Dosya: "Avrupa'da Türkçenin Geleceği" Fransa’daki Türk Toplumunun Türkçe İle İlişkisi

Avrupa'da Türkçenin Geleceği

Avrupa’da yaşayan göçmen kökenli topluluklar için dil edinimi önemli bir konu. Peki Fransa’daki Türkiye kökenlilerin Türkçe ile olan ilişkisi ne durumda?

Mehmet-Ali Akıncı 1 Nisan 2018

Fransa ile Türkiye arasında işçi sözleşmesinin imzalanmasından üç yıl sonra (1968) Fransa’da Türklerin sayısı 7.628 idi. Yarım yüzyıl geçtikten sonra bu sayı son rakamlara göre 611.515 olmuş ve bu kişilerin neredeyse yarısı Fransız vatandaşlığına geçmiştir. Fransa’ya yerleşen birinci kuşağın herhangi bir şekilde dil sorunu olmamış olsa da birinci kuşak çocuklarının okullu olmalarıyla birlikte dilsel ve kültürel değişiklikler ortaya çıkmaya başlamıştır. Nitekim, aile birleşimi kapsamında Fransa’ya küçük yaşta gelen birinci kuşak çocuklar ile Fransa’da doğup büyüyen ikinci ve üçüncü kuşak çocukların, çoğunlukla hiç veya yok denecek kadar az Fransızca bilmeleri, Fransız eğitim sistemi açısından sorun yaratmış ve maalesef hâlâ da sorun yaratmaya devam etmektedir. Bu bağlamda Fransa’daki göçmen kökenli Türk toplumunun eğitimdeki konumu, iki dillilik, göç ve okul arasındaki bağlantılarının incelenmesi önemlidir.

Göçmen Kökenli Çocuklarda Dil ve Eğitim

Fransa’da yaşayan göçmen kökenli ailelerin çocuklarının dil ve eğitim durumlarını inceleyen araştırmaların sayısı 1980’lerden günümüze giderek artmıştır. Bu konular sadece ebeveynler (çocuklarının Fransız okullarında başarılı olması ve anadillerini koruyup, sonraki gelecek kuşaklara aktarma istekleri) veya politik güçler (bu gençlerin hem okullara hem topluma, özellikle de iş dünyasına entegre olma çabaları) tarafından benimsenmiş, aynı zamanda okul çevresinin (okulda başarısızlıklara çözüm bulma endişesi gibi) önceliği hâline gelmiştir. Bu öncelikler iki farklı söylemle karşı karşıyadır. Bunlardan ilki, son yapılan bilimsel araştırmalar tarafından yaygın biçimde desteklenen çok dilliliği savunma söylemidir. Hâkim ülke temsillerinin de yansıttığı bu görüş, eğitimde İngilizce, Almanca, İspanyolca gibi değerli varsayılan yabancı dillerin öğrenimini önemli kılmaktadır. İkincisi ise çocukların iki farklı dil sistemini nasıl öğrenecekleri endişesine dayanarak bazı psikolojik ve dil edinimi yaklaşımları tarafından da desteklenen çok dillilik karşıtı söylemdir. Bu söylemin arkasında yatan düşünce ise sınırlı iki dillilik kavramıdır. Çocuk kendi özbenliğini bilemeden iki dile de iyi derecede sahip olamaz, tek dilli bir kişiye kıyasla iki dilini de iyi bilemez. Bu söylemler daha çok dil gelişimi sürecine yeni başlayan iki dilli çocukları ilgilendirmektedir. Siyasilerin zaman zaman devam ettirdikleri bu söylemleri maalesef eğitim uzmanları da benimsemektedir.

Göçmen ailelerin son 50 yıl içerisinde, sanayileşmiş Batı Avrupa ülkelerine gidişi dil ve kültür temaslarına yol açmıştır. Bu ailelerin o ülkelere yerleşmelerinin neticesinde önemli sosyal ve dilsel sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunlar arasında birinci kuşak için kendi dil ve kültürlerinin geldikleri veya doğdukları ülkenin okul sisteminin farklı olmasından dolayı uyum sorunu; göçmen kökenli çocuklar için ise yerel dili öğrenememe ve  yüksek başarısızlık oranı gibi okulla ilişkili sorunlar gelir.

