Dosya: "Diziler ve Temsil"

Mücahit Koçak: “Dizi Sektöründe Kararlar Ticari Kaygılarla Alınıyor”

Gönül Dağı ve Vefa Sultan gibi yapımlarla geniş kitlelerin tanıdığı Mücahit Koçak, Bozkır filmindeki performansıyla 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Koçak ile oyunculuk serüvenini, dizi sektörünün işleyişini ve ekranın ardında kalan hikâyeleri konuştuk.

1 Temmuz 2026
Mücahit Koçak: “Dizi Sektöründe Kararlar Ticari Kaygılarla Alınıyor”
Mücahit Koçak, Bozkır filmindeki performansıyla 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali'ind en iyi erkek oyuncu ödülü aldı.

Seyircilerin severek takip ettiği bir oyuncusunuz. Oyunculuk ile yolunuzun nasıl kesiştiğini merak ediyorum.

Ben aslında oyunculuk hayali kurmuyordum. Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken haftasonları ne yapsam deyip bir oyunculuk kursuna katıldım. O dönem kendimde çok büyük bir motivasyon da açıkçası hatırlamıyorum. Ama sonrasında oynadıkça ve insanlardan oyunculuğumla ilgili olumlu rezonans aldıkça, oyuncu olmayı istemeye başladım. Ardından okulu bıraktım. Lisans eğitimimi açıköğretimde tamamlayıp, Kadir Has Üniversitesinde oyunculuk üzerine yüksek lisans yaptım. Sonra da iş buralara kadar geldi.

Tez aşamasına geldiğimde bile, oyunculuğu tercih etmekle ilgili hâlâ “Acaba doğru mu yaptım” şeklinde sorularım vardı. Önce Bozkır, sonra İki Şafak Arasında filmlerinde başrol oynadım. Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülü aldıktan sonra da artık bu soruları sormayı bıraktım.

Bozkır ve İki Şafak Arasında filmlerinin ardından, Gönül Dağı, İnci Taneleri ve son olarak Vefa Sultan gibi dizilerde sizi gördük. Hem televizyonda hem de platform dizilerinde yer aldınız. Sanat filmleri ile diziler arasında ya da televizyon ile dijital platformlar arasında sizin açınızdan temsil ettiğiniz karakterlerin derinliği yönünden bir fark oluyor mu?

Kesinlikle oluyor. Kaçınılmaz olarak bir fark var. Hepsi bir pazardaki başka başka tezgahlar gibi. Televizyona yapılan bir işle dijital platformlara yapılan iş arasında fark olduğu gibi sinema filmi ile bağımsız film ya da sanat filmi arasında da büyük farklar var. Hepsinin kaygıları ve öncelikleri çok başka. Elbette bu durum, oyuncunun hareket dizaynını da değiştiriyor.

Bir oyuncunun önce bağımsız filmde oynaması, orada bir deneyim sahibi olması çok daha olumlu bir şey bence. Çünkü senaryosunu kendisi yazan yönetmenlerin işlerinde ana kaygı daha “anlam”a dair oluyor. Yönetmenin tasarladığı, hayalini kurduğu şey insana, gerçek hayata ve hakikate dair oluyor. Böyle bir işte oyuncunun çok boyutlu düşünmesi, araştırması, deneme-yanılmalarla tekrar yapması mümkün oluyor.

Platform işleri de televizyon işlerinden bu anlamda bence daha verimli bir zemin sunuyor oyuncuya. Çünkü platform yapımlarında senaryonun başı-sonu genelde belli oluyor. Karakterin nereye gideceğini önceden biliyorsunuz. Televizyon işleri ise çok sürprizli ve başladığınızda hikayenin nereye gideceğini bilmiyorsunuz. Çünkü çoğu zaman seyirci de bu gidişatı yönlendirebiliyor. Televizyon işlerinde zaman baskısı nedeniyle bir sahneyi tekrar almak bazen çok lüks olabiliyor. Etrafta bekleyen yapım mensupları var ve her dakika para demek. Kurguda kurtarılabilecek sahneleri bir daha almak anlamsız görülebiliyor.

Ben zaman ve para baskısının olmadığı, “anlam”ı merkeze koyan işleri daha çok seviyorum. Köpekle Kurt Arasında isimli filmde başrol oynuyordum. O filmi yönetmen, kameraman ve sesçi dahil olmak üzere 7-8 kişilik bir ekiple çektik. Ama İnci Taneleri’nde çok kalabalık iki ayrı ekiple çalıştık. Her işin oyuncuya kattığı farklı bir deneyim ve zenginlik oluyor.

Oyunculuğun sizin açınızdan en cazibeli tarafı nedir?

Oyuncu çalıştığı, oynayacağı ve temsil edeceği insanın dünyaya baktığı yerden bakmak ister. Onun gibi yürümek, hatta onun yer çekimiyle ilişkisi nasılsa o şekilde davranmak hedefindedir. O karakterin hareketlerini merak edip buna çalışır.
Bir oyuncunun, hayat vereceği karakteri anlamaya çalışması, onun ayakkabılarını giyinip dolaşması ve dünyaya onun gözüyle bakmaya çalışması bana oldukça büyülü geliyor.

Peki bir oyuncu olarak, seçeceğiniz işlerde sadakatiniz daha çok hikayeye mi, yapıma mı, işin yayınlanacağı platforma mı yoksa seyirciye karşı mı oluyor? Bu çoklu aktörler arasında, sizin zihninizde nasıl bir hiyerarşi kuruluyor?

Elbette bir dizi ya da filmin nerede ve ne zaman yayınlanacağı, seyircinin nasıl rezonans göstereceği çok önemli. Ama benim açımdan, seyircinin tepkisinin benim oyunum üzerinde etkisini önden düşünmek, tasarlamak zor.

Senaryo geldiğinde, ben bu işin içinde olmak ister miyim, benden beklentilerini karşılayabilir miyim/ karşılamak ister miyim gibi sorular yöneltiyorum. Elbette bu tercih, tecrübe sahibi bir oyuncu oldukça daha da kolaylaşıyor ve önüne gelen işleri daha olgun bir elekten geçirmen mümkün oluyor.

Bir yapımın senin üzerinde çok büyük bir tahakküm kuracağını düşünüyorsan, o işe girmeme hakkın var. Bununla birlikte bana kalırsa bir işte dizginleri en çok elinde tutan ve oyuncunun üzerinde tahakkümünü hissedeceği şey bence hikaye ve o hikayedeki karakter.

Ben Tabii’de yayınlanan Onbeşliler dizisinde tam olarak bunu hissettim. Benim elimde olan sadece karakterim. Başrol oynadığım için gideceği yeri hayal edip bir şeyler oldurmaya çalışıyorum ama bu yapımda başka oyuncular da var. O oyuncuların hayali başka olabilir, anlatı benim istediğim yere gitmeyebilir. Sonuçta karar mekanizması ben değilim. Yönetmen var, kurgucu var, yapımın yönlendirmesi var. Özetle benim elimde ve ilişkimin en kuvvetli olduğu şey, oynadığım karakter ve dolaylı olarak da hikaye. Bir oyuncu olarak bunun ötesini bilemiyorum ve bence o karaktere hayat vermek dışında kontrol edebileceğim başka bir şey de yok.

Yapım şirketlerinin gizli ajandaları olduğuna dair çok fazla spekülasyon var. Yapılan işi seyirciyle buluşturan kişi olarak siz yapım şirketlerinin gizli ajandalarına şahit oldunuz mu?

Ben herhangi bir yapım şirketinin masanın başına oturup, “Toplumun ahlakını nasıl bozarız?” gündemiyle toplantı yaptığını düşünmüyorum. Genelde bütün yapım şirketleri, bence gayet meşru bir hedef olarak, reklam gelirlerini ve maddi kazançlarını ön plana koyarlar ve bu yüzden de “Neyi ekranda uzun süre tutabiliriz? Hangi oyuncularla seyirciyi ekrana bağlayabiliriz?” gibi soruları gözetirler. Bence bu, gizli bir ajanda değil, anlaşılır bir kaygı.

Ben de çocukken, televizyonda bazı kötü adamlar olduğunu ve belli ajandalar takip ettiklerini duyardım. Ama içine girince işlerin öyle yürümediğini aslında görüyorsunuz. Bazı yapımcılar, neyin para ettiği ya da hangi yapımın insanların dikkatini çekeceğini düşünmenin yanında, özgünlüğe, orijinalliğe ve yapılmayan bir şey yapma çabasına da sahip olabilirler. Ya da bazen, “Halihazırda tutmuş bir iş varken risk almaya gerek yok. Bunun gibi bir tane de biz yapalım” diyebilirler.

Ben açıkçası oyuncu olarak, anlatılmaya değer bir hikâyeyi kabul etmek ve benim sorumluluğum olan o karaktere odaklanmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Elbette her işin toplum üzerindeki etkisine dair tartışmalar yapılabilir; ancak ortaya çıkan her sonucu tek bir niyete ya da gizli bir plana bağlamak yerine, sektörü kendi dinamikleri, ticari kaygıları ve yaratıcı tercihleri içinde değerlendirmek daha sağlıklı bir yaklaşım gibi geliyor. Sonuçta ekranda gördüğümüz şeyler, çoğu zaman planlı bir yönlendirmeden çok, birçok farklı motivasyonun ve tercihin bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor.

Sizin oynadığınız diziler arasında da bazı farklar var. Örneğin Vefa Sultan’ın evreniyle İnci Taneleri’nin evreni çok farklı. Diğer oynadığınız filmlerde de ahlaki olarak çatışmalı karakterleri canlandırdınız. Sizin için çok zıt insanları canlandırmak, onların değerlerini bir anlamda temsil etmek nasıl bir duygu?

Açıkçası bunu oyuncu olarak yapmak çok keyifli. Oyunculuk macerası belki beğenilmek ve alkışlanmakla başlıyor ama bir süre sonra seni orada tutan şey, yaptığın işin seni büyülemesi oluyor.

Benim için bir karakteri oynamak, gerçekten insanı anlamak demek. Köpekle Kurt Arasında filminde intihara meyilli, varoluş sancıları çeken bir adamı oynadım. Bu karakterle empati yapmak için belki oyuncu olmaya gerek yok. Ama bir insanın kıyafetlerini giyinip onun yaşadığı yerlerde yaşamak ve başkalarının, yani rol arkadaşlarının da sana sen zaten öyleymişsin gibi davranması olağanüstü bir şey. O role giriyorsun, sonra kostümünü çıkarıp bir kenarda bırakıyorsun ve böylelikle o karakterin ruh halini, dünyasını anlıyorsun. Bu harika bir şey!

Bir oyuncu için işin cezbedici yanı, sadece sana yakın olanlara değil, sana olabildiğince uzak karakterlere de oyunsu bir yerden tanık olmak. Dünyası ne kadar karanlık olursa olsun, ahlaki olarak benden ne kadar uzak olursa olsun, kötü tercihler yapmış bir insan bile çocuksu bir şekilde ilgi çekici bir hal alıyor. Ben günlük hayatta enerji tasarrufu modunda yaşayan bir insanım ama bir rol için zıpır fırlama bir frekansa geçmek, orada kalmak bana büyük keyif veriyor.

Ekran süresi gereğinden fazla olan biri olarak şunu merak ediyorum: Her hikâye anlatılmalı mı sizce? Ya da her karakter, anlaşılır kılınmalı mı?

Güzel soru. Ben şöyle düşünüyorum. “Ya birileri benim yaptığım bu işten olumsuz etkilenirse ve dünyada kötü bir şey olmasına sebep olursam” kaygısı üretimi engelleyen bir kaygı. Ben oyuncunun böyle bir kaygıya sahip olmaması gerektiğini düşünüyorum. Raskolnikow’u düşünelim. Dostoyevski, “Okurun içi kararır. Dünyayla, tabiatla, insanlarla ilişkileri bozulur.” diye düşünseydi, bu hikaye hiç yazılmamış olurdu. Orada bir hali, bir insanı anlama çabası var.

Öte yandan elbette dünyada, insanları maruz bırakmaya hiç gerek olmayan bazı temsiller de var. Bu kadar para harcamaya değmeyecek, riskli ve tehlikeli potansiyele sahip içerikler var. Ben ağır cinsel içerikli temsillerde ya da çok yoğun şiddet temsillerinde böyle bir sınırdan bahsetmeyi anlamlı buluyorum. Buralarda ben de, “Bu hikayenin bu temsile gerçekten ihtiyacı var mıydı?” diye soruyorum. Bu sahne, o şekilde temsil edilmeden de anlatılabilir ve aynı etkiyi bırakabilir miydi? O zaman bence o sahneye gerek yok. Öte yandan ekranda her zaman keyfimizi yerine getirecek şeyler izlemek zorunda da değiliz.

Diziler genelde olumsuz bir toplumsal gelişme olduğunda tartışılıyor ve toplumu genellikle negatif etkilediği öne sürülüyor. Siz dizilerin insanların hayatında ya da toplumda bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyor musunuz?

Burada aslında izleyici kim ve hangi filtreyle izliyor sorusu önemli. O diziye maruz kalanın konumu nedir? Ben “etki” dediğimiz şeyin insanı ne kadar dönüştürebileceğinin tartışmalı olduğunu düşünüyorum.

Bir çocuğun aksiyon ya da dövüş filmleri izlediğinde vücudunda gerilimli bir hal biriktirmesi bir vaka. Kalkıp sağa sola tekme atmak, koşmak isteyebilir elbette.

Vefa Sultan’ın ikinci sezonunun finalinden sonra ben birçok izleyicinin oldukça olumlu etkilendiğine şahit oldum. Çok açık bir şekilde Vefa Sultan’ın, birçok insanı olumlu etkilediğini, kimilerinin Yaratıcı’yla, diğer insanlarla ve tabiatla ilişkilerini pozitif anlamda dönüştürdüğünü duydum. Birçok izleyici, bu yapımın kendilerine çeki düzen verme konusunda etki sağladığını bana da iletti. Öte yandan elbette negatif temsillerin, olgunlaşmamış zihinlerde bir normalleştirme etkisi yapabileceği de bir hakikat.

Vefa Sultan, aslında birçok diziye eleştirel yaklaşan bir izleyici kitlesi tarafından da çok sevildi. Dünyevi aşkın ilahi aşka dönüşmesini temsil eden, sizin oynadığınız Yareli karakterine de ilgi çok büyüktü. Böyle kırılgan ve dindar bir karakteri canlandırmak sizin açınızdan nasıl bir şeydi?

Oyuncu rol yaparken ister istemez kendi birikimlerinden faydalanıyor. Yani kendi imaj bankanda ne varsa, ne görmüş ve duyduysan, tanıdıkların neler yapıyorsa, o rezervden çekiyorsun. Eğer o davranış repertuarı sende hiç yoksa ya da biraz uzaktaysa, oyuncunun biraz daha fazla çaba sarf etmesi gerekiyor ve bu da işi zorlaştırabiliyor.

Yareli’nin bende gerçekten çok özel bir yeri var. Yareli, sevdiği kız kendisine olumlu cevap vermeyince lal olan, kendini dünyadan soyutlayan, hekimler fayda etmeyince de babasının “Bir şey yapabilir misiniz acaba oğluma?” diyerek dergaha götürdüğü bir karakterdi başta.

Ben çocukken anneannemlerin köyünde yüzünü görmediğim, birden “Hay Allah’ım” diye bağıran bir adamdan bahsedilirdi. Belli ki akıl sağlığı çok yerinde değildi. Çocuktum ve bu davranışı anlamıyordum. Ama o adamı, oyuncu olduktan sonra sıkça hatırladım. Vefa Sultan’da bir sahnede, senaryoda yazmamasına rağmen yönetmenin de izniyle Yareli rolünde “Hay Allah’ım” dedim. Yani benim beslenebileceğim bir meczubu kendi imaj bankamda bulabildim.

Yareli, meczup susmuş, öylece oturup duran bir adamdı. Yayınlanınca insanlar buna sempati duymaya başladı. Açıkçası Yareli bana da iyi geldi. Çünkü bu rol bana yeniden çocuk olmayı, başka bir halle yaşamayı ve onun baktığı yerden dünyaya bakmayı da deneyimletti. İçimde böyle bir yanın olduğunu görmek ve göstermek çok etkileyiciydi.

Siz bir röportajda, orucun zihninizi berraklaştırdığını ve duygusal olarak yüksek bir sahne oynamadan önce de kendinizi aç bırakmaya dikkat ettiğinizi söylüyorsunuz. Genel olarak eğlence sektörü, daha maneviyattan uzak, boş zamanla ilintili bir şey olarak görülüyor. Özellikle dindar çevreler de doğası gereği dizi-film sektörünü “maneviyatsız” görüyor. Sizin bu anlamda tecrübeniz nasıl?

Bu sektör uzun süre böyle algılandı ve dindar kesim de dizi sektörü için sanki, “Burası bizlik değil” dedi. Ben burada şunu soruyorum: Dindarların insanı anlamaya ve anlatmaya ihtiyacı yok mu? Diziler de insanlara ulaşmanın, onların bu dünyadaki serüvenlerini göstermenin bir yöntemi değil mi?

Açıkçası ben, dizi ya da filmlerin, öldükten sonra bir hayat olduğuna, yaptığı davranışların hesabını bir gün vereceğine inanan insanların yapamayacağı şeyler olduğunu düşünmüyorum. Bu kesimin de bu anlam arayışını diziler aracılığıyla yapabilmesi mümkün, hatta belki yapmalıdır da…

Ben oruç tuttuğumda, iftara yakın saatlerde gökyüzü, tam da o saatte insana dokunuyor. Bedenim o saatlerde başka bir frekansta çalışıyor. Aynı gökyüzü olmasına rağmen sen başka bir gökyüzü görüyorsun. Çünkü bedenin ya da hormonların nihayet kanındaki besini sindirmekle uğraşmıyor ve sana zihinsel bir alan kalıyor. Dolayısıyla ben, bir rolü duygusal olarak anlamaya muhtaç olduğumda, temsil etmesi zor bir sahne oynayacağımda ya da gerçekten bedenimde o halin yaşamasını istediğimde birazcık yer açmayı tercih ediyorum. Bu açıdan orucun faydasını gördüm ve yakın arkadaşlarıma da bunu sıkça tavsiye ediyorum.

Şu sıralar Tabii’de yayınlanan Onbeşliler dizisinde Halil karakterine can veriyorsunuz. Bu hikaye seyircide neyi değiştirir sizce?

Okul kitaplarında aldığımız bilgi, daha kitabi ve tek boyutlu. Diziler ise bence iki veya üç boyutlu bilgiler sunuyor bize. Daha kanlı canlı, sıcak, yaşayan bilgiler bunlar. “Gençler vatanları için çok fedakârlık yaptı” demek başka; bu gençlerin kim olduğunu görmek, bu fedakarlığın tam olarak nasıl göründüğünü anlatmak başka…

İnsanlar için tek boyutla ifade edilen şeyler dizilerle bir ete ve kemiğe bürünüyor. Seyirci izlediklerinden çıkarımı kendisi yaptığında, manzarayı okuyup kendi anlamını ürettiğinde, o bilgi daha kalıcı ve benimsenmiş oluyor. Ben o yüzden bu dizinin de başka bir farkındalık yaratacağını düşünüyorum izleyici üzerinde.

Son olarak şunu sormak isterim: Bu sektörün birçok yüzünü görmüş birisi olarak, dizi sektörüne girecek birisi, son yıllardaki hangi dönüşümlerin farkında olmalı sizce?

Benim tecrübem, bir oyuncunun sosyal medyada kaç tane takipçisinin olduğunun yapım şirketinin o kişiyle çalışıp çalışmayacağına karar verme sürecinde etkisi olduğu yönünde. Gönül isterdi ki oyuncular, sosyal medya profillerinden bağımsız olarak yetenekleriyle bazı yapımlara seçilsinler ama kendimi yapımcıların yerine koyduğumda, bir iş insanının parasını harcarken bu tarz şeylere dikkat etmesini de anlayabiliyorum.

Bunun dışında, iyi oyuncu olmakla ilgili çabayı sürdürmeyi bir yatırım olarak görmek lazım. Oyuncu önüne gelen her işte, demin bahsettiğim imaj bankalarına başvurur. O ana kadar maruz kaldığı şeylerin etkisiyle bir şey üretebilir. O yüzden önüne bir iş gelmediği zamanlarda da hayal gücünü çalıştıran metinler okumak, insanı anlamaya çalışan içeriklere maruz kalmak gibi yatırımlar, bir gün oynama ihtimali olan o role hazırlanması anlamına geliyor. Bunlar, insanı diri tutacağı için boş çabalar da değil. Bir gün o rolde oynamasan da bankana bu imajı katmak bir zarar değil.

Esma Güney Aksoy

Lisans ve yüksek lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünde tamamlayan Güney Aksoy, Çukurova Üniversitesi Arkeoloji bölümünde ikinci lisans eğitimine devam etmektedir. Ağırlıklı olarak duygulanım sosyolojisi, medya ve hukuk antropolojisi alanları ile ilgilenen yazar, aynı zamanda podcast yapımcısı ve Perspektif redaksiyon üyesidir.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler