Dosya: "Diziler ve Temsil"

“Yüksek Şatodaki Adam” Dizisinde Ters Yüz Edilen Yakın Tarih

Naziler ve Japonların II. Dünya Savaşı’nı kazandığı bir alternatif evrende geçen Yüksek Şatodaki Adam dizisi, Batı’nın, faşizmle yüzleşmesini sağlayan güçlü bir politik alegori de sunuyor. 2026’nın siyasi atmosferinden okunan dizi, bir zamanlar “şok edici” görünen imgelerin nasıl günümüz gerçekliğine dönüştüğünü de ortaya koyuyor.

“Yüksek Şatodaki Adam” Dizisinde Ters Yüz Edilen Yakın Tarih
Fotoğraf: Yüksek Şatodaki Adam dizisi

Anglofon dünyanın, özellikle de İngilizlerin en sevdiği ahlaki ikilem sorusu şudur: Eğer zamanda seyahat edip geçmişe gidebilsen bebek Hitler’i öldürür müydün? Edebi eserlerde sıkça tartışılan bir konu olmanın yanında, Alacakaranlık Kuşağı’ndan Doctor Who’ya kadar birçok dizi de bu konuyu ele almıştır.

Philip K. Dick’in 1963 tarihli Yüksek Şatodaki Adam romanı bu soruyu bir manada ters yüz ederek, “Eğer Hitler ölmek yerine sadece Almanya’yı değil, tüm Avrupa ve Amerika’nın büyük bir kısmını ele geçirseydi ne yapardın?” sorusunu sorar. Roman 2015 yılında Hollywood tarafından televizyon ekranlarına uyarladığında ise yönetmen yine orijinal soruya geri dönüp karakterlerin birinin eline tabanca verip Hitler’e doğrultur. Bu Batı dünyasının, günümüzde faşizmin hızla yükselmesine rağmen anlatmaya ve göstermeye doyamadığı bir imgedir.

Edelweiss ve Dizinin Başlangıcı

Amerika’nın ne kadar faşist ve şiddet ithal eden bir ülke olduğunu dünya halkları uzun süredir çok iyi biliyor. ABD’nin kendi topraklarında görünür bir şekilde faşizan davranmasının tarihi ise biraz daha kısa. 2010’lardan itibaren, medyanın haberleri yayma hızının artmasıyla Amerika’nın faşizan politikaları, özellikle polislerin Afro-Amerikalıları tutuklamak yerine infaz etmeyi benimsemiş olması daha görünür hâle geldi. Öyle ki polislerin bu tutumu siyahi bir Amerikalının başkan seçilmiş olmasından dolayı gururları incinmiş beyazların tepkisi olarak resmedilmiş, yükselen faşizm “anlaşılır” ve “açıklanabilir” hale getirilmişti.

Böyle bir dönemde kendi Yahudi köklerine referans vererek “bir şeyler yapılması gerektiğini” düşünen yapımcı Frank Spotniz’in Yüksek Şatodaki Adam’ı televizyona uyarlamış olması gayet doğal. Diziyi ilk yayınladığı 2015 yılından 11 sene sonra, ABD’de ICE denen “göç” milislerinin sokakta Yahudi değil, Müslüman ve Hispanik avladığı 2026 yılında izlerken Spotniz’in zamanın ruhunu nasıl yakalamış olduğunu takdir etmemek de mümkün değil.

Dizi daha başlangıç müziğiyle bizi Almanya ve Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’nı kazanmış, Hitler’in hâlâ yaşamakta olduğu paralel evrenin içine sokar. Solist, Avrupa ruhunun Nazi düşüncesini nasıl yendiğinin ve yeneceğinin en sevilen ifadesi olarak bilinen 1965 yapımı Neşeli Günler filminin “Edelweiss” şarkısını biraz daha kırık bir aksanla, biraz daha yavaş bir tempoyla söylemektedir.

Edelweiss şarkısı da başlı başına zaten bir “dünya yaratma” projesinin parçasıdır. Neşeli Günler filmindeki kahraman baba tarafından söylenen bu şarkı, Avusturya dağlarında yetişen bir kır çiçeğine, aslen Nazilerden kurtulması beklenen vatana söylenmektedir.

Kahramanımız Baron von Trapp bu şarkıyı İngilizce söylediği hâlde şarkının isminin Almanca olması ve ritmi, seyircide bir Avusturya halk türküsü dinliyormuş hissi uyandırır. Halbuki bu şarkı New Yorklu bir Alman Yahudisi olan William Hammerstein tarafından film için yazılmıştır. Bu durumda şarkının ruhunda Cermen bir geçmişin olduğunun hakkını vermemiz gerekir.

Yok Edilen “Amerikan” Medeniyeti Anlatısı

Bu Anglofon dünyaya mal olmuş şarkının Yüksek Şatodaki Adam’ın dizi uyarlamasının girişinde böyle hüzünlü, yavaş ve farklı bir aksanla söylenmesi dizinin konusunu seyirciye baştan iletmiş olur. Umutla ve gururla söylenmesi gereken bu şarkı artık hayal kırıklığına ve yorgunluğa işaret eder. Vatan kurtarılamamıştır.

Bu müzik eşliğindeki görüntüde 2. Dünya Savaşı filmlerinden bildiğimiz Alman ve İngiliz ordularının hareketlerini gösteren oklar ekranda ilerler ve Kuzey Amerika kıtasına ulaşır. Haritanın batısında Japon güneşi, doğusunda ise Nazilerin kartalı ve gamalı haçı görünmektedir. 2015 senesinde bunu gören izleyicilerin böyle bir paralel evrene hayret etmeleri beklenmiştir.

Fakat 2026’da ABD’de gamalı haç artık “kişisel bir tercih” olarak görülmekte, televizyonlar ve gazeteler ICE milisi olan ya da olmayan gamalı haç dövmeli gençlerin nasıl sözde “vatana millete yararlı bireyler” olduğundan dem vurmaktadır. 2026 Amerika’sında ne gamalı haç ne de faşistlerin yüceltilmesi “paralel evren unsuru”dur. Tam tersine ikisi de günlük gerçekliğimize dönüşmüştür.

Bu artık etkisini yitiren “şok”tan sonraki kare, günümüzde Amerika olarak adlandırılan, yerli dilinde Kaplumbağa Adası’nın “Altı Dede” olarak bilinen dağları oyularak yapılan Amerikan başkanlarının “Mount Rushmore” heykelleridir. Yönetmenin bu kareyle neyi murat ettiğini bilmemiz zor, ama yerliler için kutsal sayılan bu dağlara yerleşimci Avrupalıların başkanlarının heykellerinin kazınması Kaplumbağa Adası’nın doğasına yapılan en büyük saldırılardan biri olmalıdır.

Dizi bu jenerikle Almanların Amerika’yı nasıl ele geçirdiğinin hikâyesini anlatmaya başlamadan önce Kaplumbağa Adası’nda hâkim güç olarak bildiğimiz Birleşik Devletler’in “medeniyet”inin kaybolmasından dolayı hüzünlenmemizi bekler. Günümüz Amerikalıları diziler üzerinden “istila edilme” fantezileri kurarken biraz tarih bilinci olan bir seyirci bu heykelleri gördüğünde yok edilenin “Amerikan” değil, Kaplumbağa Adası yerlilerinin medeniyeti olduğunu hatırlayacaktır.

Olay Örgüsüne Sonradan Eklenenler

Bu sembollerle bezenmiş girişten sonra Yüksek Şatodaki Adam dizisi, Amerika’nın savaşı kaybetmesinden sonraki dünyayı dramatik düzlemde kurmaya başlar. Hikâyenin iki ayağı vardır: Japonya’nın idaresinde olan Pasifik Eyaletleri ve Büyük Nazi İmparatorluğu’nun parçası olan Batı Eyaletleri. Romanın hikayesi Pasifik Eyaletlerinde yaşayan Frank ve Juliana’ya odaklanırken, dizi Batı Eyaletlerini de olay örgüsünün içine çekmek için orada yeni karakterler üretir. Bunların en önemlileri dizinin en iyi oyuncusu İngiliz aktör Rufus Sewell’ın oynadığı Amerikan asıllı “Obergruppenführer” John Smith ve onun ajanlarından Joe Blake’tir.

Dizinin en çarpıcı bölümü, bu dünyanın kurulduğu ilk bölümdür. Romanda çoktan eşinden boşanmış ve Pasifik Eyatleri ile Batı Eyaletleri arasındaki “Tarafsız Bölge”de yaşamaya başlamış olan Juliana, dizide hâlâ Frank’le San Francisco’da yaşamaktadır. Günümüz Amerika’sının ne kadar muhafazakâr olduğunun bir işareti olarak romanda hemen hemen hiç yeri olmayan “aile” kavramı 2015 yılında yayına giren bu uyarlamada merkezî bir yer tutmaktadır.

Juliana, Philip K. Dick’in eserinde bencil bir kadınken dizide, romanda olmayan anne ve üvey babasını sürekli ziyaret eden, kayıp kız kardeşini bulmak üzere Tarafsız Bölge’ye giden bir kadındır. Bu karakterlerin hikâyeye sonradan eklenmiş olduğu onların olay örgüsünde aktif rol aldığında ortaya çıkan birçok mantık hatasıyla kendini belli eder.

Hikâyeyi uzatmak için eklenen ve yapıya tam oturmayan bu karakterler dışında uyarlamanın romandan saptığı en önemli nokta, bu dünyadaki umudu ve çıkış noktasını temsil eden “Çekirge Serilmiş Yatıyor” adlı eserdir. Bu, Dick’in romanında gizemli bir lider olarak bilinen “Yüksek Şatodaki Adam” tarafından yazılmış ve “Savaşı Amerikalılar kazansaydı ne olurdu?” sorusunu soran bir kitabın adıdır.

Dizide ise bu başlık tam olarak kimin çektiği bilinmeyen kısa, siyah-beyaz sessiz filmlere aittir. Bu filmlerin Dick’in romanındaki “Çekirge Serilmiş Yatıyor” kitabına denk geldiğinin anlaşılması için, bu cümlenin film makaralarının kenarlarına bir parola gibi yazılmış olduğunu görürüz. Dizide hem Hitler (romanda Hitler çok hasta olduğu için yerine Martin Bormann geçmiştir) hem de Direniş (Amerika’nın iki kısmında da işgale karşı olan grup) bu filmleri ele geçirmeye çalışır. Romanda hemen herkesin bir şekilde bulup okuyabileceği bu “kutsal metin”, dizide sadece büyük uğraşlar sonucu elde edilebilmekte; Direniş, bu filmleri satın alabilmek için Pasifik Eyaletlerinin Yakuza’sıyla pazarlık yapmak zorunda kalabilmektedir.

Vitrine Dizilen Amerikan El İşleri

Dizi, dünya kurma mekaniği içerisinde 1. bölümün sonunda bu filmlerden birini bize seyrettirir. 50 dakika boyunca bu yeni Nazi gerçekliğe alışmaya çalışan seyirci birden tekrar bir şokla bildiğimiz gerçekliğe geri döndürülür. Bunlar bizim de 2. Dünya Savaşı filmlerinden ve belgesellerinden bildiğimiz, Amerika’nın savaşı kazandığını, Amerikaların zaferi kutladığını gösteren görüntülerdir. Juliana bu görüntüleri gözyaşlarıyla izler. Tam da bu noktada seyirci için bir yorum kapısı açılır. Amerika yoksa aslen savaşı kazanmış, Nazileri ve Japonları daha sonra kendisi mi davet etmiştir? 2026’dan bakıldığında bu varsayım bile değildir. Amerikan kurumları sürekli faşist olduğunu saklamayan kişileri yüksek görevlere getirmekte, Nazilerin Almanya için çok iyi şeyler yapmış olduğuna dair makaleler yayınlanmaktadır.

2023 yılında Kanada parlamentosu Rusya’ya göz dağı verme ümidiyle Ruslara karşı savaşmış Ukraynalı bir SS askerini davet edip ayakta alkışlamıştır. Parlamento daha sonra bu şahsın SS olduğunu bilmediklerine dair bir açıklama yayınlamıştır. Burada ironik olan şey, Amerika’nın Almanya’yı Rusya’nın Almanlara karşı açtığı cepheler sayesinde yenmiş olmasıdır.

Nitekim Dick’in romanının kahramanı Frank, “Rusya yenildikten sonra” orduya alınmış ve romanın dünyasında Amerika Rusya’nın yardımı olmadığı için savaşı kaybetmiştir. Günümüz ezberlerini bozmaya hiç niyeti olmayan dizide böyle bir gönderme yoktur. Şu anda Batı’nın kendi kültürüne zarar verdiğini düşündüğü her şeyin – azınlık hakları, kadın hakları, vs.- Nazilerin de düşman bellediği şeyler olması Batı’nın sürekli Kanada parlamentosu gibi “hatalara” düşülmesine sebep olmaktadır. Nitekim John Smith’in Nazi yönetimindeki aile hayatının 50’ler ve 60’ların aile hayatından hiç farkı yoktur. Kadınlar sürekli saçları yapılı ve yüzleri makyajlı, belleri korseyle sağlıksız bir şekilde sıkılmış olarak yemek pişirip çocuklarla ilgilenmektedir.

Dizinin romanda tespit ettiği ve aynı merkezilikle işlemeyi başardığı konu ise politik değil kültürel hegemonyadır. Juliana hâkim gücün kültürüne eklemlenmek için aikido öğrenir. Fakat en önemlisi, romanın da açılışını yapan Robert Childan ve antika dükkanıdır. Childan dükkanında “Amerikan El işleri” satmakta, dükkanına gelen Japonlar yenmiş oldukları bu kültürün kalıntılarına aynı günümüz Batılarının Orta Doğu’nun eserlerine baktığı gibi bakmaktadır.

Bunlar güzel el işleridir ama günümüz dünyasında estetik dışında bir işlevleri yoktur. Bu antika dükkanının en önemli özelliği ise şudur: Amerikan İç Savaşı’nda kullanılan tabancalarla Kaplumbağa Adası’nın şeflerine ait takılar aynı vitrinde satılmaktadır. Japon istilası sonunda Avrupalı yerleşimciler, Kaplumbağa Adası’nın yerlileriyle aynı statüye indirgenmiştir. Gelin görün ki ne roman ne de dizi, Amerika’nın asıl yerlilerinin bu çifte istilaya nasıl baktığına dair bir bilgi vermez.

Dizi ilk bölümde bütün bu soruları sorduktan sonra romanda olmayan bir takım yan hikayelere girmeye devam eder. İzleyiciyi ekrana bağlama adına paralel gerçeklikler arasında kapılar aralanır, ilk bölümünün temposunu yakalayamasa da seyirciyi düşündürmeye devam eder. Yüksek Şatodaki Adam’ın belki bir 10 sene önce şok etkisi yaratan imgeleri, günümüzün politik ve kültürel atmosferinde tanıdık manzaralara dönüşmüş durumdadır. Diziyi 2026 yılında izleme deneyiminin belki de en endişe veren yönü budur.

Dr. Nagihan Haliloğlu

Middlebury College’da İngiliz Edebiyatı, ardından Oxford Üniversitesi’nde Doğu Çalışmaları alanlarında yüksek lisans eğitimi alan Nagihan Haliloğlu, Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümünde doçent olarak görev yapmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi #0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler