaklardan ve toplumsal söylemlerden alınan parçaların resim sanatında kullanılan kolaj tekniğinde olduğu gibi bir araya getirilmesi ile yeni bir kültürel alaşımı ifade etmektedir. Guattari bu alanı, çeşitliliğin ve zenginliğin var olduğu bir alan olarak tanımlar. Ona göre bu alanda tekillikler, farklılıklar, istisnalar ve azlıklar demokratik bir şekilde bir arada durabilirler. Bu alan siyahın beyazla, iyi’nin kötü’yle, güzel’in çirkin’le, içeridekinin dışarıdakiyle ve öznenin ötekiyle bir araya geldiği bir alandır.

Üçüncü Alan Sineması, Görev Sinemasına alternatif olarak ortaya çıkmış ve Almanya’daki Türkler adına yeni bir bakış açısını gündeme taşımıştır. 1990’ların ortalarından bu yana Alman sinemasında -özellikle Berlin ve Hamburg’da-, bazı Türk asıllı yeni film yapımcıları ikinci ve üçüncü kuşak Türk göçmenlerin kendilik imgelerindeki yeni bir tutumu ifade eden ulus aşırı kültür filmleri ile dikkat çekmişlerdir. Paternalistik (baba-aile reisi) merkezli metinsel ve filmsel söylemlerde Almanya’daki Türklerin nesneler ve/veya kurbanlar olarak tarihsel temsil biçimine karşın, genç azınlık film yapımcıları bu popüler kültür alanında önderlerinin düşüncelerini, yaşam beklentilerini ya da toplumsal ve politik statükoya yönelik eleştirilerini cesurca dile getirmişler böylece kendi seslerini bulmuşlardır.

Metissage Sineması

Üçüncü Alan-Metissage Sineması, Görev Sinemasında gördüğümüz gettodaki ev içinde yalıtılmış hayatları sokaklara taşımıştır. Böylece sokaklar üçüncü kuşak Türk göçmenlerin yaşam alanı haline getirilmiştir. Bu yeni yaşam alanı suç dünyasına da ev sahipliği yapmıştır ve üçüncü kuşak Türk göçmenler metissage yönetmenleri tarafından bu dünyanın merkezine konulmuşlardır. Ama suç yüklü sokaklarda sadece Türk gençleri bulunmaz. Onlarla birlikte diğer etnik azınlıklardan gençler ile Alman gençleri de sokaklardadır. Böylece metissage filmlerinde sık sık gördüğümüz suça karışan, eğitimsiz, uyuşturucu kullanan ve satan gençler sadece Türk azınlığın değil Alman toplumunun da sorunu olarak gösterilmiştir. Bu temsil biçimi Metissage Sineması yönetmenlerinin göçmen odaklı anlatımlarını evrensel boyuta taşımıştır.

Metissage Sineması yönetmenlerinin filmlerinde, Türk gençlerin sokaklarda kaybolan hayatlarının nedeni olarak ilgisiz aileler ve eğitimsizlik gösterilmiştir. Gençlerin kaybolan hayatlarını anlatan Metissage Sineması, bu hayatların kurtulmasına yönelik çözüm yolu da üretmiştir. Filmlerde verilen eğitimli üçüncü kuşak göçmen Türkler suça karışmamış, uyuşturucu işine girmemiş, iyi bir işe sahip bireyler olarak sunulmuştur. Bu sunum aynı zamanda Görev Sinemasının değişmez erkek karakterlerinin aksine, eğitimli Türk göçmen gençlerin Almanya’nın toplumsal, ekonomik ve siyasal hayatına entegre olabildiklerini göstermiştir. Metissage Sinemasının Türk-Alman sineması olarak tanımlanmasının altında bu temsil biçimi de etkili olmuştur.

Üçüncü Alan-Metissage Sinemasının en iyi örneklerinden birisi Fatih Akın’ın 1998 yılı yapımı Kısa ve Acısız filmidir. Film birinci ve üçüncü kuşak Türk göçmenler arasında yaşanan kopuşu, dinsel ve kültürel kimlik çatışmaları ile anlatmıştır. Çok kültürlülük politikaları ile şekillenen ve üçüncü kuşaktan başta Türk Cebrail, Yunan Costa ve Sırp Boby olmak üzere farklı etnik kökenli göçmenleri bir araya getiren yapının ürettiği değerler birinci kuşak ile üçüncü kuşak arasındaki geleneksel değerlerden daha sıcak ve etkili gösterilmiştir. Film içerisinde Cebrail’in anne ve babasının sıkça görülmemesi, daha çok üçlünün arkadaşlık bağlarının ve sokaklardaki yaşamlarının gösterilmesi buna işarettir. Göçmenlerin anavatanlarındaki değer yargılarının farklı uluslara karşı ürettiği düşmanlık, Almanya da öteki olarak yaşamak zorunda kalan göçmenler arasında etkisini kaybetmiştir. Filmde üçüncü kuşak göçmen Türk kızını temsil eden Ceyda ise kızıl ve uzun saçları, kırmızı boyalı tırnakları, dekolte kıyafetleri, gece çıkmaları, gerek bir Yunan genci gerekse bir Alman genciyle rahatça yaşadığı ilişkiler ile çok farklı bir üçüncü kuşak göçmen Türk kadını’nı temsil etmiştir. Abisi Cebrail’in uyarılarına bile hayatıma karışamazsın diye sert tepki gösterecek kadar aile içinde özgürleşen Ceyda’nın, abisinin düğününde ailesinin önünde sigara içmektense tuvalette sigara içmeyi tercih etmesi geleneksel Türk aile yapısına ait kırıntılar olarak verilmiştir.

Bu tarz filmlerden birisi de Yüksel Yavuz’ un ‘’Nisan Çocukları’’ (1998) olmuştur. Film ikinci ve üçüncü kuşak Türk gençlerinin iki kültür arasında gidip gelmeleri ve bu durumun yarattığı sosyal ve psikolojik yansımalar üzerine kurulmuştur. Nisan çocukları çok kültürlülük politikalarıyla güçlenen etnik kimlikleri öne çıkararak Almanya’daki göçmen Türklerin homojen bir yapı içerisinde olmadıklarına vurgu yapmış, farklı kültürel kaynaklardan beslenip farklı tercihlere sahip olduklarını göstermiştir. Film Türk gençlerinin içinde oldukları açmazları anlatması açısından önemli görülmüştür.

Üçüncü Alan-Metissage Sinemasını temsil eden bir başka önemli film Thomas Arslan’ın yönettiği 1999 yılı ve bir ZDF yapımı olan “Dealer” (Satıcı) adlı filmdir. Yönetmen Berlin’in Kreuzberg semtindeki Türk gettosunda yaşayan işsiz, eğitimsiz üçüncü kuşak Türk ve Alman gençlerinin toplumsal ve ekonomik hayatta ayakta kalabilme çabalarının trajik öyküsünü Almanya’nın içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal krizleri vurgulayarak anlatmıştır. Yönetmene göre, kimse kurban değildir. Ancak herkes bu sistemin bir parçasıdır ve sisteme karşı güvensizdir. Thomas Arslan’ı daha çok sosyal çevre ilgilendirmiştir. Film insan psikolojisinin çevre tarafından yönlendirildiğini öne sürer. Arslan’ın filminde sosyal yansımalar çoktur. Yabancı olmanın ve entegrasyon sonucunda geleneksel aile yapısının zaafa uğramasının göçmen Türkler üzerinde yarattığı etkiler, yönetmen tarafından özellikle verilmiştir. Göçmen ailesinin reisi, aile içinde egemen birinci kuşak göçmen baba pasifize edilmiş, gücü elinden alınmış, sorunlar karşısında aciz bir konuma indirgenmiştir. Satıcı, alışılmamış bu resme ayna tutmuştur.

Bu üç filminde gösterdiği gibi Türk göçmen ailesindeki dönüşümler Metissage Sineması ile aktarılmıştır. 1990’larda Türk-Alman melez kimliğe sahip göçmen gençlerin aileleri içinde kuşaklar arası gerilim dikkate alınacak kadar artmıştır. Eski ve yeni kültür arasında yaşanan çatışmalar sonrasında metissage ailelerinde birinci kuşak göçmen Türk erkeğini ve muhafazakar-milliyetçi kimliği temsil eden baba geri plana itilmiş, geleneksel aile parçalanmış, dini inançlar ve kimlikler sembolik hale dönüştürülmüş, Almanca egemen dil olarak tanımlanmış, birinci ve ikinci kuşağın baskısı altında olan kız kardeşler özgürleştirilmiştir. “Nisan Çocukları” filmindeki gibi ailelerin günlük çatışmaları mümkün olduğunca üçüncü kuşak lehine çözülmüştür. İlk neslin yalnızlığı, uyum ve eve dönüş arasındaki dramı, ikinci neslin üçüncü nesille yaşamak için yeni yollar araması gündeme gelmiştir. Metissage kültüründe umut basit olduğu kadar radikaldir de. Hikayeler, gerçeklikle panoramik olarak akıp gider. Metissage Sinemasında üçüncü kuşak göçmenler için kültürlerin çatışmasında, kendini farklı tanımlama arayışı her zaman var olmuştur.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar