Almanya’daki Türk Ailelerde Ayrılık ve Boşanma Nasıl Yaşanıyor?
Almanya’da milyonlarca Türkiye kökenli insan yaşıyor. Bu büyük topluluğun sessiz ama giderek görünür hâle gelen dönüşümlerinden biri de boşanma ve ayrılık konusu. Peki göç aile ilişkilerini, toplumsal rolleri ve kuşaklar arası beklentileri nasıl yeniden şekillendiriyor?
Boşanma çoğu zaman iki kişinin ilişkisini sonlandırması olarak düşünülür. Oysa göç toplumlarında boşanma bundan çok daha fazlasını ifade eder. Çünkü evlilik aynı zamanda ailelerin, kuşakların, göç hikâyelerinin, kültürel beklentilerin ve toplumsal aidiyetlerin kesiştiği bir kurumdur. Dolayısıyla Almanya’da yaşayan Türk ailelerde boşanma kararı yalnızca eşleri değil, çocukları, geniş aileyi, iki ülke arasında kurulan akrabalık ağlarını, ekonomik düzeni ve kişinin içinde bulunduğu toplulukla ilişkisini de yeniden şekillendirir.
Duisburg-Essen Üniversitesinde tamamladığım doktora tezim kapsamında Almanya’daki Türk ailelerin ayrılık ve boşanma deneyimlerini incelerken dikkatimi çeken en önemli nokta da buydu: Boşanma çoğu zaman dışarıdan göründüğü kadar ani ya da tek boyutlu değildi. Aksine, yıllara yayılan duygusal çözülmelerin, göçün dönüştürdüğü hayatların ve değişen beklentilerin sonunda ortaya çıkan uzun bir toplumsal süreçti. Bu nedenle Almanya’daki Türk ailelerde boşanmayı yalnızca hukukî bir olay olarak değil, göçün aile kurumunda yarattığı dönüşümün bir göstergesi olarak okumak gerekiyor.
Almanya’daki Türklerin Boşanmasına Dair İstatistik Yok
Almanya’daki Türk ailelerde boşanma oranlarına dair soruyu cevaplamak, ilk bakışta göründüğünden çok daha zor. Bunun nedeni yalnızca veri eksikliği değil; göç toplumlarında aile hayatının çoğu zaman birden fazla hukukî, idari ve toplumsal alanın kesişiminde yaşanması.
Mevcut istatistikler, Almanya’daki Türk kökenli ailelerin boşanma deneyimini bütünlüklü biçimde görünür kılmaya yetmiyor. Çünkü veriler vatandaşlık, doğum yeri, göç geçmişi ve boşanmanın gerçekleştiği hukuk sistemi bakımından parçalı bir yapı arz ediyor. Alman vatandaşlığına geçmiş Türkiye kökenliler çoğu zaman ayrı bir kategori olarak kaydedilmiyor. Türk vatandaşlarının bir kısmı boşanma süreçlerini Almanya’da yürütürken, bir kısmı Türkiye’de mahkemeye başvurabiliyor. Bazı çiftler ise fiilen uzun süredir ayrı yaşamalarına rağmen hukuken evli kalmaya devam ediyor.
Bu nedenle Almanya’daki Türklerin boşanma oranına dair tek, kesin ve güvenilir bir istatistik üretmek bugün için mümkün değil. Ancak bu durum, boşanmanın toplumsal önemini azaltmıyor; aksine, meselenin yalnızca rakamlarla kavranamayacak kadar karmaşık olduğunu gösteriyor. Zira resmî istatistikler çoğu zaman boşanmayı hukukî bir sonuç olarak kayda geçirse de evliliğin duygusal, sosyal ve gündelik hayat içindeki çözülme süreçlerini görünür kılmıyor.
Daha sonra kitaplaştırdığım doktora araştırmamda da dikkat çeken noktalardan biri buydu: Birçok çift fiilen ayrılmış olmasına rağmen hukuken hâlâ evliydi. Bu nedenle tezimin başlığında yalnızca “boşanma” değil, “ayrılık ve boşanma” ifadelerini birlikte kullanmayı tercih ettim. Çünkü ailelerin yaşadığı dönüşümü anlamak için yalnızca mahkeme kararına bakmak yeterli olmuyordu. Bazı evlilikler mahkemede değil, çok daha önce hayatın içinde sona eriyordu.
Dolayısıyla sayısal veriler sınırlı olsa da şu tespiti yapmak mümkün: Ayrılık ve boşanma artık Almanya’daki Türk toplumunun istisnai değil, dikkate alınması gereken toplumsal gerçeklerinden biri hâline gelmiş durumda. Bu gerçekliği anlamak için ise yalnızca kaç kişinin boşandığına değil, insanların hangi koşullarda ayrıldığına, hangi nedenlerle hukuken evli kalmaya devam ettiğine ve bu süreçlerin aile, çocuklar, geniş akrabalık ilişkileri ve toplumsal aidiyet üzerinde nasıl etkiler bıraktığına bakmak gerekiyor.
Evlilikler Nasıl Kuruluyor, Nasıl Dönüşüyor?
Aile ve evlilik tartışmalarında en sık sorulan sorulardan biri, bir evliliğin nasıl kurulduğunun onun geleceğini belirleyip belirlemediğidir. Aşk evlilikleri daha mı sağlamdır? Görücü usulü evlilikler daha mı kırılgandır? Doktora araştırmam kapsamında incelediğim aşk evlilikleri, görücü usulü evlilikler, ailelerin aracılık ettiği tanışmalar ve transnasyonel evlilikler bu yaygın kabulleri yeniden düşünmeyi gerektiren bir tablo ortaya koydu.
Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri, evliliğin geleceğini belirleyen temel unsurun ilişkinin nasıl başladığından ziyade, zaman içerisinde değişen hayat koşullarına nasıl uyum sağladığıydı. Başka bir ifadeyle, evliliklerin kaderini belirleyen şey başlangıç hikâyesi değil, ortak hayatın nasıl inşa edildiğiydi.
Bu bulgu, kamuoyunda sıkça dile getirilen bazı kabulleri de sorgulamayı gerektiriyor. Görücü usulü başlayan evlilikler otomatik olarak daha kırılgan değildi. Aynı şekilde büyük bir romantik yakınlıkla başlayan aşk evlilikleri de zaman içerisinde ciddi uyum sorunları yaşayabiliyordu. İlişkinin kurulma biçimi tek başına belirleyici değildi; asıl belirleyici olan, ilişkinin değişime ne kadar dayanıklı olduğuydu.
Değişen Yaşam Koşulları Karşısında Çiftlerdeki “Biz” Duygusu
Özellikle göç bağlamında bu durum daha da belirginleşiyor. Almanya’da evlilik, yalnızca iki bireyin birlikte yaşaması anlamına gelmiyor; aynı zamanda yeni bir ülkeye, yeni çalışma koşullarına, farklı toplumsal beklentilere ve çoğu zaman iki farklı aile kültürü arasında kurulan yeni bir dengeye uyum sağlamayı da gerektiriyor. Bu nedenle eşlerin birbirlerini ne ölçüde tanıyarak evlendikleri, beklentilerini ne kadar açık konuşabildikleri, çatışmaları nasıl yönettikleri ve göçün beraberinde getirdiği değişimlere birlikte uyum sağlayıp sağlayamadıkları ilişkinin sürdürülebilirliği açısından çok daha belirleyici hâle geliyor.
Katılımcıların anlatıları da bunu doğruluyordu. Bir kadın katılımcı ikinci evliliğinden beklentisini şu sözlerle özetliyordu: “Sevgi ve sıcaklık arıyordum. Birbirimizi tamamlayabileceğimizi düşündüm.”
Bir başka katılımcı ise romantik çekimden ziyade güven duygusunun belirleyici olduğunu şu ifadeyle dile getiriyordu: “Dış görünüşü iyiydi ama ona güvenemedim.”
Bu ifadeler, özellikle boşanma deneyimi yaşamış bireylerde evlilikten beklentilerin de dönüşmeye başladığını gösteriyor. İlk evliliklerde romantik yakınlık ve duygusal çekim daha fazla öne çıkarken, ikinci evliliklerde güven, karşılıklı saygı, iletişim becerisi ve ortak değerler çok daha merkezi bir yer edinebiliyor. Başka bir ifadeyle, ilişkiye dair öncelikler de yaşam deneyimiyle birlikte değişiyor.
Araştırmanın ortaya koyduğu sonuçlardan biri de şu oldu: Evliliğin başarısını belirleyen unsur, ilişkinin hangi yolla kurulduğundan çok, çiftlerin değişen yaşam koşulları karşısında ortak bir “biz” duygusunu sürdürebilme kapasitesidir. Özellikle göç toplumlarında evlilikler, hareket hâlindeki hayatları, değişen toplumsal rolleri ve sürekli yeniden kurulan aidiyetleri de birlikte yönetebilme becerisini sınayan dinamik bir sürece dönüşüyor.
Göç, Evlilikleri de Dönüştürüyor
Araştırmanın ortaya koyduğu en önemli bulgulardan biri, göçün yalnızca insanların yaşadığı ülkeyi değiştiren bir hareketlilik olmadığı, aynı zamanda evlilik ilişkilerini de yeniden şekillendiren toplumsal bir dönüşüm süreci olduğuydu.
Bu dönüşüm yalnızca Türkiye’den Almanya’ya göç eden ailelerde değil, Almanya’dan Türkiye’ye taşınan çiftlerde de gözlemlenebiliyor. Türkiye’den Almanya’ya gelen eşler için dil engeli, sosyal çevrenin kaybı, ekonomik bağımlılık ve yalnızlık önemli gerilim alanları oluşturabiliyor. Buna karşılık Almanya’da büyümüş veya uzun yıllar burada yaşamış bireylerin Türkiye’ye yerleşmeleri durumunda da bu kez alışık oldukları toplumsal düzen, aile ilişkileri ve gündelik yaşam pratikleri değişiyor. Böylece aile içinde daha önce sorgulanmayan roller ve beklentiler yeniden müzakere edilmeye başlanıyor.
Bu nedenle araştırma boyunca karşılaştığım birçok çatışmanın temelinde “kültürel farklılık” faktöründen çok, değişen hayat koşullarına birlikte uyum sağlayamama sorunu yer alıyordu. Başka bir ifadeyle, sorun çoğu zaman iki farklı kültürün karşılaşması değil; ortak hayatın sürekli değişen koşullar altında yeniden kurulabilmesiydi. Göç, evlilikleri yalnızca sınayan değil, aynı zamanda yeniden tanımlayan bir deneyime dönüşüyordu.
Boşanma Ani Bir Karar Değil, Çoğu Zaman Bir Süreç İşi
Dışarıdan bakıldığında birçok boşanma ani alınmış bir karar gibi görünebilir. Oysa araştırma bunun tam tersini gösteriyor. Çiftlerin önemli bir bölümü için boşanma, mahkemeye yapılan başvuruyla değil, çok daha önce başlayan duygusal uzaklaşmayla başlıyor. Hukuki süreç, çoğu zaman yıllardır devam eden bir çözülmenin son aşamasını oluşturuyor.
Bir erkek katılımcı bu süreci şu sözlerle anlatıyordu: “Bu süreçte duygusal olarak sürekli bir gidip gelme yaşadım. Karara varabilmek için iki yıla ihtiyaç duydum.”
Çiftler çoğu zaman ilişkiyi onarmaya çalışıyor, farklı çözüm yolları deniyor ve ancak bütün seçeneklerin tükendiğine inandıklarında ayrılık kararını verebiliyor.
Araştırmada dikkat çeken bir başka nokta ise çocuk sahibi olmanın bazen ilişkiyi kurtaracak bir çözüm olarak görülmesiydi. Bir kadın katılımcı bunu şöyle ifade ediyordu: “Belki çocuk sayesinde evliliğimiz kurtulur diye düşündüm.”
Ancak araştırma, çocuk sahibi olmanın tek başına ilişki sorunlarını çözmediğini gösteriyor. Buna karşılık birçok katılımcı, çocuklarına zarar vermemek düşüncesiyle ayrılık kararını yıllarca ertelediğini anlatıyordu. Oysa uzun süre devam eden yoğun çatışmaların içinde büyümek de çocuklar açısından ciddi bir yük oluşturabiliyor. Bu nedenle çocukların iyiliği her zaman evliliğin sürdürülmesiyle değil, aile içinde güvenli ve sağlıklı bir ilişki ortamının kurulabilmesiyle yakından ilişkili görünüyor.
Yeniden Başlamak da Bir Dönüşüm
Araştırmanın dikkat çekici bulgularından biri de boşanmanın bireylerin evlilik anlayışını yeniden şekillendiren bir deneyim olmasıydı.
Bazı katılımcılar yaşadıkları olumsuz deneyimlerden sonra yeniden evlenmeyi hiç düşünmediklerini ifade ederken, bazıları ise tam tersine boşanmayı kendilerini daha iyi tanıdıkları bir dönüm noktası olarak değerlendiriyordu. Bir katılımcının şu sözleri bunu çarpıcı biçimde özetliyordu: “Artık nasıl bir evlilik istediğimi biliyorum. Hangi hataları yaptığımı da biliyorum.”
İlk evliliklerde romantik çekim, heyecan veya duygusal yakınlık daha belirleyici olabilirken, ikinci evliliklerde güven, karşılıklı saygı, iletişim becerisi, ortak değerler ve özellikle çocukların ihtiyaçları çok daha fazla önem kazanıyor. Başka bir ifadeyle, yalnızca bireyler değil, evlilikten beklentiler de yaşanan deneyimlerle birlikte dönüşüyor.
Boşanmayı Yalnızca Bir Sonuç Olarak Okumamak
Türk toplumunda boşanma hâlâ çoğu zaman kişisel bir başarısızlık ya da aile kurumunun çöküşü olarak değerlendiriliyor. Oysa araştırmanın ortaya koyduğu tablo bundan çok daha karmaşık. Boşanmaların önemli bir bölümü ani bir kopuştan değil, yıllar içinde biriken iletişim sorunlarının, değişen yaşam koşullarının ve çözülemeyen ilişki örüntülerinin sonunda ortaya çıkıyor.
Bu nedenle aile içindeki sorunların boşanma aşamasına gelmeden önce ele alınabilmesi büyük önem taşıyor. Tam da bu noktada sistemik aile danışmanlığı, bireylerde suçlu aramak yerine aileyi bir ilişki sistemi olarak ele alıyor; iletişim biçimlerini, karşılıklı beklentileri ve tekrar eden etkileşim örüntülerini görünür kılmayı amaçlıyor.
İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) bünyesinde faaliyet gösteren Aile ve Evlilik Danışmanlığı Merkezleri (ADEM) de bu anlayış doğrultusunda ailelere destek sunuyor. ADEM’in amacı yalnızca kriz ortaya çıktığında müdahale etmek değil; sorunlar derinleşmeden önce çiftlerin birbirlerini yeniden duyabilmelerine, iletişim kurabilmelerine ve birlikte çözüm yolları geliştirebilmelerine katkı sağlamak.
Hiç kimse boşanmak için evlenmez. Ancak bazen bir evliliği anlamanın yolu yalnızca neden sona erdiğine bakmaktan değil, insanların o evliliğin içinde hangi değişimlerle karşılaştığını, hangi yükleri taşıdığını ve hangi umutlarla yaşamaya devam ettiğini anlamaktan geçer. Çünkü boşanma çoğu zaman tek bir kararın değil, uzun süredir devam eden görünmez bir dönüşümün görünür hâle gelmesidir.