Araştırmalar küçük yaştaki çocukların aynı anda veya arka arkaya iki dili de öğrenebileceklerini göstermiştir. Eğer evde iki dil kullanılıyorsa, çocuklar doğuştan iki dilli olabilme şansına sahiptir. Ancak bunların birçoğu için ikinci dil edinimi süreci, birinci dilin (yani çoğu durumda ebeveynlerin anadillerinin) öğrenilmesinden sonra, özellikle anaokuluna veya ilkokula gitmeleri ile başlar. Bu durum birçok göçmen kökenli ailenin çocukları için geçerli olup ailelerin geldikleri ülkeye daimi olarak yerleşmeleri ve çocukların büyümeleri ile dil kullanımlarını değişime uğratır. Söz konusu yeni duruma ebeveynler uymak zorunda kalır, beraberinde anadilin yeni kuşaklara aktarımını veya kullanımını muhafaza etme gibi birçok sorun da gündeme gelir.

Göçmen kökenli çocukları anarken sık rastlanan bir ortak kanı ise, okul başarısızlığı bağlamında “göçmen kökenli” etkenini açıklayıcı gören kanıdır. Eğitim düzeyi ve yabancı kökenli ebeveynler arasında istatistiksel bir ilişki kanıtlanmış olsa da “göçmen” değişkeni tek başına eşitsizliğin açıklayıcısı olamaz. Babaların meslekleri ile ailelerin boyutları ele alınıp karşılaştırıldığında göçmen kökenli çocukların “öz Fransız” akranlarıyla aynı ya da kötü, hatta bazen biraz daha iyi başarı sergiledikleri kanıtlanmıştır. Zorlukların veya okul başarısızlığının nedenlerinin göçmen kökenli öğrencilerin büyük çoğunluğunun alt sınıflara ait olmalarından kaynaklandığı da ortaya konulmuştur.

Çocuk ve Ebeveyn İlişkisi

Göç ortamında dil kullanımlarını anlamak için çocuk-ebeveyn ilişkileri konusunda bazı genel bilgiler vermek yararlı olacaktır. Türk ailelerinin özelliklerinden bir tanesi ebeveynler ile çocuklar arasında pek fazla iletişimin olmamasıdır. Geleneksel Türk kültüründe çocukların genelde aile içinde söz almaları, görüşlerini bildirmeleri veya sorunları açıkça dile getirmeleri teşvik edilmez. Bu geleneğe bağlılık birinci kuşak için epey geçerli olsa da Fransa’da doğup büyüyen, eğitim görmüş çevrelerle kültür teması içindeki ikinci kuşakta önemli ölçüde değişikliğe uğramıştır. Buna rağmen ikinci kuşak birçok aile içinde, çocuklar ve gençler, ailenin, anne babanın ya da büyükanne ve büyükbabanın göç öyküsünden habersizdir. Hatta bazıları ebeveynlerinin nerede doğduğunu, nerede okula gittiğini, okul hayatlarında neler yaşadıklarını dâhi bilmemektedir. Bu davranışın yalnızca Türklere ve göçmen ailelere mi yoksa tüm alt sınıf ailelere mi özgü olup olmadığını sorgulamak gerekir. Ait olduğu sosyal sınıfı ne olursa olsun, Türkiye kökenlilerde iletişim az görülse de bu davranışın daha çok belirli bir sosyal sınıfa ait olduğunu düşünmek mümkündür.

Fransa’da doğup büyüyen ve eğitim gören çocukları ele alırsak, birinci veya ikinci kuşak ebeveynlerden Fransa’da doğmuş ya da Fransa’ya 6 yaşından önce veya sonra gelmiş (ardışık iki dilli / geç iki dilli) kişiler olarak sınıflandırabiliriz. Fransa’ya 6 yaşından sonra gelmiş çocuklar, bugünlerde daha az sıklıkla rastlanan, genelde aile birleşimi kapsamında Fransa’ya gelmiş, “yeni gelenler” olarak adlandırılan çocuklar.

Her durumda bunlar, aynı uyruğu paylaşan ve ağırlıklı olarak kendi aralarında çoğunlukla Türkçeyi tercih eden birinci kuşak ebeveyn ya da genellikle Fransa’da nadir görülen, evde yalnızca Fransızca veya çok kısıtlı olarak bazı durumlarda her iki dili de kullanan karma aile yapısındaki ebeveynlerden oluşabilir. Dahası, bu ebeveynlerden biri Fransa’da doğmuş ve çocukları ile Fransızca iletişim kuran; ancak aile içinde Türkçeyi tercih eden bir birey de olabilir. Yukarıdaki gruplardan birine ait olma, çocukların anadile hâkimiyetinin düzeylerinin ne denli değişik olabileceğinin kanıtı olmakla birlikte, okul başarılarını ya da yaşadıkları topluma uyumlarını da etkiler.

“Anaokuluna Giriş, Birçok Açıdan Dönüm Noktası”

Ebeveyni Türkiye’den gelme, Fransa doğumlu bir çocuk aile içinde sadece Türkçe edinimiyle başlar. Çocuk Fransa’da doğup büyüdüyse de etrafında (ebeveyn, geniş aile, bazen mahallede) kullanılan tek dil Türkçedir. Eğer çocuk kreşe gitmiyorsa Fransızca ile ilk olarak akademik anlamda teması anaokulunda başlar. Fransızcayı henüz iletişim dili olarak kullanamayan bu çok küçük yaş çocukların en azından televizyonda, süpermarkette, mahallelerinde, bazen komşularında Fransızca duymuş olmaları mümkündür. Fakat bu çocukların Fransızcayı anlamadıkları manasına gelmez.

Anaokuluna giriş, Türkiye kökenli göçmen aile çocukları için birçok yönden dönüm noktasıdır. Çocuklar anaokulu ile aile ortamını bırakıp uyum sağlamaları gereken yeni bir ortama girer. Kendilerini, hiç bilmedikleri bir ortamda, kendi dillerini konuşmayan akranları ve yetişkinler arasında bulurlar. Bu ortam, onlar için dil öğrenme sürecinde bir kopukluk oluşturur. Sıradan ve tek dilli bir ortamda, okul, çocuğun dil bilgisini geliştirip arttırdığı bir yerdir. Göçmen kökenli aile çocukları için Fransız okulu dil devamlılığını sağlamaz. Böylece, yukarıda da belirtildiği gibi, dil gelişimi iki düzey ve farklı dünyalarda gerçekleşir. Ebeveynlerin isteklendirmesi ve çocuğun kişiliği, çocuğun bu yeni ortama uyum sağlamasında önemli bir rol oynar. Bu durum çocukların Fransızcasının ilerlemesine de bağlıdır.

Birçok çalışmam, Türk diasporasında yetişen çocukların 2-3 yaşında anaokuluna başlamalarıyla birlikte Fransızcalarının çok hızlı bir şekilde ilerleyip, anaokulu sonunda, 5-6 yaşlarında en çok hâkim oldukları dil hâline geldiğini bizlere göstermiş durumda. Çocukların anadilleri de gelişmeye devam etmesine rağmen, bu dile hâkimiyetleri yaş ile birlikte azalıyor. Araştırmalarım, aynı zamanda 5-6 yaşındayken bu çocukların hem Fransa’daki hem de Türkiye’deki tek dilli yaşıtlarına nazaran dillerinde bir “beceri açığı” olduğunu gösteriyor. Sözdizimsel karmaşıklık kullanımı bu açığın bir kanıtı. Ancak bu dil becerisi gecikmesi, çocukların Fransızcalarında 7 yaşında iken giderilse de Türkçeleri için bu ancak 14-15 yaşlarında gerçekleşiyor. Bu sonuç, özellikle ikinci kuşak gençlerde, birinci dil gelişimi ve kullanımında Türkçe anadili ve kültür derslerinin ne denli önemli olduğunun bir göstergesi.

Aile İçinde Dil Kullanımı

Aile içinde dil kullanımları ile ilgili olarak, 1990’ların ortasındaki ilk anketlerimden birinde, Fransa’daki Türk ailelerin yüzde 77’sinin ev içinde yalnızca Türkçe, yüzde 3’ünün yalnızca Fransızca ve geri kalan yüzde 20’sinin ise iki dili de kullandıkları ortaya çıkmıştı. Buna benzer sonuçlar daha sonra yapılan başka araştırmalarda da tespit edildi. Türk kökenli gençlerin ebeveynleri ile iletişimi çoğunlukla Türkçe, akranları (kardeşler veya arkadaşlar) ile ise Fransızca kurdukları ortaya çıktı.

Hem 2003 hem de 2010’da gerçekleştirdiğim iki dilli ikinci kuşakların dillerinin farklı kişilerle (kişinin annesiyle, babasıyla, kardeşleriyle ve aynı kökenli arkadaşlarıyla) kullanımlarına dair anketlerin sonuçları, Fransa’da iki dilli Türk gençlerinin çoğunluğunun ebeveynleri ile iletişim dili olarak sadece Türkçeyi kullandıklarını gösteriyor. İkinci seçenek olarak ortaya çıkan sonuç ise her iki dilin de aile dili hâline geldiğinin tespiti. 1996’da yüzde 20 olan bu oran, 2003 ve 2010 yıllarında yüzde 40’lara kadar çıktı. Bu değişimin diğer göstergesi de ebeveynlerle sadece Fransızca iletişim kurulmasının son ankette annelerle yüzde 17, babalar ile yüzde 6 olduğu sonucudur. Oysa 2003’te söz konusu oranlar, sadece yüzde 3 ve yüzde 0 idi. Kardeş ve arkadaşlar arası iletişim sonuçları ise 2003’te olduğu gibi 2010’da da her iki dilin de çoğunluk tarafından tercih edildiğini gösteriyor. Bu sonuçlara paralel olarak, sadece Türkçenin kullanımı, akran grubunda her iki anket dönemi için de yok sayılacak derecede düşük. Bu etkileşimlerin, Türkçenin yoğun bir şekilde kullanıldığı bir ortam olarak, Türkiye’ye tatile geldiklerinde değişip değişmediğini de kontrol etmek istedim. Beklenileceği gibi sonuçlar genel eğilim yönünde olup, ebeveynler ve akranlarla sadece Türkçe kullanımı artarken, her iki dilin de kullanımı özellikle anne ve kardeşlerle, oranlar düşük olsa da, devam ediyor.

Fransa’daki Türklerin Durumu

Tüm bu hususları göz önüne aldığımızda, Fransa’daki Türklerin durumlarına ilişkin üç konuya değinmek gerek. İlk olarak, Fransa’nın göçmen çocuklara yönelik Türkçe Anadili ve Kültürü Dersi konusu. Bu dersler, Fransa’da yaşanan 2015 terör olayları devamında çokça eleştirilmiş, konuyla ilgili iki karar öngörülmüştü. İlki, Hollanda’nın 2004 yılında yasalaştırdığı gibi, bu dersleri tamamen yasaklamak, ikinci ise onları yeniden tasarlamak. Birinci karardan oluşacak boşluk, göçmen kökenli derneklerin bu dersleri üstlenmeleriyle bir nebze doldurulabilirdi; ancak Millî Eğitim Bakanlığı’nın öngördüğünden farklı hedeflere ulaşma tehlikesi bunu engelledi. Bu bağlamda gerçekçi gözüyle algılanan ikinci karar tercih edildi. Neticede, 2016 sonbaharında, ilkokullardaki mevcut uluslararası bölümlerden esinlenerek anadili ve kültür derslerini uluslararası dil derslerine (Fr. “Enseignements Internationaux de Langues Étrangères”, EILE) dönüştürme kararı alındı. Yeni sistemin özelliği ise, kökeni ne olursa olsun, derslerin isteğe bağlı tüm gönüllü öğrencilere açık olması ve okullarda 1 buçuk saatlik yabancı dil dersleri verilmesi. Ayrıca öğrencilerin dil becerileri sistematik olarak değerlendirilip öğretmenlerin, anadili ve kültürü dersleri sisteminde olduğu gibi, iyi derecede Fransızca biliyor olmaları, dillerin konuşulduğu ülkeler tarafından sağlanması da kararlar arasında yer alıyor.

İkinci konu, dil öğrenme sorunu. Anaokulu ve ilkokul öğretmenleri tarafından Türkçe konuşan iki dilli çocuklarda gözlemlenen dil öğrenme sorunu bir gerçek. Ancak bu sorunlara karşı genellikle tek çıkar yol olarak Türkiye kökenli göçmen aile çocuklarının gereksiz yere dil bozuklukları uzmanlarına yönlendirilmeleri tamamen yanlış bir tutum. Ne yazık ki bugüne kadar, söz konusu uzmanlar iki dillilik konusunda pek fazla bilgileri olmadığı gibi, bazen yanlış kanılara da sahip olabiliyorlar. Bu nedenle, pek çok iki dilli çocuk, dil tedavisi ile Fransızca dil desteği arasında gidip geliyor. Bu karışıklık çözüme kavuşturulmalıdır. Bu durumu önlemeye yönelik çözümlerinden biri, dil bozuklukları uzmanlarına yönelik iki dillilik seminerlerinin düzenlenmesi ve bu çocukları gerçek anlamda her iki dilde de test edecek daha uygun testler oluşturulması. Ancak böylece, dil bozuklukları uzmanlarına gerçek anlamda ihtiyaç sahibi çocuklar yönlendirilebilir.

Son olarak şu soruyu da dile getirebiliriz: Üçüncü hatta dördüncü kuşak gençlerde anadile hâkimiyetin düzeyi ne olacak? Kuşaklar tamamen anadil kaybına ya da dil değişikliğine mi uğrayacak veyahut anadillerini koruyabilecekler mi? Genellikle göçmen kökenliler üzerine yapılan araştırmalar iki dilliliğin aslında geçici bir süreç olduğunu savunuyor. Bir başka deyişle, dilin kaybolması ilk kuşak göçmen kökenliler için çok uzun yıllar sürebilir çünkü onlar yaşadıkları ülkenin dilleriyle pek az temastalar. Ancak ikinci kuşak çocuklara zayıflamış bir dil aktarılacağı için dil değişimi daha hızlı olur. Bu dil, dalga misali ile daha da erozyona uğramış olarak üçüncü kuşağa aktarılır. Neticede, basamak etkisi ile üç veya dört kuşakta, göçmen kökenli aileler artık anadillerini kullanmaz, sadece çevredeki egemen dili kullanmaya başlarlar.

Ebeveynlerin çocuklarıyla daha fazla iletişim hâlinde olması, ev ödevlerine yardım etmesi, eğitimlerini takip etmesi ve çocuk anlama çağında ise çocuğa aile göç hikâyesini aktarması faydalıdır. Anadile yeterince ilgi gösterilmez, anadili aile içinde değersiz kılınır ve resmî olarak öğretilmezse, akabinde gelecek kuşaklarda dengeli iki dillilik diye bir şeyin kalmayacağından emin olabiliriz. İki dillilik daima zenginliktir! Gençlerimiz ve ebeveynleri bu gerçeği unutmasınlar. Bu zenginliğimizi avantaja dönüştürmek için anadilimizi geliştirmemiz ve zenginleştirmemiz mecburidir. Aynı zamanda yaşadığımız ülkenin diline de hâkim olmamız kaçınılmaz. Türkiye kökenli göçmen aile çocuklarının anadiline hâkimiyetini korumak, sadece kuşaklar arası bağların kopmamasını engellemez, hem yaşanan ülkeye uyumu kolaylaştırır, hem de okulda başarı sağlar.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar