Dosya: "Diziler ve Temsil"

Taşacak Bu Deniz, Dindarlar ve Silahlar

TRT 1’de yayınlanan Taşacak Bu Deniz dizisi reytingleri kasıp kavurdu. Ünü Trabzon ve Karadeniz’in ötesine, hatta Türkiye’nin dışına kadar yayılan dizinin oldukça tutkulu fanları var. EsAd’çıları ve İsFad’çıları kızdırmayı göze alarak, dizinin dindarlara dair temsiline dair eleştiriler için arkanıza yaslanın ve şu soruyu bir düşünün: Asıp kesen, infaz edip adam öldüren “dindar” temsili kim tarafından neden ilgi görüyor?

Taşacak Bu Deniz, Dindarlar ve Silahlar
Taşacak Bu Deniz'de ezeli düşmanlar Adil ve Şerif karşı karşıya.

Başıma bir şey gelmeyecekse, ben de bir Taşacak Bu Deniz izleyicisiyim. Bir yanıyla kitsch bulduğum, diğer yanıyla izlemekten kendimi alamadığım bu dizi, bende tuhaf bir “aşk-nefret” ilişkisi üretiyor. Bu hissin yalnızca bana ait olmadığını bilmekle birlikte diziyi merakla ama aynı zamanda ciddi bir rahatsızlıkla izlemeye devam ediyorum.
Bu yazıda Taşacak Bu Deniz’in, kısa adıyla TBD’nin, dindarlara dair temsilini; şiddet, devlet, hukuk ve “kendi adaletini tesis etme” kültürü üzerinden tartışacağım.

Taşacak Bu Deniz’in Konusu Ne?

Öncelikle izlemeyenler için kısa bir özet geçeyim: Taşacak Bu Deniz, Yunanistan’da büyümüş, üstün zekâlı genç bir doktor olan Eleni’nin hikâyesiyle açılır. Eleni’nin babası sandığı adamın ölümünün ardından kendisine papaz tarafından verilen mektup, kimliğine dair tüm bildiklerini sarsar. Eleni aslında evlatlıktır ve doğumunun hemen ardından Trabzonlu bir aileden alınmıştır. Bu kırılma noktası, Eleni’yi köklerini, biyolojik anne ve babasını aramak üzere Trabzon’a götürür.

Tam da bundan sonra anlatı, Eleni’nin, aralarında köklü bir kan davası bulunan iki aile -Koçariler ve Furtunalar- arasında sıkışmasıyla derinleşir. Dizi boyunca Eleni annesi Furtunalı Esme ve babası Koçarili Adil’in eteklerinde dolaşır ve onların aslında kim olduğunu bilmeden, kendi hikâyesinin merkezinde ama aynı zamanda dışında konumlanır.

Geçmişin sırları etrafında örülen dizi, iki aile arasında on yıllardır süren ve karşılıklı cinayetlerle beslenen kan davasını merkeze alarak, şiddetin kuşaklar arası aktarımını ana eksene yerleştirir.

Furtunalıların başındaki, “çay baronu” olarak konumlanan Şerif ile hayvancılık temelli büyük bir holdingi yöneten Adil Koçari’nin kesişim noktası ise Esme’dir. Adil ile Esme, daha çocuk yaşta birbirlerine aşık olmuş, ailelerinden gizli olarak dinî nikâhla evlenmiş, ancak -Şerif ve ailesinin türlü entrikaları sayesinde- kavuşamadan ayrılmışlardır. Adil’den olan kızı Eleni’ye hamile olan Esme, Şerif’le zorla evlendirilmiştir. Ardından, Esme Eleni’yi (Türkçe adıyla Aleyna) İstanbul’da dünyaya getirir. Adil ise bu çocuktan 20 yıl boyunca habersiz kalır. Şerif’in “çocuğun öldü” diyerek Esme’yi yanıltması ve Eleni’yi doğumundan kısa süre sonra Yunanistan’daki bir aileye satması, hikâyenin dramatik omurgasıdır.

Ayrıntılara boğulmadan söylemek gerekirse, Taşacak Bu Deniz klasik bir “sırlar zinciri” üzerine ilerler: Her karakterin diğerinden sakladığı bir geçmiş, her ilişkinin ardında yeni bir hesaplaşma vardır. Birinci sezonunda dizi, bu sürekli ertelenen yüzleşmeler ve açığa çıkmayı bekleyen hakikatler üzerinden kendini çoğaltarak ilerlemeye devam etti ve 2026 yazında sezon finalini yaptı.

Şerif’ten Nefret Et, Adil’i Yücelt

Birinci sezonun başından beri temelde “adalet ve merhamet” söylemiyle konumlanan masum kızımız Eleni, bu gözü dönmüş iki ailenin ortasına düştüğünde, biz de seyirciler olarak kendimizi bambaşka bir gerçekliğin içinde bulduk: Suç işlediği düşünülenlerin köprüden sallandırıldığı, hayvanların altına atıldığı, uçurumdan yuvarlandığı, hasım evlerinin bombalandığı bir şiddet rejimi.

Dikkat çekici olan, bu yoğun şiddet pratiği karşısında hukukun kurumsal temsilinin neredeyse tamamen yokluğuydu. Dizinin bir kamu kanalı olan TRT 1’de yayınlandığı düşünülürse, devletin görünmezliği başlı başına tartışma konusuydu. Bu eksikliği telafi edercesine ilerleyen bölümlerde anlatıya “göstermelik” bir savcı karakteri dâhil edildi. Ancak bu hamle de kalıcı bir denge üretmedi: Savcı, kısa süre sonra (duygusal davranıp Esme ile yakınlaştığı gerekçesiyle) meslekten ihraç edildi ve Koçari şirketinde avukat olarak çalışmaya başladı. Nihayetinde devletin savcısı; illegal silah kullanımı, tehdit, adam kaçırma ve yol kesme gibi eylemlere tanıklık etmesine rağmen bunlara müdahale etmemeye, sadece göstermelik bir “Ay bu kadarına da pes doğrusu” şeklinde yakınmalarla hukuksuzluğu geçiştirmeye başladı.

Bu dönüşüm, aynı zamanda dizinin hukuk fikrine dair kurduğu derin güvensizliğin de bir yansımasıdır. Esas oğlanımız Adil, Esme’ye çocukluktan beri duyduğu aşkı, sevdiği kadını sadakatle bekleyişi ve onu her türlü kötülükten koruyup kollaması ile izleyicide devasa bir kredi kazanır. Bununla birlikte Adil aslında öylesine sınır tanımaz bir hukuksuzluk rejimi içinde konumlanmıştır ki, bu “devletsizliğin” ve norm boşluğunun arka planı dizi boyunca neredeyse hiç kurulmaz.

Adil’in antagonisti olan Şerif, daha açık biçimde “illegal”, ailenin dışlanan ve “kötü” olarak kodlanan figürüyken; Adil de fiiliyatta benzer bir şiddet repertuarını sergiler. Buna rağmen anlatı, Adil’in asıp kesmesini, infaz eden, vurup yıkan ve talan eden bir “yarı-tanrı” figürü olarak yükselişini problematize etmek yerine estetize eder. Yani aynı eylemler, farklı anlatı konumlandırmaları sayesinde Şerif için mahkûm edilirken, Adil için neredeyse takdir edilir hâle gelir. Kendimizi bir anda Şerif’ten nefret eder, Adil’i ise yüceltirken buluruz.

Şiddet ve Karadeniz İnsanı

Dizideki “adalet” anlayışı, esasen Adil’in şahsında ve Koçari ailesinin genelinde cisimleşen sorunlu bir mottoda ifadesini bulur: “Senin dalını eğenin ağacını keseceksin.” Bu yaklaşıma göre adalet, ancak ölçüsüz bir intikamla sağlanabiliyordur.
Dahası, senaristler sağ olsun, anlatının temel gerilimi de Adil’in bu “ölçüsüzlüğüne” bağlanmıştır. Birinci sezon boyunca Adil’in kızının ölmediği ve Eleni olduğu gerçeğini açıklayamama üzerine kurulu hikâye, Adil’in çevresinde “söylersek bizi doğrar” denilecek bir tehdit figürü olarak kalmasını zorunlu kılar. Bu nedenle Adil, dramatik süreklilik adına giderek daha irrasyonel, daha kontrolsüz bir şiddet öznesine dönüşür. Başka bir ifadeyle, anlatı ilerledikçe şiddetin dozunun artması senaristlerin bir tercihi değil, yapısal bir gereklilik hâline gelmiştir.

Tüm bunlarla birlikte ne Koçari ne de Furtuna aileleri aslında klasik anlamda yeraltı dünyasının aktörleri de değildir. Dizide onları yerel ölçekte faaliyet gösteren iş insanları olarak görürüz. Buna rağmen onlarca korumayla dolaşmaları, ağır silahlarla donatılmış olmaları, köy basıp bombalamaları gibi sahneler, garip bir güç fantezisini normalleştirir.

Tüm bunlar olurken izleyici olarak, bu garip şiddet sarmalında taraf tutmaya davet ediliriz. Bu şiddetin kaynağını, mesela kan davasının kökenini ya da tüm bu intikam sürecinde devletin nerede olduğunu sorgulamayız. Adil’in bu denli “devletsiz” ve “hukuksuz” bir alanda hareket edebilmesinin toplumsal ya da siyasal arka planını da merak etmeyiz. Tüm bu boşluğu, daha tehlikeli bir şeyle, yüzeysel bir kültürel genellemeyle (“Karadenizliler böyledir işte”) geçiştiririz.

Karadeniz’in Büyümemiş Erkekleri

Burada daha tehlikeli bir şey de doğuyor: Taşacak Bu Deniz, izleyiciye mafyavari davranışları estetize eden; düşmanlığın silahla sürdürüldüğü, devlete paralel bir “adalet” düzeninin mümkün ve hatta cazip gösterildiği anlatısıyla Trabzon’a dair klişeleri yeniden üretmesine rağmen, Adil karakterini “herkesi hizaya sokan, ama sevdi mi de derin seven” bir baba figürü olarak yücelttiği için, özellikle Trabzon ve Karadeniz bölgesinde bir tür “milli dizi” karşılığı buluyor.

TBD oyuncularına Sürmene Beratı verilmesi, Trabzonlu siyasilerin ve devlet yetkililerinin oyunculara “Bizi çok iyi temsil ediyorsunuz” (hangi biz?) söylemleri, bu sahiplenmenin somut göstergeleri.

Gelinen noktada izleyici, aslında son derece sorunlu bir ilişkiyi, duygusal olarak olgunlaşmamış, öfke ve şiddet üretmekten başka bir dil geliştiremeyen yetişkinlerin ilişkisini (Esme-Adil), yoğun duygusal gerilim nedeniyle alkışlar hâle geliyor. Hello Magazine gibi popüler yayınların Adil’in dünyasını “kırılgan” olarak nitelendirmesi de bu romantizasyonun bir parçası.
Adil’in öfke, şiddet, kontrolsüzlük ve ardından gelen ani bir “yumuşama” ile sevdiği kadına karşı yelkenleri suya indirmesini bir karakter derinliği olarak görüyoruz. Geldiğimiz noktada esen kükreyen, bağırıp çağıran, asan kesen ama tüm bunların ardından sevdiğinin yanında bir anda süt dökmüş kediye dönen Adil hepimizi eritiyor.

Dizide sahici anlamda “olgun” bir erkek karaktere rastlamak ise hayli zor. Şerif, neredeyse bir “çocuk-erkek” olarak kurgulanıyor. İktidarsız, takıntılı ve duygusal olarak gelişimini tamamlayamamış bir figür. Esme’ye duyduğu karşılıksız aşk, onu hem ailenin dışlanan üyesine hem de hiç büyüyememiş bir karaktere dönüştürmüş. Annesi, resmî nikâhlı eşi ve hatta yeğenleri tarafından dahi sevilmeyen bir yaramaz çocuk Şerif.

Buna karşın protoganistimiz Adil de Şerif’ten pek farklı değil. O da başka türden bir “çocukluk” hâlini temsil ediyor. Öfkesini ve tepkilerini kontrol edemeyeceği varsayıldığı için herkes ondan gerçekleri saklıyor. Adeta “duyarsa kriz çıkarır” denilen bir çocuk gibi korunuyor Adil. Duygusal açıdan yetersizliği, kendisini regüle edemeyişi, “sevdi mi iyi sevmesiyle” telafi edilmeye çalışılıyor. Genel tabloda, Taşacak Bu Deniz’de kadınların toparladığı, teskin ettiği, yönettiği “çocuk-erkekler” dünyası izliyoruz: İso da öyle, Adil de, Şerif de… Görece daha rasyonel görünen Oruç bile kısa sürede aynı döngüye kapılıyor. Eline silah alıyor, Eyüphan’ı uçurumdan yuvarlıyor. Yani dizide en aklı başında erkek bile, sonunda şiddet tarafından yutuluyor.

Taşacak Bu Deniz Karakterleri Dindar mı?

Dizinin en çarpıcı yanlarından biri, din-devlet-şiddet üçgenini kurma biçimi. Demin de bahsettiğim gibi devlet dizide neredeyse yok hükmünde. Devletin varlığı, ancak Şerif Koçarililerin su depolarına zehir döküp tüm köyü zehirledikten sonra ufak bürokratik bir ayrıntı üzerinden, sembolik ve etkisiz bir şekilde hissediliyor. Buna karşılık “adalet”, fiilen Koçariler ve Furtunalar arasında silah ve şiddet yoluyla tesis ediliyor.

İlginç olan, bu şiddet esnasında sürekli dinî referansların dolaşımda olması: “Can almak Allah’a mahsus”, “Allah razı olsun” gibi ifadeler, hukuku askıya alan eylemlerin hemen yanı başında yer alıyor. Oruç namaz kılıyor, Adil ve ailesi sahura kalkıp oruç tutuyor, bir dinî nikah meselesi üzerinden Adil ile Esme’nin ilişkisi “helalleştiriliyor”. Dahası, Hıdır dizide “faizsiz kredi” için katılım bankasına gidiyor, Adil “rızkına haram karıştırmamak için” Volkov’un kaçakçılık teklifini başta reddediyor. Eleni’nin daha bebekken “Yunanların haram suyunu” içmeyip anasının sütünü istediği söyleniyor. Dinî referansları çoğaltmak mümkün.

Bu durum, diziye yüzeyde “dindar” bir anlatı eklese de, aslında dinin derinlikli bir ahlâk ve anlam çerçevesi olarak değil, daha çok bir süs ve meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığını düşündürüyor. İzleyicinin “Nerede bu devlet?” sorusunu sorması üzerine savcı karakterinin dekoratif bir unsur gibi hikâyeye dâhil edilip kısa sürede işlevsizleştirilmesine benzer biçimde, dizi boyunca Allah’a yapılan atıflar da anlatının merkezinde belirleyici bir referans olmaktan uzak kalıyor. Böylece ilahî adalet fikri, karakterlerin kararlarını ve olay örgüsünü yönlendiren temel bir ilke olarak işlenmek yerine, çoğu zaman sembolik ve yüzeysel göndermeler düzeyinde bırakılıyor.

Aynı çelişkiyi gündelik sahnelerde de görüyoruz: Silah sıkıldıktan sonra camide dua edilmesi, sahur sofraları, gayrimüslim Eleni’nin oruç tutmaya özenmesi… Taşacak Bu Deniz’de dindarlık, karakterlerin etik dönüşümüyle alakalı değil. Dindarlık daha çok “sinirli Karadeniz insanının” imajına hizmet ediyor. El ele tutuşmayan, kavuşamayan karakterler otomatik olarak “mütedeyyin” kodlanırken, aynı karakterlerin şiddet üretmesi, işkence ya da mala konma gibi eylemleri ise hiç sorgulanmıyor.

Taşacak Bu Deniz’deki dindarlık; karakterlerin zaaflarını, çocukluklarını ve büyüyememişliklerini tolere ettiren bir arka plan işlevi görüyor: Şiddet yanlısı ama “imanlı” figürler izliyoruz. Neticede ana karakterimiz asıyor, kesiyor ama oruç tutuyor.
Eleni’nin dönüşümü de bu aşınmayı gösterir nitelikte: İlk bölümde kilisede dua eden, kendisine saldıranları “İsa kendisine vuranlara diğer yanağını çevirirdi” diye affeden Eleni, Koçari ile Furtuna kan davasının ilerleyen bölümlerinde “İsa’yı da affede affede çarmıha gerdiler” diyerek bu ahlaki referansı bir anda terk ediveriyor.

Dizideki Dindar Temsil Ne İşe Yarıyor?

Özetle dizinin tüm popülerliğinin gölgesinde, dindarlara dair kurduğu temsil biçimi üzerine daha serinkanlı ve analitik bir tartışma yürütmek şart.

Dizinin sunduğu karakterler, özellikle de Adil, çoğu zaman yalnızca “dindar” değil, aynı zamanda “güçlü”, “kararlı” ve “adaleti kendi yöntemleriyle tesis eden” bir figür. Modern anlatılarda sıklıkla edilgen, geri kalmış ya da marjinalize edilmiş biçimde temsil edilen dindar karakterlerin aksine Adil’i aktif, belirleyici ve hatta korkulan bir özne olarak görüyoruz. Bu durum, özellikle televizyondaki temsillerde güç arayan dindar izleyici için bir tür telafi mekanizması işlevi görüyor.

İkinci olarak, dizideki şiddet pratikleri çoğunlukla “meşru” bir çerçeveye yerleştiriliyor. Karakterlerin uyguladığı sertlik, kişisel çıkar için değil; aileyi, onuru, köyü ya da “haklı davayı” korumak adına sunuluyor. Böylece etik açıdan problemli eylemler, bu dizide bir tür ahlaki gerekçelendirmeyle normalleştiriliyor. İzleyici de bu çerçevede karakterle özdeşleşirken eylemin kendisini değil, temsil ettiği değeri sahipleniyor.

Üçüncü olarak, bu tür temsiller, gerçek hayatta yaşanan güçsüzlük, dışlanmışlık ya da yanlış anlaşılma duygularına karşı sembolik bir “güç geri kazanımı” sağlıyor olabilir. Dindar bireyler açısından bu tür dizilerde “hiper-maskülen ve güçlü dindar” bir tür karşı-anlatı işlevi görüyor.

Ancak tam da bu noktada ciddi bir risk de mevcut. Şiddeti alkışlatan bu tür anlatılar, kısa vadede izleyiciye tatmin sağlasa da uzun vadede dindarlık ile şiddet, hukuksuzluk ve linç kültürü arasında problemli bir bağ kurma riskini de beraberinde getiriyor.

Son olarak Taşacak Bu Deniz, Türk dizilerinde, özellikle de kamu televizyonunda hangi dindarlık temsilinin popülerleştiği sorusu hakkında düşünmek için oldukça iyi bir örnek. Diziyi severek izleyenlerden biri olarak üzülerek söylüyorum ama dindar izleyici Adil’i alkışlamadan önce bir kez daha düşünse iyi olur.

Elif Zehra Kandemir

Lisans eğitimini Münster Üniversitesinde Sosyoloji ve Siyaset Bilimi bölümlerinde çift anadal olarak tamamlayan Kandemir, Duisburg-Essen Üniversitesinde sosyoloji yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Ağırlıklı çalışma alanları göç sosyolojisi ve ırkçılık araştırmaları olan Kandemir Perspektif dergisi editörüdür.
Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler