Türk Televizyon Dizilerinde “Gurbetçi” Temsilleri
Türk televizyon dizilerindeki “gurbetçi” karakterler, çoğu zaman günümüz Avrupa Türklerinin çeşitliliğini ve deneyimlerini yansıtmak yerine, geçmişten miras kalan kalıplaşmış imgeleri yeniden üretiyor.
Türk televizyon dizilerinin üretimini belirleyen ilk ayak, resmî ideoloji, kamuoyunun yerleşik kabulleri ve egemen kültürle kurulan dengedir. Toplumda belirli gruplar, olgular veya kavramlar hakkında güçlü kanaatler oluşmuşsa, televizyon yapımları bu kanaatlerle doğrudan çatışan söylemler üretmekte zorlanır. Bu durum, bir bakıma kamuoyunun ya da en azından çoğunluğun hassasiyetlerini gözetme zorunluluğudur.
Dolayısıyla “medya toplumun aynasıdır” ifadesi burada ancak sınırlı bir anlamda kullanılabilir. Medya, toplumu olduğu gibi yansıttığı için değil; toplumdaki hâkim fikirleri, kabulleri ve önyargıları çoğu zaman paralel biçimde yeniden ürettiği için bir “ayna” işlevi görür. Bu nedenle televizyon dizilerinde yerleşik toplumsal kabullere taban tabana zıt temsillerle karşılaşmak güçtür. Değişim mümkün olsa da genellikle küçük adımlarla, kademeli biçimde ve izleyicinin kabul sınırları içinde gerçekleşir. Bu da televizyon içeriklerini dönüşüm konusunda görece yavaş ve hantal hale getirir.
İkinci ayak, televizyon yayıncılığının ekonomi-politiğidir. Televizyon dizilerinde hedef kitle meselesi, sinema filmlerinden ve dijital platform yapımlarından belirgin biçimde ayrılır. Sinema, izleyiciyi çoğu zaman tek seferlik bir seyir deneyimine davet ederken, televizyon her hafta aynı izleyiciyi yeniden ekran başına çekmek zorundadır. Dahası, izleyicinin uzun reklam aralarında kanalı değiştirmemesi, dizinin reyting üretmeye devam etmesi ve böylece reklam gelirleriyle ayakta kalması beklenir. Bu nedenle televizyon dizileri, çoğu zaman risk almaktan kaçınan, popüler beğeniye yaslanan ve geniş kitlelerin kolayca takip edebileceği anlatı kalıplarına yönelen bir üretim mantığı içinde şekillenir.
Üçüncü ayak ise denetim ve yaptırım mekanizmalarıdır. Yapımcılar, kamuoyunun beklentileri ve reyting düzeninin ekonomik baskılarıyla baş etmeye çalışırken, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun müdahale alanını da dikkate almak zorundadır. İzleyiciyi ekranda tutmanın kolay yolları olarak görülebilecek şiddet, müstehcenlik ya da sansasyonel unsurlar, RTÜK denetimi ve cezaları nedeniyle belirli sınırlar içinde kalır.
Kısacası, Türk televizyon dizilerinde temsil üç temel baskı altında şekillenir: Kamuoyuyla çatışmamak, reyting ekonomisi içinde ayakta kalmak ve RTÜK yaptırımlarına maruz kalmamak. Gurbetçi temsillerinin de bu üçlü baskı alanı içinde, neredeyse bir Bermuda Şeytan Üçgeni’ni andıran hassas bir çerçevede üretildiğini akılda tutmak gerekir.
Gurbetçiye Bakışın Tarihi ve Temsil İkilemi
Türkiye’de merkez-çevre kutuplaşması, modernleşme tarihinin en belirleyici gerilimlerinden biri olmuştur. Batılılaşma sürecine daha erken dâhil olan merkez, bu dönüşüme aynı hızda eklemlenemeyen çevreyi, taşrayı ve Anadolu’yu çoğu zaman self-oryantalist bir bakışla değerlendirmiştir. Bu bakış içinde Anadolu’nun gündelik hayatı, kültürü ve görgü biçimleri; Batı’ya yönelmiş merkez elitleri tarafından geri kalmışlığın, kabalığın ya da bayağılığın işaretleri olarak okunmuştur.
Almanya Türklerinin büyük bir kısmının yoksulluğun belirgin olduğu Anadolu bölgelerinden uluslararası emek göçüne katılması, Anadolu’ya ve Anadoluluya yönelen bu küçümseyici bakışın gurbetçilere de aktarılmasına neden olmuştur. Kültür endüstrisinin ağırlıklı olarak merkezde ve merkezî kültürel kodlara sahip aktörler tarafından üretilmesi ise televizyon dizilerindeki gurbetçi imajlarının da çoğu zaman aynı yukarıdan bakan çizgide kurulmasına yol açmıştır.
Bu bakış açısının hâlâ varlığını sürdürmesinde, medyanın değişim konusunda hantal kalması kadar stereotiplere başvurmanın pratikliği de etkilidir. Stereotipler, izleyicinin bir karakteri ya da toplumsal grubu ilk bakışta tanımasını ve anlatı içinde hızla konumlandırmasını sağlar. Oysa bu kalıpları bozmak, gurbetçiyi daha karmaşık, güncel ve çok katmanlı biçimlerde temsil etmek, izleyicinin alışık olduğu anlam haritasını sarsabilir.
Televizyon gibi geniş kitlelere seslenen bir mecrada bu tür bir sarsıntı çoğu zaman risk olarak görülür; çünkü izleyicinin anlatıya girmesini zorlaştırabilir ve onu ekrandan uzaklaştırabilir. Bu yüzden köprülerin altından çok sular akmış olsa da kültür endüstrisi gurbetçiye hâlâ 1960’ların fosilleşmiş stereotipleriyle bakmaya devam eder. Alan uzmanlarının görüşlerine başvurulmadan, gerekli özen gösterilmeden üretilen bu temsiller ekranları doldururken, bundan en çok zarar görenler maalesef yine gurbetçiler olur.
Bu noktada “istenmeyen temsiller” meselesine, yayıncılığın sosyal sorumluluğu bağlamında ayrıca değinmek gerekir. Temsil, yalnızca olumlu imajlar üretmekle sınırlı değildir. Kimi zaman en acımasız gerçeklikleri de görünür kılmak zorundadır. Bu yönüyle medya, toplumun kanayan yaralarına ve diasporanın yaşadığı sorunlara ses olabilir. Ne var ki tam da burada önemli bir ikilem belirir: Görünür kılınan sorunlar, zamanla diasporanın üzerine bir etiket gibi yapışabilir; mevcut önyargıları zayıflatmak yerine daha da yerleşik ve katı hâle getirebilir. Bu nedenle temsil hem hakikati söyleme hem de temsil edilen grubu tek bir sorunlu imaja hapsetmeme sorumluluğunu aynı anda taşır. Bu gerilimi “temsil ikilemi” olarak adlandırabiliriz
Türk Dizilerinde “Gurbetçiler”
Nihayet somut temsillere gelecek olursak, Menekşe ile Halil tabiri caizse bıçak sırtında bir anlatı kurar. Dizide Türkiye’nin kırsalından Almanya’ya göç etmiş bir aile, kızlarının yaşamını katı biçimde denetler; onun özgürlük alanını daraltır, rızasını yok sayarak onu neredeyse “satarcasına” evlendirir. Ardından şiddet ve cinayete teşebbüs gibi ağır eylemlerle anlatının merkezine yerleşir.
Bu olaylar Türkiye’de yaşayan bir aile üzerinden anlatılsaydı, hikâye muhtemelen kadınların özgürleşme mücadelesine dair bir dram olarak okunacaktı. Ancak olayların Almanya’da geçmesi ve karakterlerin “gurbetçi” olarak kodlanması, anlatının anlamını değiştirir. Bu kez mesele yalnızca ataerkil baskı ya da kadın özgürleşmesi olmaktan çıkar; Almanya Türklerine dair daha geniş bir temsil rejiminin parçası hâline gelir.
Böylece izleyicinin karşısına, Türk-Alman toplumuna dair birçok sinema filminde de tekrarlanan o meşhur ve iç karartıcı aile stereotipi çıkar: Kadınların bastırıldığı, erkeklerin şiddetle özdeşleştirildiği, etnik izolasyon içinde yaşayan ve çocuklarının akademik başarı elde edemediği kapalı Türk ailesi imgesi.
Diasporadaki Türk ailelerinde bu kasvetli senaryoyla paralellik gösteren bazı hayat hikâyeleri elbette bulunabilir. Bunları modern bir perspektiften sosyal sorun olarak tanımlamak da son derece doğaldır. Medyanın bu tür sorunları görünür kılması, tartışmaya açması ve çözüm arayışlarına katkı sunması önemli işlevlerinden biridir. Fazla iyimser olmamakla birlikte, medyanın böyle bir katkı sağlayabileceği umulabilir.
Ancak burada kritik soru şudur: Sinemada, televizyonda ve haberlerde sürekli tekrar eden bu stereotipler zamanla bir damgaya dönüşürse ne olur? Gurbetçilere yönelik önyargıları besler, fosilleşmiş imajları daha da kalıcı hâle getirirse nasıl bir sonuç ortaya çıkar? Almanya’da çok önemli pozisyonlara ulaşmış, büyük başarılara imza atmış Türkiye kökenli insanların üzerine de bu kalıplaşmış imajlar bir önyargı olarak yapışırsa, bunun toplumsal maliyeti ne olacaktır? Dahası, bu insanlar Türkiye’de sevilmediklerini ya da küçümsendiklerini düşünerek anavatanlarıyla kurdukları bağı zayıflatır ve Türkiye’ye sunabilecekleri katkılardan uzaklaşırsa, temsilin yol açtığı zarar yalnızca sembolik düzeyde de kalmayacaktır.
“Gurbetçi” Karakterinin Karikatürleştirilmesi
Türk dizilerindeki bir diğer sorunlu temsil alanı, gurbetçi gençlerin akademik başarı bakımından oldukça zayıf gösterilmesidir. Almanya Türklerinin eğitim deneyimlerine ilişkin birçok çalışma, Türkiye kökenli gençlerin Alman eğitim sistemi içinde yapısal engellerle karşılaştığını ve üniversiteye geçiş yolunu açan “Gymnasium” türü okullarda Alman akranlarına kıyasla daha düşük oranlarda temsil edildiğini ortaya koymaktadır.
Bu tablo, Türkiye kökenli kuşakların Almanya’da sınıfsal hareketlilik bakımından dezavantajlı bir konuma itildiğini göstermektedir. Ne var ki bu gerçeklik, medyada tek boyutlu bir başarısızlık hikâyesine indirgenmemelidir. Çünkü bugün Türk kökenli gençler Almanya’da ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde ekonomi, ticaret, sanayi ve akademi başta olmak üzere birçok alanda önemli başarılara ulaşmaktadır. Buna rağmen Türk televizyon dizilerindeki gurbetçi genç imajı çoğu zaman eğitimden kopuk, akademik hedefleri zayıf ve sınıfsal yükseliş imkânı sınırlı karakterler üzerinden kurulmaktadır.
İncelenen diziler içinde üniversiteye devam eden belirgin örneklerin yok denecek kadar az olması, temsil alanındaki daralmayı açıkça göstermektedir. Daha da önemlisi, diziler bu eşitsizliği eleştirel biçimde tartışmak yerine çoğu zaman doğal ve değişmez bir gerçeklik gibi sunar. Oysa temsil, yalnızca mevcut tahakküm ilişkilerini yeniden üreten bir alan değil; aynı zamanda bu ilişkilerin tartışıldığı, müzakere edildiği ve dönüştürülebildiği bir direnç alanı olmalıdır.
Gurbetçi temsillerindeki bir diğer sorunlu nokta, bu karakterlerin sıklıkla karikatürleştirilmesi, başka bir ifadeyle alay nesnesine dönüştürülmesidir. Birçok dizide gurbetçi karakterler; aksanları, konuşma biçimleri, saç ve kıyafet tercihleri ya da abartılı jestleri üzerinden komikleştirilir. Böylece Almanya’daki hayat koşullarına, göçmenlik deneyimine ve diaspora gerçekliğine dair Türkiye’deki izleyiciyi bilgilendirme potansiyeli taşıyan bu karakterler ciddiyetlerini kaybeder.
Bu noktada karşımıza bir tür “disneyleşme” çıkar. Elbette komedi türünün gurbetçi karakterlere yer vermesi başlı başına sorun değildir. Sorun, bu karakterlerin gerçek gurbetçilerin hayatlarını şekillendiren ağır sosyal, ekonomik ve kültürel koşullardan koparılarak yalnızca sevimli, tuhaf ya da gülünç figürlere indirgenmesidir. Bu indirgeme, göç deneyimini politik ve toplumsal bağlamından arındırarak onu suya sabuna dokunmayan, steril bir eğlence malzemesine dönüştürür. Acil Aşk Aranıyor’daki Abidin, Avrupa Yakası’ndaki İmdat Amca, Ulan İstanbul’daki Maşuka ve Seksenler’deki Şahin gibi karakterler, bu Disneyvari gurbetçi karikatürünün dikkat çekici örnekleri arasında sayılabilir.
Farklılıkların Görmezden Gelinmesi
Dizi temsillerindeki bir başka problem de homojenleştirmedir. Almanya’daki Türk nüfusu, en az Türkiye’deki toplum kadar etnik, mezhepsel, siyasal, kültürel ve sınıfsal açıdan çeşitlidir. Buna rağmen televizyon dizileri, gurbetçi karakterleri çoğu zaman tek tip bir kültürel kalıbın içine yerleştirir. Yayın politikalarının hassas noktalara temas etmeme kaygısı, bu karakterleri üç boyutlu ve derinlikli kişilikler olmaktan uzaklaştırır; onları daha kolay tüketilebilir, daha risksiz ve daha yüzeysel figürlere dönüştürür.
Bu da yapımların entelektüel derinliğini azaltırken, daha eleştirel ve dikkatli izleyicilerle kurabileceği bağı zayıflatır. Oysa diziler, toplumsal çeşitliliğin ve farklılıkların müzakere edildiği alanlar olabilir. Çünkü konuşulmayan meseleler ortadan kalkmaz; yalnızca görünmezleşir ve başka biçimlerde varlığını sürdürür. Bu nedenle, dizilerde Neonaziler, ırkçı şiddet ve ayrımcılık gibi Alman toplumunun sorunlu alanlarına temas edilirken, Türkiye kökenli diasporanın kendi içindeki farklılıkların ve gerilimlerin büyük ölçüde görmezden gelinmesi dikkat çekici bir temsil eksikliği olarak karşımıza çıkar.
Bütün bu tartışmalar dikkate alındığında, gurbetçilerin artık dördüncü kuşağa ulaştığını ve Türkiye ile kurdukları ilişkinin eski anlamıyla bir mecburiyet ilişkisi olmaktan çıktığını görmek gerekir. Bugün Avrupa Türkleri, ekonomik, kültürel ve toplumsal imkânları bakımından çok daha geniş bir hareket alanına sahiptir. Tatil için Türkiye’yi seçmeleri, anavatana yönelmeleri ya da Türkiye ile bağlarını sürdürmeleri çoğu zaman zorunluluktan değil, aidiyet duygusundan kaynaklanmaktadır.
Buna rağmen özellikle son yıllarda sosyal medya platformlarında gurbetçilere yönelen küçümseyici dil, Türkiye’de oy kullanmalarına yönelik itirazlar ve çeşitli siyasal tartışmalarda kolayca hedef hâline getirilmeleri, televizyon dizilerindeki ötekileştirici gurbetçi imajlarının toplumsal karşılığını da görünür kılmaktadır. Oysa gurbetçilerin Türkiye’ye sunduğu kültürel, ekonomik ve sembolik katkılar düşünüldüğünde, onların Türkiye ile kurduğu bağı zayıflatmak yalnızca diasporaya değil, Türkiye’ye de zarar verir. Bu nedenle hem toplumun hem de kültür endüstrisinin gurbetçileri 1960’lardan kalma fosilleşmiş önyargılarla değil, bugünün çok katmanlı Avrupa Türkleri gerçekliği içinde değerlendirmesi gerekir.