Dosya: "Etnosentrizm" “Toplumlar Kendilerine Yenik Düştüklerinde Kendilerini Sorgular”

Meselelere tabii bir mesafeyle yaklaşımı ve yaptığı analizlerle dikkat çeken Etyen Mahçupyan ile etnosentrik bakışın nedenleri, çıkış yolları, Türkiye’de yaşayan Ermeniler ve Hrant Dink üzerine konuştuk.

1 Mart 2014

Sizce etnosentrizm özellikle hangi gruplar arasında kendisini belirgin bir şekilde gösteriyor?

Etnosentrizm kelimesi “etnisite” çağrışımı yapıyor, ama bugün postmodern oluşumların da cemaatleştiğini ve giderek etnik değil mezhepsel bir ayrımın kendisini daha yoğun bir şekilde gösterdiğini görüyoruz.

Hangi gruplar arasında bu tür aşağılama, reddetme ya da dışlama var diye baktığımız zaman, işin özünde bu, bütün gruplar arasında var. Yani bunun dışında kalan hiç kimse yok. Fakat bu bakış, cemaatler arasında kamusal bir alan, yani karşılaşma, birbirini tanıma, birbirini muhatap alma alanının olmadığı yerlerde kendisini daha çok gösteriyor. Avrupa’da ya da dünyanın başka yerlerinde mecburen oluşmuş olan kamusal alanlar vardı; bu kamusal alanlar bir biçimde modern dünyayı da üretti. Fakat bu karşılaşmaların olmadığı, herkesin kendi içine kapandığı ve tamamen kendi dünyası içinde bir yaşam biçimi kurduğu durumlarda “öteki”ne ihtiyaç duymayan bir cemaatleşme oluşuyor. Öteki hakkında bilgi az ve ön yargılar çok olduğunda dışlama otomatik bir refleks hâlini alıyor. Kişi ötekini dışlarken kendisini “dışlayan bir kişi” olarak da algılamıyor üstelik; kendisini koruyan, kendi sınırlarını çizen birisi olarak algılıyor. Hatta kendisini çok liberal ve özgürlükçü olarak da algılayabiliyor. Çünkü diyor ki, “Ben kendime sınırımı çizdim. Ötesi de ona ait, o da istediği gibi yaşasın.” Ama kaçınılmaz olan sürtüşmelerin geldiği noktada birdenbire birbirini hiç tanımayan, bunun ötesinde tanımak da istemeyen bir yapı görmeye başlıyoruz. Bu yapının arkasında, aslında ötekinin zaten tanınmayı hak etmediğini söyleyen bir tavır var. Bu Türk-Kürt, Sünni-Alevi, Müslim-gayrimüslim arasında çift taraflı olarak yaşanıyor. Tabii daha güçlü olanın aşağılaması daha güçlü oluyor; ama öteki de aslında kendi içinde bu dili oluşturmuş durumda. Diyelim ki İslami camia Ermeni cemaati hakkında bir tür dışlayıcı, ırkçı, reddedici kelimelerle konuşuyor ve kendisinin öyle konuştuğunun farkında değil. Ama gayrimüslim dünyaya dönüyorsunuz; Yahudiler, Ermeniler de kendileri için “diğerleri” olanlar hakkında böyle konuşuyorlar. Cemaatler küçüldükçe bu bir korumaya dönüşüyor; o yüzden de kimse kendisini kötü hissetmiyor. Büyük cemaatte ise herkes öyle davrandığı için yine kimse kendisini kötü hissetmiyor, herkes bu “doğallaşmış” bakışı benimseyebiliyor.

Kaçınılmaz olan sürtüşmelerin geldiği noktada birdenbire birbirini hiç tanımayan, bunun ötesinde tanımak da istemeyen bir yapı görmeye başlıyoruz.

“Ermeni dölü” ibaresinin hakaret olarak kullanılabildiği ve bu “hakareti” duyan kişinin de, “Hayır, ben Ermeni değilim. İşte bu da kanıtı.” gibi cevaplar verebildiği günümüzde, “ırkçılık, etnosentrizm, belli gruplara yönelik düşmanlık” gibi kavramların yeterli düzeyde bilinmemesinin ve bu tarz ithamların ırkçılık olarak algılanmamasının nedeni nedir?

Kavramlar toplumların önüne konulup, onların, “Bu ne kadar güzel bir kavrammış, biz de bundan sonra böyle olalım.” dedikleri şeyler değildir. Mesela toplumlara demokratlığı anlattığınızda, “Bu güzelmiş.” deyip demokrat olmazlar. Bu, ihtiyaçla ortaya çıkan bir durumdur. İhtiyaçlar da toplumların burunlarını sürttüğü dönemlerde ortaya çıkar. Örneğin toplumlar kendi kendilerine, kendi idealleri karşısında yenik düşerler. Mesela kendilerini ahlaksız bulmaya başlarlar ya da uyum zorluğu yaşarlar. Bu zorluklarla mücadele ederlerken de kendilerine yeni kriterler ve kavramlarla yeniden bakarlar. Bu Avrupa’da büyük çatışmalarla olmuştur. Son birkaç yüzyıldır modernleşmeye çalışan, ama belirli açılardan hiç de modernleşmek istemeyen bir gelenekten gelen Türkiye’de ise bu süreç şu macerayı izledi: Kendimizden memnun olmadık. “Peki doğrusu nedir?” diye baktığımız zaman doğrusu ya Asr-ı saâdet gibi hayali bir doğru olarak çıktı ya da gerçekçi doğrular modernlik gibi bize ait olmayan doğrulardı. Bize ait olmayan doğrular hoşumuza gitti, ama onun arkasında farklı bir kültür var, o kültüre de bulaşmak istemiyoruz; çünkü kendimizi korumak istiyoruz. Bu sıkıntı bir tür reddiye, bir tür direniş de yaratıyor ve bizdeki problemin esas nedenlerinden birisi bence bu.

Bunun bir de şöyle bir tezahürü var: Gerektiği kadar modern olmaktan ya da bugünün evrensel ahlakına kendimizi bırakmaktan kaçındığımız ölçüde eskiye, var olanlara yapışıyoruz; bu cemaatçi bir yapı. Orada kendimizi daha rahat hissediyoruz. O zaman da “Ermeni dölü” dediğimiz zaman bu bizi çok rahatsız etmiyor. Çünkü Ermeni bir iltifat değil, belirli bir camianın içinden bakıldığı zaman “Ermeni” kelimesi doğallaşmış bir hakaret kelimesi. Böylece kişi kendini daha alt seviyedeki ahlaki kültürel bir dünyada rahat hissediyor. Tersinden bakalım. Mesela Ermeni cemaati içerisinde Türkler için kullanılan “dacik” diye bir kelime vardır. Bu “dacik” kelimesinin aslında nötr bir kelime olması lazım. Fakat iki Ermeni konuşurken, “Ya bırak onu, o dacik.” dendiği zaman, “Onla iş yapılmaz. Çok da güvenilir bir adam değildir.” imasını karşı taraf alır. Aslında adama sadece Türk demektedir, ama zaman içinde bu tür kavramların içine o kadar başka şeyler yedirilmiş ki, bunlar kendiliğinden olumsuz nitelemelere dönüşmüştür.

Bir insanın diğer etnik gruplara karşı düşmanca bakışını durup dururken aşma şansı çok az. Bir dürtüyle oluyor bu. Belki ancak kendisi maruz kaldığında mesajı fark edebiliyor.

Etnosentrik düşüncenin doğurduğu küçümseme, sanki sadece “bize” yöneltilince kötü oluyor. İnsanlara, “diğerini değersiz olarak niteleme”nin sadece bize yapıldığında değil, bizim tarafımızdan yapıldığında da kötü olduğu nasıl anlatılabilir?

Örnekler gördükçe insanlarda kendiliğinden geçişler oluyor, birdenbire farklı bakmaya doğru yönelebiliyorlar. Sonuçta her insanda bir vicdan ve ahlaki zemin var; herkes kendini ahlaklı davranıyor olarak görmek ister kendine baktığı zaman. Kişi diğer etnik grupları küçümserken, bir gün kendisinin de küçümsenebileceği örneğini gördüğü zaman belki şaşırıyor, belki kendisiyle hesaplaşmakta zorlanıyor; ama kendisiyle uğraşmaya devam eden karakterler yavaş yavaş bu bakıştan ayrılıyorlar.

Şöyle bir mükafatı da var bunun: Bunu becerebilen, etnosentrik düşünceden kurtulabilen kişi kendisinden çok daha memnun oluyor. Hatta, “Eskiden şöyle bakan bir insandım, artık öyle değilim.” diye bunu anlatma ihtiyacı da hissediyor.

Fakat şunu belirtmeliyim: Bir insanın diğer etnik gruplara karşı düşmanca bakışını durup dururken aşma şansı çok az. Bir dürtüyle oluyor bu. Belki ancak kendisi maruz kaldığında mesajı fark edebiliyor.

1915 olaylarından sonra Türkiye’de kalan Ermeniler arasında dinî ve millî kimliklerini tamamen yitiren insanların olduğunu biliyoruz. Bu insanları kimliklerinden vazgeçmeye zorlayan şey neydi?

İhtida çok köklü bir gelenek. Özellikle Selçuklu ve sonradan Osmanlı genişlemesiyle beraber bir sürü Rum ve Ermeni kendiliğinden Müslümanlaşmış. Zaten Anadolu’ya dışarıdan gelenlerin sayısı o kadar az ki, bu kadar geniş bir Müslüman çoğunluk üretmeniz mümkün değil demografik olarak. Şu anda Türkiye’de yaşayan Müslüman Türklerin büyük kısmı kök olarak ya Rum ya Ermeni, bir kere böyle bir durum var. Ama bu normal, çünkü o dönemde din değiştirme çok doğal karşılanıyor.

1915’e yaklaştığımız zaman en önemli dürtü kendini koruma. Çünkü Ermenilerin başına bir sürü şey geliyor veya geleceği anlaşılıyor. Dolayısıyla köyler, kasabalar bir bütün hâlinde kendilerini korumak için ihtida ediyorlar. Hatta o kadar çok köy ve kasaba ihtida ediyor ki Talat Paşa, “Bundan sonra ihtida etseler dahi onlara Ermeni muamelesi yapılacak.” diye bir emir çıkarmak zorunda kalıyor.

Bir de tabii büyük kısmı kız çocukları olmak üzere insanların tek tek ailelere alınarak Müslümanlaştırılması var. Tehcir edilenlerin başlarına ne geleceği anlaşılınca herkes çocuğunu komşusuna bırakıyor veya etraftaki komşular korumak için alıyorlar. Bu şekilde 100 ile 200 bin arası kız çocuğunun olduğu tahmin ediliyor. Bunun dışında bazen bir bütün olarak aileler saklanıyorlar. O aileler sonradan Ermeni olarak çıkamıyorlar dışarıya; “Akrabalar geldi.” gibi ifadelerle Müslümanlaşarak yaşıyorlar.

Bunların bir bölümü hakikaten Müslüman oluyor. Şu anda da hâlâ hakikaten Müslümanlar ve Müslüman Türk gibi yaşıyorlar. Bir bölümü Müslümanlar, ama artık Ermeni olmak istiyorlar; Müslüman-Ermeni olmak gibi bir talepleri var. Bazıları sahte Müslüman, yani kendilerini korumak için Müslümanlar; onlar şimdi Hristiyan olmaya doğru yaklaşıyorlar. Böyle değişik gruplar var.

Hrant Dink, etnosentrizmin en güzel özetini şu şekilde belirtmiş: “Kendi kimliğini ötekinin varlığına göre konumlandırmak hastalıktır. Kimliğini yaşatman için sana bir düşman gerekiyorsa, senin kimliğin hastalıklıdır.” Kendimiz olabilmek için bir düşman aramaktan ne zaman vazgeçeriz?

Adam olduğumuz zaman.

Bunu şunun için soruyorum: “Öteki” diye kurguladığımız daire bazen o kadar geniş ki geriye “biz” diye kala kala bir ülkedeki bir şehrin bir köyünde yaşayan insanlar kalıyor.

Öyle örnekler var evet. Ama artık bu tür örnekler mizahi olmaya başladı.

Bu genel olarak dünyaya adaptasyonla çok bağlantılı. 90’lardan sonra yaşanmış olan değişim sınırları kaldırdı. Bu da farklılıkları görmek, hatta bu çeşitlilikten memnun olmak durumunu ortaya çıkardı. Mesela bunun şu anda ilginç tezahürlerinden bir tanesi kendi ailesinde Ermeni olan Müslüman Türkler. Bu eskiden hiç konuşulmayan bir şeydi. Şimdi insanlar bundan neredeyse gurur duyarak bahsediyorlar. İnsanların çoğulcu, melez hâlleri artık olumlu olarak algıladıklarını, dolayısıyla burada hızlı bir değişim olduğunu görmek lazım. Bu değişimin birdenbire genel bir kültürel yapı hâline dönmesi mümkün değil. Bu birkaç nesil demek. Belki iki üç nesil sonra gerçek anlamda böyle bir değişim olacak, yani farklı cemaatlerden ve kimliklerden gelmelerine rağmen, “Sen kimsin?” sorusunu sormayı akletmeyen insanların karşılaşması yaşanacak.

Hrant kendine özgü bir sesti. Ondan önce insanlar hatırlama ihtiyacı duymuyorlar, hatta hatırlamaktan korkuyorlardı.

Vefatının 7. yılında, Hrant Dink’i nasıl tanımlarsınız? Onun vefatıyla neler kaybedildi?

Hrant kendine özgü bir sesti ve Türkiye’nin unuttuğu bir şeyi hatırlattı. Anadolu’nun toprağından gelen, içten ve sahici bir adamdı. Bence bunu özlemişti toplum. Çünkü çok fazla riya, menfaat veya kendini koruma üzerine yaşanmış on yıllar var. Hrant rehabilite edici, sağaltıcı bir ses olarak ortaya çıktı. Ne hissediyorsa, ne düşünüyorsa bütün samimiyetiyle anlatan birisiydi. İnsanlar anlattığı şeyden çok o samimiyeti gördüler. Bu biraz sirayet eden bir şey. Böyle birini gördüğünüz zaman onun karşısında siz de öyle olmak istersiniz. O yüzden de Hrant, kendisini hiç tanımayan insanlar üzerinde bile etkili olabildi. Onu izleyen insanların kendi küçük dünyalarındaki bakışları, birbirlerine davranışları, Ermeni meselesi hakkındaki düşünceleri değişme ihtiyacı duydu. Bu hatırlamayı sağlama açısından Hrant’ın çok kritik bir işlev gördüğünü düşünüyorum. Hrant’tan önce insanlar hatırlama ihtiyacı duymuyorlar, hatta neyle karşılaşacaklarını bilmedikleri için hatırlamaktan korkuyorlardı. Hrant’la ve o tartışmalarla beraber aslında hatırlamayarak kendilerine kötülük ettiklerini hissetmeye başladılar.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar